.: Buğra Kalkan

Gıda pulu yoksulluğa çare olabilir mi?

BUGÜN dünyadaki en büyük refah devletinin Amerika Birleşik Devletleri olduğu söylendiğinde, çoğumuz gayri ihtiyari bir şekilde bu gerçeğe inanamayız. Çünkü “kapitalizm”in kalesinin, bir “bakıcı devlet” şekline bürünmesi teorik önyargılarımıza ters bir durumdur.

Liberaller onu sınırlı devlet olarak görmeye, solcular ise ona “vahşi kapitalist” demeye daha meyillidir. Ancak rakamlar çok farklı bir gerçekten bahsetmektedir. Bugün ABD, GSMH’nin yüzde 6’sını refah harcamalarına ayırmaktadır.

Bu rakam yıllık yaklaşık 1 trilyon dolar anlamına gelmektedir. 153 milyonun üzerinde Amerikalı refah devleti ödemelerinden faydalanmaktadır. Tabii ortalama bir Batı Avrupa devleti GSMH’nin yüzde 20’den fazlasını refah harcamalarına ayırdığı için ABD tipik bir refah devleti görüntüsü vermemektedir.

Ancak harcanan rakam ve refah devleti programlarından yararlananlarının sayısı düşünüldüğünde ABD uzak ara en büyük refah devletidir. Hem “Amerikan refah rüyasının” boyutlarını anlayabilmek hem de bu refah harcamalarının fakirlikle mücadelede ne ölçüde başarılı olduğunu analiz edebilmek için, bu yazıda ABD’nin en önemli refah programlarından biri olan gıda pulunun (food stamp) gelişimi, işleyişi ve sonuçları ele alınacaktır.

Gıda pulu düşük gelir grubundaki bireylerin ve ailelerin yeterli besin değerlerini almalarını garanti etmek ve de tarımsal ekonomiyi desteklemek üzere başlatılmış bir refah programıdır. Bu açıdan ABD’nin en önemli güvenlik ağı (safety net) programlarından biridir.

Bu programın, 1964’te Başkan Johnson tarafından yoksulluğa karşı açılan savaşta ne derece başarılı olduğunu anlamak bu yazının birincil hedefidir. Böyle bir çaba aynı zamanda, refah programları ile yoksulluk problemi arasındaki ilişki konusunda da önemli bilgileri ortaya çıkartacaktır.

KISA BIR GIDA PULU TARIHI BÜYÜK DEPRESYON VE ÇIFTÇILER

Büyük Depresyon’un ortalarında tahıl ürünlerinin fiyatı dramatik bir şekilde düştüğünde, çiftlikler, arz fazlası ürünlerini satamadıklarından dolayı ciddi bir krizin içine girmişlerdi.

1933 yılında federal hükümet, Tarımsal Düzenleme Yasası (Agricultural Adjustment Act) kapsamında, temel çiftlik ürünlerini indirimli bir fiyattan alarak, açlıkla savaşım kurumlarına (hunger relief agency) ve yerel birliklere dağıtmak yoluyla çiftçileri desteklemiştir.

Bu olay, uzun yıllar Gıda Pulu Programı (Food Stamp Program – FS) olarak bilinen ve 2008’den beri Tamamlayıcı Besin Yardımı Programı (Supplemental Nutrition Assistant Program – SNAP) adı verilen refah programının da başlangıcı olmuştur.

Daha sonra 1939 yılında Başkan Franklin D. Roosevelt yönetimi sırasında, söz konusu gıda dağıtımını formalize etmek ve yerel girişimlerin birbirini tekrarlayan çabalarından kaçınmak için Tarım Bakanlığı, Gıda Pulu Programını uygulamaya koymuştur.

Gıda yardımı gıda pulları aracılığıyla alt gelir grubunda yer alan bireylere yapılmaktaydı ve arz fazlası yiyeceklerin alımı için ek gıda pulları da sağlanabilmekteydi.

