.: rdynk

“Gezifobia” ve AB İlerleme Raporu

İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor, Türkiye’de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu bakımdan raporun gerçekten de “olumlu” bir rapor olduğu söylenebilir.

“Fobi”ler çağında nur topu gibi bir fobimiz daha oldu: “Gezifobi-Geziphobia”!  Yıllardır “fobik” kalıplar içinde hapsedilmiş toplum yapımız ve siyaset söylemimiz, artık adına “Gezi” denilen başka bir fobi ile karşı karşıya. “Gezi”, neredeyse Türkiye’deki bütün siyasal tartışmaların odağında yaşamaya devam ediyor, daha uzunca bir süre de devam edecek gibi görünüyor. “Gezi”’yi kutsayanlar da, bunun bir “komplo”, “kalkışma” hatta “darbe teşebbüsü” olduğuna inananlar da “Gezi” kavramında “tutuklu kalmış” durumda. Bu fobi, kendini defansta hisseden AK Parti tarafında daha yoğun gözleniyor, ama hükümete bu vesile ile vurmaya hazır kitleler de hayatlarının enstrümanını bulmuş gibiler.

“Gezi” öncesi Türkiye ile “Gezi” sonrası Türkiye” farklı mı, ne kadar farklı, bunu şimdi ölçmek mümkün değil, ama İstanbul’un göbeğinde kısa süre öncesine kadar adını bile kimsenin bilmediği, gezmediği bir parkın adı olan kelimenin, kendini aşıp siyasi, hatta uluslararası bir kavrama evrildiği kesin. Kavramın simgeleşmesinde kuşku yok ki sosyal medyanın rolü çok büyük. Sosyal medyanın bu kadar yaygın olmadığı dönemlerde, ne Gezi bu kadar kavramsallaşırdı ne de bu kadar fobik bir hal alırdı. Bu durum sadece bizim için “yeni” değil, dünya için de yeni.

Bu fobik ortamda Gezi eylemlerinin gayet masumane ve iyi niyetli doğa korumacıların tavrından, bunu hükümeti devirmenin son yolu olarak gören ve eylemlerde sınırsız şiddeti benimseyenlere kadar varan geniş yelpazede ara renkler sıklıkla görmemezlikten gelindi. Tıpkı kavramın geliştiği mecra gibi, kavramın bölücü, kutuplaştırıcı ve ötekileştirişi içeriği de sosyal medya aracılığı ile gerçekleşti. Her kesim bir diğerini en uca itmeye çalıştı ve herkes bir diğerini suçladı, linç etmeye çalıştı. Ortada makulü arayan ve “hem bu var hem de bu” demeye çalışan kitle ise arada telef oldu. Çünkü “Gezifobi” arada kalmaya müsaade etmeyecek kadar güçlüydü.

G. W. Bush’un 11 Eylül’de ortaya koyduğu “ya bizdensiniz ya düşman, tarafınızı görelim” doktrini, Gezi’de yeniden vücut buldu. Bu arada sürecin en büyük darbesini de, Türkiye’de demokrasi, milli iradenin tecellisi, sivil toplum, ifade ve inanç hürriyetinin gerçekleşmesi, birey ve özgürlük temelli bir Türkiye’nin oluşması için samimi çaba gösteren, bunu son yirmi yılda her vesile ile ortaya koyan liberallerin yediği de bir gerçek. Süreç içinde liberaller birbirlerini tanımakta güçlük çekti. Liberallerin taraf olmaya razı olmayan “bağzı” kesimleri ise çift taraflı tacizlerin ve saldırıların merkezinde kaldılar.

AB’nin 2013 Türkiye İlerleme Raporu da bu sefer “Gezifobi” gölgesinde kamuoyu ile paylaşıldı. Raporu kaleme alanların işi hiç de kolay değildi. Düşünce, ifade ve gösteri hürriyetini son derece önemli bir demokratik kriter olarak gören AB’nin, Gezi süreci vesilesi ile Hükümeti çok ağır biçimde eleştirmesi hatta suçlamasından endişe ediliyordu. Ama AB “Gezifobi” döneminde hem hükümeti hem de muhalefeti tatmin edecek makul, kırmayan dökmeyen, var olanları başından karalamayan, gelişmeleri takdir eden ama yanlışları da gören bir üslupla kaleme alınmış. Rapor “Gezi, bizzat bu hükümetin yarattığı gelişmeler ile güçlenen, olgunlaşan, aktif hale gelen sivil toplumun bir yansımasıdır” yaklaşımı ile taraf olmanın ötesinde soğukkanlı bir bakışın da “Gezi Okumaları”nda mümkün olduğunu gösterdi.

Bu arada AB Bakanı E. Bağış’ın ortaya koyduğu AB’ye “Kurban Bayramımız, Noel’inize benzer. İlerleme raporunu o gün yayınlamayın” dedik, dinlemediler haklı tepkisi, ne yazık ki dikkate alınmadı. Aslında bu itiraz AB Türkiye arasındaki kültürel farklılığın da yeni somut bir belgesi olarak da okunabilir. Ancak bayram tepkimizin bir diğer tarafında iğneyi de kendimize batırmakta fayda var: S.Füle Bayramda Türkiye’ye gelse ve kutsal bayramımızın birinci gününde bile, AVM’ler başta olmak üzere hayatın nasıl aralıksız devam ettiğini görse, itirazımızı anlamakta güçlük çekmez miydi? Yani kendi bayramlarımıza kendimiz ne kadar saygı duyuyoruz, bunu da sakince düşünmekte fayda var.

