.: Atilla Yayla

Gezi üzerine Eskiden Yeniye Düşünceler

Gelecekteki geçmiş

AYHA haber ajansının 5 Haziran 2029 tarihinde geçtiği haber şöyle:

“31 Mayıs 2039 gecesi Taksim’deki Topçu Kışlası’nı işgal eden Taksim Dayanışması adlı grup Topçu Kışlası’nın yerine Gezi parkı yapılmasına asla müsaade etmeyeceğini açıkladı. TD adını kullananan ve bazı STK temsilcileriyle tanınmış sanatçı ve sporculardan oluşan grup CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Topçu Kışlası’nın yıkarak yerine Gezi Parkı’nı inşa etmesine karşı çıkıyor. Tarihin korunmasının ve atalarımızın mirasına sahip çıkılmasının şehrin merkezinde ne işe yaracağı belli olmayan bir park kurulmasından daha önemli olduğunu iddia ediyor. Kararlarından asla vazgeçmeyeceklerini açıklayan grup temsilcisi halkın ve tarihin kendilerinden yana olduğunu ve belediyenin dayatmalarına teslim olmayacağını açıkladı. Halkın ve tarihin kendilerinden yana olduğunu söyleyen grup temsilcisi demokrasiye inanan ve tarihini önemseyen herkesin kendilerine destek olmasını istedi. Bunun üzerine AK Parti yönetimi üyelerini Topçu Kışlasını koruma çabalarına ortak olmaya çağırdı. Yenikapı’daki bir parti mitingi iptal edilerek kalabalıklar Taksim’e yönlendirildi…”

Yedi Yıl Sonra Fikirleri Test etmek

Gezi olaylarının 7. yılındayız. “Gezi olayları”nötr bir isim, ama insanlar meşreplerine bağlı olarak Gezi İsyanları, Gezi Protestoları, Gezi Kalkışması gibi isimler de veriyor. Bazıları Gezi’yi demokrasiye katkı yapan demokratik olaylar dizisi bazıları ise Gezi’yi demokrasiye karşı çıkan ve zarar veren isyanlar zinciri olarak görüyor. Yakın ve uzak plandan bakışa bağlı olarak bu isimlerin ve tespitlerin hepsinde bazı doğrular ve bazı yanlışlar bulmak mümkün. Gezi’de zaman geçirmiş olanlar ise, gayet nostaljik takılarak, o günlere özlemlerini dile getiriyor ve “eylemciler” arasındaki kardeşlik ve “dayanışma”ya ilişkin hikâyeler anlatıyor. Gezi’ye aska toz kondurmuyor. Nahoş olayları ve yönleri görmezden geliyor veya önemsemiyor.

Ben Gezi olaylarına mikro bakışta bir hak olan demokratik protestoları, kamu otoritesinin bir kararına itiraz edilmesi, yer yer aşırı polis şiddeti kullanılması ve yer yer protesto hakkının çiğnenmesi gibi şeyler de gördüm ve bunları yazılarımda ifade ettim. Ancak bunlara ilaveten Gezi’de meşru kamu otoritesinin meşruiyetinin reddedilmesi, temel usul kurallarının çiğnenmesi, yaygınlaştırılan sokak şiddetiyle hükümeti ülkeyi idare edemez hâle getirme çabası ve nihayet Gezi üzerinden hükümeti devirme atağı gibi unsurlar olduğunu da gördüm ve dile getirdim.  Her durum kendi çapında önemliydi ama bana göre uzun vadede en kötüsü demokrasinin usul kurallarının çiğnenmek istenmesiydi.

Gezi’ye çok sayıda insan katıldı. Olayların kediliğinden tarafları da vardı planlanan tarafları da. Spontane patlayan bir protestonun yaklaşık bir buçuk ay sürmesi beklenemezdi. Dolayısıyla siyaset teorisi ve sosyal psikoloji açsından Gezi’de olanların bir ölçüde kendiliğindenliği yanında planlı ve örgütlü bir çabanın eseri olduğu da bir gerçek.

Gezi’yi analiz etmenin zorlukları da var. Geziye katılan bireyleri tek tek ele alamayacağımıza göre gruplara bakmak daha isabetli. Bunlar arasından şiddete tapan bildik sol örgütlet yanında Taksim Dayanışması adını alan grup da vardı. Ben bazı analizlerimi bu grup üzerinden yaptım ve hâlâ bunun doğru olduğunu düşünmekteyim.

Gezi’de seçilmiş otorite bir uygulama yapmak istedi. Parkta 1940’larda yıkılmış olan Topçu Kışlası’nı ihya etmeyi düşündü. Bazı kimeler buna karşı çıktı. Bu meşruydu. Daha sonra parkın kısmî işgalinden tam olarak işgaline ve Taksim meydanının işgal edilmesine doğru uzanan olaylar yaşandı. Bir şiddet sarmalı ortaya çıktı. Bu olaylar Tüm Türkiye’ye yansıdı ve birçok yerde 40 gün kadar süren hadiseler yaşandı.