Programdan yararlanan yoksullara bir turuncu, bir de mavi pul verilmekteydi. Turuncu pul gıda ve nişasta, sabun ve kibrit alımı için kullanılmakta ama alkol ve tütün ürünleri ya da mağazalarda satılan gıda ürünlerini almak için kullanılamamaktaydı. Satın alınan her 1 dolarlık turuncu pul için 0.50 dolarlık mavi pul hibe ediliyordu.

Mavi pullar da önceden listelenmiş olan ürünleri almak için kullanılabiliyordu. Bu ürünler arasın

Elektronik sistemlerin uygulamasının programda sahteciliği azalttığı ve katılımcıların daha rahat bir şekilde programdan yararlandığı yetkililerce iddia edilmektedir.

da kuru fasulye, un, yumurta ve taze sebzeler gibi temel besin gıdaları bulunmaktaydı. Bu program vasıtasıyla, yiyecek için ayrılmış paraların yiyecek dışı ürünler için kullanılmasının önüne geçilmeye çalışılıyordu.

Yiyecek Pulu Programı II. Dünya Savaşı’nın ardından 1943 yılında, ekonominin yeniden canlanması sebebiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bu programa 4 milyon Amerikalı katılmış ve program, 262 milyon dolara mal olmuştur.

Yukarıdaki kısa hikâyede açıkça görüldüğü üzere federal hükümet arz fazlası tarım ürünlerinin satılabilmesi için bu ürünleri alanlara, her 1 dolarlık harcamaları için 0,50 dolarlık sübvansiyon yapmaktadır.

Böylece tarım ürünleri arzının piyasa koşullarında kendiliğinden düşmesi engellenerek çiftçilerin mevcut üretim seviyesinde üretim yapmaları mümkün kılınmıştır.

Bu sübvansiyonu meşrulaştıran temel gerekçe ise yoksulların tüketim alışkanlıklarının yeterli beslenmeye uygun olamadığı ve program sayesinde yoksulların yeterince beslenmelerinin mümkün olabileceğidir.

Yani federal hükümet çiftçileri korumak adına yoksulların tüketim kalıplarını paternalist politikalar aracılığıyla değiştirmeyi denemektedir.

Gıda pulu uygulamasının ilk örneğinin açlık çeken yoksulların demokratik taleplerinin bir fonksiyonu olarak değil de, ekonomik zorluk çeken çiftçilerin lobicilik çalışmalarının bir fonksiyonu olarak ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir.

Devlet müdahalesi ile belirli bir gruba imtiyaz yaratmak, iyi bir örgütlenmeyi ve bu uğurda harcanacak parasal desteği zorunlu kılar. Örgütsel sebeplerle demokrasilerde küçük, zengin ama kalabalıklara kıyasla çok daha iyi örgütlenebilen gruplar devlet imtiyazlarından yararlanmak konusunda daha başarılıdır.

Çünkü imtiyazların kazançları küçük grup tarafından toplanabilirken, bu imtiyazın maliyeti vergiler aracılığıyla bütün halka dağıtılmaktadır. Gıda pulu uygulamasında da benzer bir sürecin işlediği tespit edilmektedir.

Gıda pulunun yoksulluğa karşı mücadeledeki başarısızlığını doğru anlayabilmek için, arkasındaki bu ilk kurumsal düzenlemenin farkında olmak gerekmektedir.

Çünkü bu tür lobicilik faaliyetlerinde önemli olan çıkar gruplarının ihtiyaçlarını karşılamaktır, programın resmi hedefleri ise genellikle başarısızlığa mahkûmdur.

  1. DÜNYA SAVAŞI VE YÜKSELEN REFAH DEVLETİ
  2. Dünya Savaşı’ndan sonra 1961 yılında John F. Kennedy gıda pulu uygulamasını çeşitli eyaletlerde yeniden başlatmıştır. Ancak gıda pulunun bütün ABD’de tekrar yürürlüğe girmesi 1964 yılında Başkan Lyndon Johnson’ın Büyük Toplum Programı (Great Society Program) vasıtasıyla gerçekleşmiştir.