Gelelim “Gezi’li İlerleme Raporu”na. İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor Türkiye’de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu bakımdan raporun gerçekten de “olumlu” bir rapor olduğu söylenebilir.

Özellikle “Gezifobi” devrinde bu rapor, her şeyi uçlarda görme alışkanlığındaki bizleri biraz daha makule çekmeye çalışmakla da önemli. Çünkü “uzlaşmanın” adeta utanacak bir şey, tavizsiz karşıtlığın ise övgü aldığı ülkemizde, pek çok konuda olduğu gibi,  ele alınış biçimi ile Gezi’nin sadece iki rengi var: Siyah ve Beyaz. Hükümet de “karşı cepheler” de olaya bu ikili değer çerçevesinde bakıyor.

Gerginlik, konunun tarafı olarak kendilerini addedenler için bir “safları sıklaştırma” operasyonuna dönüştü, ama bu “Gezi”nin başka bir şeye evrilmesinin, ciddi bir siyasi kavrama dönüşmesinin de zemini oldu. “Gezifobi”den hızla uzaklaşmadan, olup biteni anlamakta ve gerginlikten uzaklaşmakta zorlanacağız. AB Uyum Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Tekelioğlu’nun da söylediği gibi “ülkede bir “Gezi-fobik”ler bir de “Gezi-kolik”ler olduğu açık. Bunu acilen aşmamız gerekiyor.

Aslında, bütün bu olup biteni, yeni Türkiye’nin kendini tanıma ve tanımlama süreci olarak görmek pekâlâ mümkün. 2013 İlerleme Raporu, bu konuyu çok güzel vurgulamış. Raporda belki de en hassas konu olan Gezi Parkı olaylarının “10 yıl süren geniş reform sürecinin bir sonucu” olarak değerlendirilmesi, aslında bütün durumu da ortaya koyuyor. Gezi sürecinde kimse kimseyi tanıyamamıştı. Gençler bir tuhaftı, hükümet anlaşılmazdı, üst düzey politikacılar ürkütücüydü, güvenlik güçleri sanki ilk kez ortaya çıkmış gibi çok sertti, eylem için eylem derdinde olan bazı marjinal gruplar coşmuştu, bazı politikacılar rol kapma derdindeydi…

Ve en önemlisi AK Parti döneminde yetişen gençlik, demokrasi, insan hakları, yönetimde söz sahibi olmak ve uluslararasılaşmanın getirdiği özgüven içinde başka bir yerde duruyorlardı. Dahası daha önceleri hiç olmayan pek çok sosyal medya aracı, eylemlerin içinde yer alanların bile tahmin edemeyeceği kadar en etkili silahlara dönüşmüştü. Pek çok çelişen ya da uyan özelliğin aynı anda yaşandığı süreçte, olayın niteliğini ve gelişimini kestirmek de kolay değildi. İtirazın pek çok yönü vardı, ama en çok ittifak edilenlerden biri “siyaset tarzına itiraz”dı.

Danışılmayı, ciddiye alınmayı, bürokratik vesayet ortadan kalkmışken, başka bir tür vesayeti, yeni bir tür “toplum mühendisliği” olduğu düşünülen projelerini reddeden yeni bir kuşakla karşı karşıyayız. Bu kuşak, hükümetin, devletin “babalık” yapmasını değil, iş yapmasını istiyor. Bu kuşak her geçen gün daha da homojenlikten ve “söz dinleme”den uzaklaşan bir kuşak. Bu kuşaktakiler kendi aralarında da gayet geniş bir yelpazeye yayılıyor. Yani “hükümeti eylemlerle, sokak gösterileri ile felç edelim, işlevsiz kılalım, yıkalım” diyen gruplar da vardı, “beş yıl için devleti yönetmek için yetki ve sorumluluk verdiklerimiz, babamız değiller, toplumu ve bireyleri yönetme hakkına sahip değiller, bu yetki aşımıdır, sesimizi duyurmak istiyoruz” diye düşünenler de. Hiç kuşku yok ki ikinciler çok daha fazlaydı. Ama her yapılan itirazın düşmanlık, darbecilik ve ucu bir yere bağlı olmakla ilişkilendirilmesine olan itiraz, dalga dalga yayıldı, “benzemez” pek çok kitleyi bir araya getirdi.