Usül  Kuralları Önce gelir, Daima

Gezi bir kamusal alan. Orada bir şeyin olması hep onun olacağını olmaması onun hiç olmayacağını göstermez. Meşru otoriteler usulüne uygun karar almak ve siyasi bedelini ödemeye hazır olmak  şartıyla o alanda ne istiyorlarsa onu yapabilirler. Bu karar bazı kesimlerin hoşuna gitmeyebilir ama bu o kararı meşru olmaktan çıkarmaz.

Böyle bir durumda yapılacak en akıllıca şey önce protesto etmekti. Sözle, asla şiddet kullanmadan, aşırı polis cevabına verilen şiddeti de abartmadan ve yaymadan karşı çıkmaktı. Ama bunun da meşru ve demokratik sınırlar içinde kalması gerekirdi. Sonra da özellikle muhalif siyasi partilerin o alana ne yapılırsa yapılsın ilerde yeniden park yapılacağını ilan etmesi yerinde olurdu. Mesela o zaman alana kışla yapılmış olsaydı şimdi İBB başkanı değiştiğine göre Topçu Kışlası kaldırılıp alan tekrar park yapılabilirdi. Bu da elbette bazılarının hoşuna gitmezdi ama meşru olurdu. CHP bunu yapmak yerine kitlesel olayları kışkırtmayı ve tabanını oraya yönlendirmeyi tercih etti. Bu yüzden Gezi olaylarına katılan kitle ağırlıklı olarak CHP’liydi.

Bu yüzden analizleri TD üzerinden sürdürürsek bazılarının sandığının ve iddia ettiğinin tersine Gezi vakasında dayatmacı olanın TD ve onunla aynı kafadakiler olduğu açık. Hükümetin kararı yanlış olabilirdi ama meşruydu. TD’nin kararı doğru olabilirdi ama gayri meşruydu.  Bu durumda demokratik tutum meşruiyetin yanında olmayı gerektirirdi, ben de bunu yaptım, yoksa Gezi’de –park veya kışla- ne olduğu pek umurumda değildi.

Gezi’de katılımcıların dönemin iktidarının hayat tarzı baskılarına karşı tepki gösterdiği iddiaları da Gezi yanlışlarını ortadan kaldırmaz. Açık bir gerçek ki, olayların hemen öncesinde iktidar cephesinden özellikle Erdoğan’dan gelen bazı açıklamalar bazı kesimler nezdinde hayat tarzı endişesi yaratmaya uygundu. Gelgelelim ortada somut bir hayat tarzı ihlali yoktu. Kimsenin ana dili yasaklanmamıştı. Aksine ana dil serbestisi gelmişti. Kimse kıyafetinden dolayı işten atılmamıştı. Hiçbir öğrenci başı açık diye üniversitelere alınmama durumuyla karşılaşmamıştı. “Kızlı oğlanlı evlerde kalmak” ve “kucak kucağa oturmak” gibi şeylerde de yasayla, kamu zoruyla ortaya çıkan bir değişiklik olmamıştı. Volkan Ertit’in çalışmalarının da gösterdiği üzere AK Parti iktidarı dönemleri Türkiye’de halkın daha da sekülerleşmesine sebep oldu. Bu yüzden bu gerekçe geçersizdi. Ama bu gerekçeye gömülen başka bir şey daha vardı: Küçümsenen ve başka bir devre ait görülen hayat tarzını bir ölçüde yaşayanların iktidarına yönelik bir hazımsızlık, tahammülsüzlük. Ayrıca, hayat tarzı endişeleri genel bir ilkeli duruşun yansıması da değildi.  Çünkü öyle olsaydı bu iddiadakiler gerçek hayat tarzı ihlâllerinin yaşandığı ve hayat tarzları yüzünden insanların hayatlarının karartıldığı zamanlarda ses verir itiraz ederlerdi.

Daha sonra yaşanan tüm kritik olaylarda da aynı ilkeye bağlı kaldım. Meşruiyete saygı gösterilmesini ve usul kurallarına uyulmasını talep ettim. Meselâ 17/25 Aralık’taki hukuk kılıfı geçirilmiş polis-yargı operasyonunda, !5 Temmuz darbe teşebbüsünde. AK Parti’nin seçilmiş belediye başkanlarını zorla istifa ettirmesinde, seçimlerle ilgili tartışmalarda.

Şimdi geriye bakınca Gezi isyanları esnasında isabetli bir tutum aldığımı görüyor ve bundan memnuniyet duyuyorum.