Bu girişimin amacı tarımsal arz fazlasının daha etkin şekilde kullanımını sağlayarak tarım ekonomisini güçlendirmek ve alt gelir grubundaki bireylerin beslenme düzeylerini yükseltmektir.

Yiyecek Ekonomisi Planı (Economy Food Plan) çerçevesinde düşük maliyetli ama yüksek besin değerlerine sahip ürünler tespit edilerek, bu ürünlerin tüketiminin artırılması öngörülmüştür.

1964 yılındaki bu uygulama gıda pulunun kurumsallaşma sürecini hızlandırmıştır. Gıda pulu için harcanan bütçenin, uygulamadan yararlananların sayısının artması ve bu uygulamanın yürütülebilmesi için gereken bürokratik mekanizmanın olgunluğa ulaşması ile yiyecek pulu uygulaması kendisine güçlü bir çıkar grubu oluşturmuştur.

Bu aşamadan sonra gıda pulu uygulamasının akıbeti ancak mevcut sisteminin daha da geliştirilmesi yönünde olacaktır. “İyi işleyen” bir demokrasiden de başka türlü bir sonucun beklenmesi mümkün değildir zaten.

Çiftçiler çıkar grubu olarak örgütlenerek devletin kendilerine imtiyaz sağlayan bir program yaratmalarını mümkün kıldıklarında, bu programın yürütülebilmesi için bürokratik bir mekanizmaya ihtiyaç duyar. Örneğimizde, ortaya çıkan gıda pulu bürokrasisi adeta ikinci bir çıkar grubu olarak çalışarak gıda pulunun kapsamının ve finansal kaynaklarının artmasını sağlar.

Bugün gıda pulu bürokrasisinin toplam yönetimsel maliyeti yıllık 7 milyar dolardır. Bu, söz konusu programın bütçesinin yüzde 9’una yakın bir bedeldir.

İleride ayrıntısıyla ele alınacağı üzere gıda pulu bürokrasisinin temel amacı, yoksullara yardım etmekten çok, bürokratik mekanizma içinde çalışan ya da bürokrasi ile işbirliği içinde olan profesyonellere ve iş adamlarına çıkar sağlamaktır.

Yoksulluk karşıtı programlar, gerçekten yoksullukla savaşmaktansa, bürokrasinin ayrıcalıklarını korumaya daha meyillidir. 1977’de gıda pulu yasasında yapılan revizyonları bu açıdan düşünmekte fayda vardır.

1977 REVIZYONU VE GIDA PULU BÜROKRASISİNIN OLGUNLAŞMASI

1977’de Gıda Pulu Yasası’nda büyük revizyonlara gidilerek, uygulamanın alanı genişletilmiş ve ülke genelinde uygulamanın sabit standartlara göre yürütülmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca doğru beslenme eğitimleri düzenlenerek, vatandaşın beslenme konusunda eğitilmesine de yine bu revizyonla başlanmıştır.

1981’de Ronald Reagan yönetiminde yiyecek pulu kısıtlamalarına gidildiyse de beslenme eğitimi (şu anki adıyla SNAP-Education, SNAP-Eğitimi) çoğu eyalette kurumsallaşarak yaygınlaşmıştır.

1992’ye gelindiğinde SNAP-Eğitimi ABD’nin bütün eyaletlerinde uygulanmaya başlamıştır. 1990’ların başlarında yiyecek pulu uygulaması modernize edilmeye başlamış, hatta Elektronik İmtiyaz Transferi Kartı (Electronic Benefit Transfer Card) ile programdan yararlananların sayısı artırılmıştır.

Bu dönemde programdan yararlananların pul satın alması yerine, doğrudan para yardımı yapılmaya başlanmıştır. Bu yenilikler programın uygulanması ve denetlenmesi için yetkililere daha büyük imkânlar sağlamıştır.

2000’lerde elektronik kart uygulamasının yaygınlaşması ile program kapsamına göçmenler ve 18 yaşından küçükler de dahil edilerek, programdan yararlananların sayısı dramatik bir şekilde artırılmıştır.