Bürokratik vesayetin kaldırılması için Türkiye 1940’lardan bu yana mücadele ediyor. Bunun göreli başarıya ulaşmasında AK Parti’nin ülkenin demokrat ve liberalleri ile birlikte verdiği mücadele çok ama çok önemli bir aşama kaydetti. Ama buna rağmen 2006’da Danıştay suikastının ardından başlayan ve adına “Cumhuriyet Mitingleri” denilen Hükümet karşıtı organize eylemler, 2007’de e-muhtıra ve ardından 2008’de uyduruk gazete küpürleri ve bizzat devlet kurumları tarafından özel olarak AK Parti’yi karalama maksatlı açılmış “anti-propaganda” nitelikli internet sayfaları üzerinden kapatma davası ile karşı karşıya kalmış AK Parti’nin gelişmeleri yeni bir tür darbe girişimi gibi okuması da çok temelsiz değildi. Ama Türkiye, büyük bir koalisyon ile bütün bu engelleri AK Parti’ye sahip çıkarak ortaya koymuş, AB başta olmak üzere dünyanın demokratik güçleri de sürece destek vermişti.

Artık başka bir zamanda başka bir Türkiye’deyiz. Demokrasi “virüsü” her yerimizde canlı. Bu vesile ile bir başka gerçeklikle de yüzleşmeliyiz. Orta yaş ve üstü kişiler olarak, genç ve çocukların teknolojik egemenliğine boyun eğmiş durumdayız. Eskiden her şeyi anne-babasından öğrenen çocuklardan şimdi biz öğreniyoruz. Bunun yarattığı iktidar kaybının sadece ailede, kuşaklar arasında değil, devlette de kendini göstermesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Cep telefonumuzu idare etmekten aciz kişiler olarak algılanan, hatta dalga geçilen bizler, gençlere, hatta çocuklara sormadan bir karar alma devrini çoktan geride bıraktığımızı artık kabullenmeliyiz.

Demokrasinin özü, milli iradenin tecellisine saygı duymak kadar, görev verilenlerin şiddet kullanılmaksızın eleştirilebilmesinin de mümkün olmasıdır.  Üstelik Türkiye’de yaşanan çok ciddi bir muhalefet boşluğu, yüzde 10 seçim barajı varken, insanların belirli konularda bir araya gelmeleri ve seslerini ancak bu şekilde duyurmalarına alışmak durumundayız. Milli iradenin tesisi ve egemenliğin millette olması tartışılacak bir konu değil. Ama milli irade adına Hükümete yönetme hakkının “ödünç” verildiği, siyasilerin milli iradenin sahibi değil, en çok vekili oldukları da bilmelidir. Kuşku yok ki halktan belirli bir dönem için yetkiyi alan, sorumluluğu da alır ve bunun gereğini yerine getirmekle mükelleftir. Bu bağlamda “uzlaşı” ihtiyaridir ama liberal demokratik bir sistem içinde bir gerekliliktir. Zaten bunun için Hükümet hemen her konuda kamuoyunun tercihlerini yoklamıyor mu?

Vesayet sistemlerinin en belirgin özeliklerinden birisi olan “toplum mühendisliği”nden korunmanın, seçimle iktidara gelmiş sistemlerde de kendiliğinden ortadan kalkmadığı açık. O halde birey merkezli sistemin demokratik omurgası için çoğulculuk ve devlet gücünün, iktidarın sınırlandırılması esastır. Bu sınırlandırmanın iyi niyet zemininde oluşması da tabii ki mümkündür. Ama algıların olgulardan daha da önemsendiği günümüz dünyasında, belki de en rahatsız edici olanın, başka bir tür toplum mühendisliğini çağrıştıran “buyurgan” tavır olduğu da unutulmamalıdır. 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sonrasında ortaya çıkan bazı endişeler bütünüyle yersiz de olabilir. Ama algı yönetimi ve inanırlık da hükümet etmenin gereklerinden birisi değil midir? Onun için AB İlerleme Raporunda Türk halkının artık “danışılmak” istendiği vurgusuna yer verilmesi gerçekten çok doğru bir tespit olarak okunmalıdır.

AB İlerleme Raporu, Gezi konusundaki bir “fobik” durumu iyi algılamış görünüyor. Hükümetin fütursuzca eleştirilmesi yerine, “olup biteni biz şöyle görüyoruz” demeye çalışan makul bir rapor var karşımızda. Gezi’yi sivil toplumun canlılığına ve demokrasinin gelişimine, daha da önemlisi AK Parti Hükümetinin olumlu icraatlarının doğal bir yansıması olarak gören ve bunu “10 yıl süren geniş reform sürecinin bir sonucu” ifadesi ile ele alan AB, gerçekten milletçe çok ihtiyacını hissettiğimiz makul bir zemini ortaya koymayı başarmış görünüyor. AB’nin araladığı kapı, bugünün Avrupa’sının içinde bulunduğu koşullar gereği zaten çok geniş olmasa da rapor AB standartlarında bir Türkiye’nin geliştirilmesi doğrultusunda cesaret verici. Ama biz Gezifobi”ye teslim mi olacağız, kendimizi mi geliştireceğiz, orasına biz karar vereceğiz.

Zaman Online, 22.10.2013

Ayrıca bakınız...

Gezi Külliyatı

Gezi depreminin üzerinden aylar geçti ama olayların yankıları çeşitli şekillerde sürüyor. Örneğin, yaklaşan seçimler münasebetiyle, ...