.: Birol Akgün

Gezi\’cilerin otoriterliği

Bu yazı Star Gazetesi\’nde yayınlandı.

ODTÜ’nün mezuniyet töreninde açılan bir dizi “Gezi Parkçı” pankart, tartışma konusu oldu.

Parktaki kadar zeki ve yaratıcı sloganlar yoktu aslında ortada. “Biber kullanma demedik, salça olarak yine kullan” cümlesi, örneğin, biraz “sana ne-saman ye” seviyesi yansıtıyordu.

Asıl sorun ise, dev bir pankarta yazılan şu mesajdaydı: “Benim integral alamayan bacılarımı dövdüler.”

Bu, Başbakan Erdoğan’ın Kabataş’taki rezil saldırı için söyledikleriyle edilen bir alaydı. Ama asıl o saldırının mağduru olan hanımefendiye karşı yapılan bir terbiyesizlikti.

Bu terbiye zaafiyeti epeydir sürüyor aslında. Yaşadığı saldırıyı anlatan insana “ispatla bakalım, yoksa inanmayız” diyenlerce sürdürülüyor.

Oysa, bu mantık geçerli olsa, dünyadaki tecavüz mağdurlarının çoğu yüz üstü bırakılır. Yahut “oruç tutmadığım için dayak yedim” diye basına konuşanlar hiç dikkate alınmaz. Oysa onyıllardır ne kadar dikkate alındıklarını hepimiziyi biliyoruz. Dolayısıyla, bence, Kabataş saldırısına dudak bükmenin altında başka bir şeyvar: Saldırganlığı, otoriterliği, bağnazlığı hep “karşı taraf”a atfeden, kendi tarafına ise tozkondurmayan bir “cemaatçilik.” Laik cemaatçilik…

ODTÜ töreninde sadece tek bir politik tutumu yansıtan sloganlar açılması bile bu cemaatçiliği yansıtıyor zaten. Öyle ya, ODTÜ’de başka türlü düşünen öğrenci yok mu? Öyleyse müthiş tek sesli bir yer burası.

Ya da, başka sesler var ve kendilerini ifade edemedilerse, müthiş bir “mahalle baskısı” resmi çıkmıyor mu ortaya, akademisyen Serdar Kaya’nın Twitter’da isabetle vurguladığı gibi?

‘Bilim’ ve ‘halk’ adına

Sözünü ettiğim problem, ODTÜ’yle veya “laik kesim”le de sınırlı değil elbette. Türkiye’nin yaygın, hatta evrensel sorunu. Ama bugün Gezi olayları ile yeniden temayüz eden “laik kesim”e odaklanacağım. Çünkü, bu kesiminin tepkiselliğinin komplo teorileriyle savuşturulmaması, toplumsal bir realite olarak “anlaşılması” gerektiğini bir aydır savunuyorum.

Ancak “anlamak”, “onaylamak’değil.

Aslında Gezi Parkı kitlesi içinde takdire şayan bir damar da görüyorum; bunu belirteyim. Bunlar, “biz kimsenin askeri değiliz” diyen; Başbakan’a savrulan iğrenç küfürleri susturan ve silen, dindar olmasa da Miraç Kandili’ne saygı gösteren, liberal yahut liberalimsi bireyve gruplar. Aralarından bazıları, geçen gün dört dörtlük bir “Başörtüsüne Özgürlük” bildirisi yayınlayarak çizgilerini bir kez daha ortaya koydular.

Bunları görmemek, vandallarla, küfürbazlarla bir tutmak, hem vicdanen haksızlık olur, hem de siyaseten akıllıca olmaz. Fakat Gezi hareketi içinde, ilk baştan beridir, otoriter bir damar da var. Şiddet kullanmayanlar arasında bile var.

Bu, en net biçimde, hükümetin “referandum” formülü üzerine ortaya çıktı. Referanduma yanaşmayan bazı eylemciler, parkın korunmasının “bilimin gereği” olduğunu iddia ettiler. (Yani, bilimin her konuda bir “gereği” vardı ve bunun ne olduğunu da kendileri biliyordu, sözüm ona.)

Öte yandan, aynı eylemciler, “biz halkız” deyip durdular. Oysa “halk” içinde milyonlarca AK Partili de vardı, Topçu Kışlası isteyen de, meseleyi umursamayan da.

Sosyalistlerin halkın tüm sosyalist-olmayan kesimlerine “halk adına” ideoloji dayatması gibi bir traji-komedi vardı ortada.

Gerçekte, Gezi Parkı eylemcilerinin yapması gereken, barışçıl protesto ile taleplerini ifade etmek, referandum çözümü gelince de bunu kabul etmekti.

Ve, en önemlisi, seçilmiş hükümeti “devirmeyi” değil “etkilemeyi” hedeflemekti.

Bunu ne kadar yapabildiler, ya da niçin yapamadılar, salim kafayla oturup bir düşünmeliler.