Elektronik sistemlerin uygulamasının programda sahteciliği azalttığı ve katılımcıların daha rahat bir şekilde programdan yararlandığı yetkililerce iddia edilmektedir.

2008 ÇIFTLIK YASASI VE GIDA PULUNUN DEĞIŞEN ANLAMI

2008 yılına gelindiğinde Çiftlik Yasası (Farm Bill) ile birlikte gıda pulu programı Tamamlayıcı Besin Yardımı Programı adını almıştır. Bu değişiklikle birlikte programın amacı da önemli ölçüde değişmiş görünmektedir. Artık yoksulların beslenme problemlerinden ziyade, SNAP imtiyazları (benefits) kullanılarak sağlıklı gıdaların tüketiminin teşvik edilmeye çalışılması ön plana geçmiştir.

Çiftlik marketlerinden ya da sağlıklı, taze gıda satan diğer mağazalardan alışveriş yapılmasını artırmak programın birincil hedefleri arasına girmiştir. Bu dönemde esas savaş, yoksulluğa karşı değil de obeziteye karşı verilir görünmektedir.

Bugün, Amerikalıların yüzde 18’i yani 45 milyondan fazla insan SNAP programından yararlanmaktadır. Bu da SNAP’i ABD’nin en önemli güvenlik ağı programları arasına sokmaktadır.

SNAP, ABD’nin en hızlı gelişen refah programıdır. 2000 yılında 17 milyon insana ulaşan ve 10 milyar dolarlık bütçesi olan program, 2013 yılına gelindiğinde 82.5 milyar dolarlık bütçeye ulaşmıştır.

2012 yılında yapılan değişikliklerle program sağlıklı beslenmeyi ekonomik müşevviklerle sağlama yolunda kurumsal düzenlemelere gitmeye çalışmıştır. Bunun yanında önceden lüks olarak belirlenen ürünlerde gevşemeye gidilerek, SNAP’ın içerdiği yiyecekler de genişletilme eğilimindedir.

Bu listenin içine şekerlemeler ve dondurma bile girebilmiştir. Her beş yılda bir SNAP listesine girecek olan yiyeceklerde federal hükümet değişiklikler yapmaktadır.

SNAP HEDEFLERINE ULAŞMIŞ MIDIR?

Resmi açıklamalara göre, gıda pulu programından sonra yaygın yoksullukta yüzde 4.4’lük bir azalma olmuştur. Yoksulluğun şiddetinde de ortalama olarak yüzde 10,3 ile 13.2 arasında bir azalma görülmüştür.

Yiyecek güvensizliğinde (food insecurity) ise 5 ile 10 puanlık bir düşme olmuştur. Ekonomist Michael D. Tanner’a göre, yoksullukla savaş için yılda 80 milyar dolar harcandığında bu tür sonuçlarla karşılaşmak çok şaşırtıcı değildir.

Asıl sorulması gereken soru başkadır: SNAP harcamalarındaki marjinal artışların yoksulluk ve beslenme üzerinde kayda değer bir etkisi var mı?

SNAP’ın tek başına etkisini değerlendirmek çok güçtür. Çünkü onu ancak Amerikan refah devleti bağlamında değerlendirmek mümkündür. SNAP katılımcılarının yüzde 20’den azı sadece SNAP yardımları ile geçinmektedir.

Yüzde 30’u çalışmakta ve yüzde 60’a yakını TANF gibi diğer yardımlardan yararlanmaktadır. Federal düzeyde 126 adet yoksulluk karşıtı refah programı bulunmaktadır ve bu programların yıllık bütçesi 668 milyar dolardır.

Tanner’e göre TANF, Madicaid, Ev yardımı, Kadın, Bebek ve Çocuk yardımı, LIHEAP gibi temel refah programlarından yararlanan bir bireyin toplam alabileceği yardım miktarı 16.984 dolardan 49.175 dolara kadar değişmektedir.

Ortalama bir refah yardımının 28.500 dolar olduğu görülmektedir. Dolayısıyla SNAP geniş bir refah devleti yardımları bağlamında ele alınmalıdır. 1965’ten beri ABD yoksulluk karşıtı savaşta 15 trilyon dolar harcamıştır. Ancak bu harcamalara rağmen yoksulluk seviyesi istikrarlı bir şekilde aynı düzeylerde devam etmiştir.

2014 verilerine göre ABD’de yoksulluk oranı yüzde 14.6’dır ve her sene yoksullar için yapılan harcama 1 trilyon dolar civarındadır. Bu da ortalama olarak bir yoksul için 20.610 dolar ve bir aile için 61.830 dolar harcandığı anlamına gelmektedir.

Bu harcamalar olmadan yoksulluğun yüzde 18 seviyelerinde olacağı tahmin edilmektedir. Bu rakamlar dikkate alındığında ABD hükümetleri yoksulluğa karşı savaşta büyük ölçüde başarısız olmuşlardır.

Üstelik bu başarısızlığın refah programlarına az para aktarıldığından değil, devasa miktardaki finansal kaynakların kötü kullanılmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Öyle ki alt gelir grubundaki kişiler ayrım gözetilmeksizin devletten doğrudan 10 bin dolarlık nakit yardım alsalar, şu anki sistemden daha efektif ve daha az maliyetli bir refah programının ortaya çıkacağı rahatlıkla iddia edilebilir.

Yapılan bazı ekonometrik modellemeler de, pul sistemi yerine üretime sübvansiyon uygulamasının beslenme alışkanlıklarını değiştirme yönünde daha etkili ve daha ucuz bir yöntem olduğunu ortaya koymaktadır.

BAŞARISIZLIĞIN SEBEPLERI NELER?

Aslında başarısızlığın temel sebepleri gıda pulu tarihi incelenirken çıkar gruplarına ve bürokrasiye yapılan vurguyla açıklandı. Ancak sayılan bu nedenler resmin sadece bir parçasıdır.

Resmi tamamlayabilmek için gıda pulu ve muadil yardımların bireylerin işgücüne katılım isteklerini ne ölçüde azalttığına da bakmak gerekmektedir. Malesef, yoksulluk karşıtı programlar insanlara yoksulluktan kurtulmak için araçlar sağlamak yerine, yoksul kalmayı onlar için daha tercihe şayan kılmaktadır.

Yoksullara sağlanan sağlık hizmeti, ev imkânları, yemek imkânları gibi pek çok yardım, yoksullar için çalışmanın maliyetini yükselterek, onları işgücü piyasasından uzaklaştırmaktadır.

SNAP’dan faydalananların yarıdan fazlasının beş yılı aşkın bir süredir bu programdan yararlandığını görmek şaşırtıcı değildir. Oysa ABD gibi zengin ve üretken bir ülkede yoksulluk sınırının üzerinde kalmak o kadar da zor değildir.

Liseyi bitirmek, evlenmeden çocuk sahibi olmamak ve bir işte istikrarlı bir şekilde çalışmak, yoksulluktan kaçınmanın garantili bir yolu olarak görülebilir. Ayrıca gıda pulu uygulamaları, kullanıcılarını hile yapmaya da teşvik etmektedir.

2012 yılı itibariyle SNAP ödemelerinde yüzde 3.9’luk bir sahtekârlık ve yanlış ödeme olduğu resmi makamlarca belirtilmektedir. Bu oran SNAP’a uygunluğun kapsamının genişletilmesi sayesinde 5.64’ten aşağıya çekilebilmiştir.

Hatalı ödemelerin çok olmasının sebebi, bu konuda eyalet hükümetleri üzerinde ciddi bir yaptırımın bulunmamasından ve eyaletlerin SNAP ödeneklerini federal hükümetten tahsil etmesinden kaynaklanmaktadır.

Gıda pulu tarzı programların neden gerçekten ihtiyaç sahibi kişilere ulaşmakta başarısız olduğu ve ulaştığında da onları üretken bireyler haline getirmede nasıl başarısız kaldığını anlamak için gıda pulunun tarihsel olarak genişlemesine daha yakından bakmak faydalı olacaktır.

Gıda pulu uygulamalarındaki artışın çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Birincisi, program federal ve eyalet düzeyinde farklı seviyedeki otoritelerin kontrolü altındadır. Bazı eyaletler diğerlerine göre daha esnek katılım şartları belirleyerek katılımı artırabilmektedirler (Örneğin Florida, Utah ve Nevada).

İkinci önemli sebep, kriz dönemlerinde programın kapsamının artırıldığı görülmektedir. 1980-82 arasındaki resesyon ile 1990-92 arasındaki resesyon buna örnek gösterilebilir. Ancak son olarak 2007 krizinde bu yükseliş diğer resesyonlarla karşılaştırılamayacak kadar artmıştır.

Bush ve Obama yönetimlerinde programın bütçesi hızla artmıştır. 2007-2011 arası program yüzde 35 büyümüştür ve Tanner’e göre bu artışın arkasında ekonomi dışı politika tercihleri bulunmaktadır.

Politika tercihlerinin değişmesinin bu yükselişi açıklayan birincil faktör olduğu iddia edilmektedir. Bu iddiayı desteklemek üzere Tanner, eyalet bazında işsizlik ve yoksulluk oranları karşılaştırıldığında gıda pulları ile yoksulluk oranları arasında herhangi bir korelasyonun bulunmadığını göstermektedir.

Örneğin yüzde 8 işsizlik oranı olan ve ortalama kişi başı gelirin ABD ortalamasının üstünde olduğu Oregon’da yemek pulu kullanım oranı yüzde 21’dir.

Üstelik ekonomik düzelmeye ve işsizlik oranlarının düşmesine rağmen, yemek pulu kullanımındaki artışın yükseleceği öngörülmektedir. Bu durum, gıda pulunun yoksullara yardım için uygulanan bir programdan çok, pragmatik bir politik hedef haline geldiğini göstermektedir. Yıllar geç

Gıda pulu programından sonra yaygın yoksullukta yüzde 4.4’lük azalma olmuştur. Yoksulluğun şiddetinde de ortalama yüzde 10,3 ile 13.2 arasında bir azalma görülmüştür. Yiyecek güvensizliğinde ise 5 ile 10 puanlık bir düşme olmuştur. Ekonomist Michael D. Tanner’a göre, yoksullukla savaş için yılda 80 milyar dolar harcandığında bu tür sonuçlarla karşılaşmak şaşırtıcı değildir.

tikçe gıda pulu programına uygun olma koşulları kolaylaştırılmaktadır. Temelde 2000 doların altında nakit akışı olanlara verilen bir yardım olan gıda pulu, başka refah programlarından yararlananlara da sağlanan bir kolaylık haline getirilmiştir.

Programdan yararlananların üçte ikisi bu şekilde gıda puluna hak kazanmaktadır. Dolayısıyla gıda puluna “kategorik olarak uygun olma” yoluyla gıda pulundan faydalananların sayısı dramatik bir şekilde artmıştır.

Programın, katılımcıları iş bulmaya zorlaması için düzenlemeler de getirilmiştir ancak bu düzenlemelerin uygulanması yine gevşek tutulduğu için, işsiz katılımcıların iş bulma müşevvikleri de zayıf kalmaktadır.

Eyaletlerin, program kullanıcılarının aldıkları iş eğitimleri ve işe girme koşulları hakkında herhangi bir rapor verme zorunluluklarının olmaması da, bu durumu ortaya çıkartan önemli bir faktördür.

Dolayısıyla eyalet hükümetleri ve bürokrasisi gıda pulu yardımlarından yararlananların artmasını kendileri için uygun bulurken, bu yardımdan faydalananlar için çalışma hayatına atılmanın maliyeti hızla yükselmektedir.

Böylece yardımlar yoksulları kendine yeterli bireyler olmalarına yardım etmek yerine, devlete bağımlı bireyler haline getirmektedir.

Acil yoksulluk problemlerini çözmek için bireylerin kendi paralarını başkaları için harcamaları zorunludur. Her ne kadar üreterek zenginleşmiş ülkeler (yani Suudi Arabistan gibi petrol zenginlerini listeden dışlıyorum) aynı zamanda hayırseverliğin en yaygın ve örgütlü olduğu ülkeler olsa da, bu hayırseverlik genellikle yeterli değildir. Bu yüzden devlet bedavacılık problemini çözmek için vatandaşları yoksullukla mücadeleye katılmaya zorlayacaktır.

SONUÇ: FAKIRLIKLE MÜCADELEDE FARKLI BIR YOL VAR MI?

Fakirlikle en iyi mücadele yöntemi şüphesiz üretmektir. Bir ülkenin üretken bir ekonomiye sahip olabilmesi ise ancak ekonomik ve siyasi kurumlarının üretime yönelik müşevvikleri (incentives) desteklemesini ve korumasını gerekmektedir.

Nedir bu müşevvikler? Vatandaşlar üretim yaptıklarında bu üretimlerinin gereksiz vergiler ya da zor kullanma gücü ile ellerinden alınmayacağını bilmeli ve biriktirdikleri mülkiyetlerinin korunacağından emin olmalıdırlar.

Siyasi, ekonomik, dini ve diğer sosyal örgütlenmeler kurmak ya da bu örgütlerden ayrılmak, barışçıl hukuki sınırlar dahilinde serbest olmalıdır.

Böylece bu ülkedeki ekonomik ve siyasi rantlar en aza indirilmeli ve sömürücü ekonomik ve siyasi kurumlar yerine üretmeyi teşvik eden kurumsal düzenlemeler getirilmelidir.

Zenginlik, üretmeye özgür olan insanların kendi aralarındaki etkileşimin (interaction) doğal bir fonksiyonu olarak ortaya çıkar.

Ancak temelde ABD’nin bu tür özgürlükçü kurumlara sahip olmasına rağmen Amerikan vatandaşları arasındaki gelir eşitsizliklerinin, sosyal ve siyasal düzeni tehlikeye atacak boyutlara varma ihtimali her zaman vardır.

Zengin liberal demokrasiler bu tür sorunların çözümü için genellikle sosyal demokrat politikalar uygulama yoluna gitmektedirler. Bu da çeşitli sosyal hedefleri gerçekleştirmek için devlet örgütlerinin toplumsal sınıflar arasında geliri yeniden dağıtmasını sağlayan refah devleti politikalarının önünü açmaktadır.

Sosyal demokrasinin en önemli ön kabulü devlet örgütlerinin (yani bürokrasinin ve demokratik hükümetin) yansız bir aygıt olarak istenilen doğrultuda yönlendirilebileceğidir.

Ancak yukarıda gıda pulu örneğinde olduğu gibi bu son derece yanlış bir önermedir; tabiri caizse bir mittir. Birincisi, bürokrasinin kendi içinde bir çıkar grubu olduğu ya da siyasi bir güç olduğu kabul edilmelidir.

İkincisi, özellikle iyi işleyen bir demokraside bu tür refah yardımlarının, doğal olarak oy ve siyasal iktidar peşinde koşan politikacıların elinde hızla amacından saparak genişlemesi mutlak bir kanun gibidir.

Dolayısıyla yoksullukla mücadele edecek herhangi bir teorik çerçeve ya da siyasi bir girişim ilkin bürokrasi ve demokratik siyasal iktidar hakkındaki bu gerçekleri kabul etmelidir.

Sosyal demokrasinin bir diğer önemli sorunu Keynesyen çarpan etkisinin büyüsüne kendisini fazla kaptırmasıdır. Özellikle gıda pulu söz konusu olduğunda, yapılan her 1 dolarlık gıda pulu harcamasının ülke ekonomisine 1.80 dolarlık bir katkı sağladığı SNAP’ın resmi internet sitesinden iddia edilebilmektedir.

Keynes’in çarpanının karşısında, Friedman’ın dışlama etkisini hatırlamakta fayda vardır. Devletin harcadığı her 1 dolar, özel bireylerden alınan 1 dolardır. Öyleyse burada sorulması gereken asıl soru, bu bir doları devletin mi yoksa özel bireylerin mi daha iyi har cayacağıdır.

İktisat tarihi ve teorisi, özel bireylerin kendi paralarını kendileri için en iyi şekilde harcayarak ekonomik gelişmeye katkı sağladıklarını ispat etmeye yetecek delillere sahiptir.

Ancak aciliyeti olan yoksulluk problemlerinin çözümü bu son önermeden türetilemez. Çünkü acil yoksulluk problemlerini çözmek için bireylerin kendi paralarını başkaları için harcamaları zorunludur.

Her ne kadar üreterek zenginleşmiş ülkeler (yani Suudi Arabistan gibi petrol zenginlerini listeden dışlıyorum) aynı zamanda hayırseverliğin en yaygın ve örgütlü olduğu ülkeler olsa da, bu hayırseverlik genellikle yeterli değildir.

Bu yüzden devlet bedavacılık problemini çözmek için vatandaşları yoksullukla mücadeleye katılmaya zorlayacaktır. Devletin vatandaşları zorlama hakkını kabul etmemiz aynı zamanda yukarıda sıralanan sosyal demokrat yanılgıların da kabul edilmesi anlamına gelmemektedir.

Bilakis yoksullukla mücadelenin hedefinden sapmadan ve etkin bir şekilde yürütülebilmesi ancak sosyal demokrat mitlerden uzak kalarak başarılabilir. Bunun anlamı yoksulluk yardımı alacakların sayısının politika tercihleri sebebiyle keyfi bir şekilde genişletilmemesi gerektiğidir.

Bu bakımdan sosyal yardımı sağlayan bürokrasinin boyutları ve bütçesi sınırlı tutulmalıdır. Yoksulluk yardımının temel amacının ancak ve ancak üretken bir ekonomiyi desteklemek olduğu unutulmamalıdır. Yani yoksulluk yardımı hiçbir zaman çeşitli çıkar gruplarının isteği yönünde belirli sektörleri destekleyecek şekilde gelişmemelidir.

Ancak tüm bu maddelerin bir demokraside uygulanabilmesi mucizevi bir gelişmedir. Çünkü gerçekten yoksul olanların siyasal örgütlenmeye giderek, demokratik siyaset içinde haklarını başka grupların tecavüzlerinden korumaları son derece zordur. Bu sorunu hafifletebilecek tek mekanizma ise özel hayırseverlik faaliyetleri gibi görünmektedir.

Devletin bürokratik mekanizmaları ve siyasi çıkar gruplarını yoksulluk mücadelesinden biraz olsun uzak tutabilmesi, yoksulluk ile idealist gerekçelerle mücadele etmeye karar vermiş kişi ve gruplarla daha fazla işbirliği içine girmesiyle olabilir.

Özellikle son dönemde gelişen kamu işletmeciliği yöntemlerinin ve demokratik yönetişim uygulamalarının, yoksulluk sorunu ile mücadelede kullanılmaması için hiçbir sebep görünmemektedir. 

Sivil toplumun yoksulluk gibi önemli sosyal sorunların çözümünde daha fazla sorumluluk üstlenmesi ve özel finansman kaynaklarını yoksulluk sorununun çözümüne yönlendirecek kanunların çıkartılması, yoksullukla mücadelede sosyal demokrat çerçevenin dışına çıkılmasına yardımcı olabilir gibi gözükmektedir.

Ancak üzülerek belirtmek gerekmektedir ki, bu konudaki pratikler tatmin edicilikten halen çok uzaktır.

Dernekler Dergisi, 20.05.2015

Ayrıca bakınız...

Kartepe Zirvesi ve FETÖ’yü çözmek

Kartepe Zirvesi ve FETÖ’yü çözmek

Türkiye 15 Temmuz 2016’da sarsıntıları hâlâ devam eden müthiş bir olay yaşadı. Yargı tarafından FETÖ ...