.: A. Faruk Özgür

Gezi Parkı Eylemleri ve Kendiliğindenlik

Gezi Parkı eylemlerinin ortaya çıkışından beri cevaplanmaya çalışılan temel soru bu göstericilerin ne istedikleri ya da amaçlarının ne olduğudur. Bu soruya cevaplar muhtelif olmakla birlikte, gösterilere taraftarların cevabı esas olarak “tehlike altındaki hayat tarzı ve özgürlüklerini korumak” oldu. Başbakan Erdoğan ise, hükümetin herhangi bir grubun hayat tarzına ya da özgürlüklerine müdahalede bulunmadığını ya da buna niyet etmediğini ısrarla belirterek, eylemcilerin asıl niyetlerinin anti-demokratik yollarla hükümeti düşürmek olduğunu vurguladı. Şüphesiz bu iki cevaptan daha karmaşık açıklamalara ihtiyacımız var ve açıkça karşıt tarafların açıklamaları algıda seçicilik psikolojisinden etkilenmektedir.

Ancak konuyla ilgili benim ilgimi çeken husus bambaşka. Benim sorum bu eylemlerin kastedilmiş sonuçlarından ziyade kastedilmemiş sonuçlarının neler olabileceği üzerine. Benim inancım uzun dönemde bu eylemlerin kastedilmemiş sonuçlarının daha önemli olabileceğidir. Ama daha önce kısa dönemli sonuçlara bir bakalım. Kısa dönemde hükümeti yıkmayı hedefleyenlerin bunu başaramayacağı açıktır. Hayat tarzlarına ya da özgürlüklerine müdahale edildiğini düşünenlerin istediklerine hemen kavuşamayacakları da bir o kadar açıktır. Hatta göstericilerden bir kısmının vandalizme dönüşen saldırganlıkları, haklı olabilecek taleplerin göz ardı edilmesini kolaylaştırdığı üzücü bir gerçektir. Tabi bir de kendini gösteren “devrimci ruh” karşısında irrite olmuş çok sayıdaki sağ seçmenin AK Parti saflarında sıklaşacaklarını tahmin etmek için de keramet sahibi olmaya gerek yoktur. Bu sebeplerle AK Parti’nin oylarının bu olaylar sebebiyle önemli ölçüde düşeceğini sanmıyorum.

Bence bu eylemler kısa süreli bir kargaşadan ziyade, kurumsallaşma emareleri gösteren Türkiye demokrasisinde iktidar karşıtlarının muhalefet etme arayışıdır. Bu arayışın en temel göstergesi ise  eylemlerin arkasındaki kendiliğinden gelişen güçlerdir. Tabii, AK Parti binalarını ateşe veren ya da yüzlerce özel ve kamusal malı hunharca tahrip eden grubun kendiliğinden gelişen bir oluşum olduğunu söylemek ya da hedeflerinin demokratik siyasal sistem içinde kaldığını iddia etmek akıl ve vicdan sahibi herkes için imkansızdır. Fakat bunun dışında eylemlerin başlama ve yayılma şekli incelendiğinde bambaşka bir gerçekle karşılaşılmaktadır. Polis şiddetine ve hükümetin bazı politikalarına karşı duyulan ortak bir kızgınlığı ve memnuniyetsizliği paylaşan farklı kesimlerden çok sayıdaki vatandaş, eylemlerini herhangi bir merkezi planlama olmaksızın, büyük ölçüde sosyal medya araçları vasıtasıyla organize etmeyi başarmıştır. Bu kendi kendini organize eden yapının (self-organization) gelişmiş bir demokratik siyasal sistem için hayati değeri vardır. Zira özellikle, teknolojinin ve refah devletinin gelişmesi ile merkezi hükümetlerin bireyler üzerinde kontrol ve denetimleri artmakta ve haksız bir şekilde devletin organize güç kullanımı yaygınlaşmaktadır. Bu eğilim, devletin ölçek ve boyut olarak genişlemesiyle doğru orantılı olarak artmaktadır. Örneğin hükümetin içki ve sigara yasaklarını savunmak için gösterdiği Avrupa Birliği regülasyonları, Batılı refah devletlerinin siyasal otoritenin alanını, ağır bir paternalist tavırla özel hayatlarımıza ve kişisel tercihlerimize kadar genişletmesi sonucu ortaya çıkabilmiştir. Bu tür geniş yetkilere sahip merkezi iktidarları liberal sınırlar içinde tutabilmek, sadece seçim sandıklarına dört-beş yılda bir gitmek ile mümkün değildir.  Şüphesiz, demokrasilerde hükümetler ancak seçimle gelip gider ve hükümetin seçimle göreve başlamadığı hiç bir yerde demokrasi de yoktur. Bir zamanlar çoğu sosyalist teorisyenin tek parti iktidarlarını gerçek demokrasi olarak sunduğu hatırlanırsa, bu hususun hayatiyeti de ortaya konulmuş olur.

Peki seçimler dışındaki demokratik siyaset ya da muhalefet yolları nelerdir? Genel olarak, kamusal meselelere dair her türlü barışçıl eylem ya da örgütlenmeyi demokratik siyasetin bir parçası ya da aracı olarak görmek mümkündür. İlk örnekleri Amerikan demokrasisinde ortaya koyulmuş olan sivil toplum kuruluşları, siyasal ve toplumsal hedeflerini merkezi siyasal otoritenin harekete geçmesini beklemeden ve istemeden, başkalarını ikna etme yolunu kullanarak gerçekleştirmeye çalışmışlardır. 19. Yüzyıl Amerikalı vatandaşlar, rasyonalist fikirlerle beslenen devrimcilerin aksine, demokratik siyasal sistemi demokratik bir toplumsal tasavvurdan ayrı tutmamışlardır. Demokrasilerde ise karşındaki ikna etmek ve barışçıl yöntemlerle hedeflerini gerçekleştirmek için aktif çaba sarf etmek şarttır. Bu yöntemle, Amerikalılar, merkezi iktidarı doğrudan ele geçirerek daha hızlı yapabilecekleri pek çok kamusal projeyi, sivil toplumda oluşturdukları gönüllü birlikler aracılığıyla barışçıl bir şekilde gerçekleştirmişlerdir. Hak ve hürriyetler meselelerinde ise Amerika’daki organizasyon serbestliği pek çok farklı grubun aynı anda farklı talepleri dile getirmelerine yol açmıştır. Bu farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıklar, negatif özgürlük alanın olabildiğince genişletilmesi ile aşılmıştır. Ama bu gelişme planlı bir hareketten ziyade kastedilmemiş bir neticedir. Örneğin, Amerikan din ve vicdan özgürlüğünün kurumsallaşması, Amerikalı farklı dindar ya da ateist kesimlerinin insan haklarına bağlılıklarından kaynaklanmamıştır. Bilakis farklı kesimlerin organizasyonel yetenekleri, siyasal iktidarın tek bir grup tarafından ele geçirilmesini engellediği için herkesin çıkarına olacak olan dini özgürlüğünün kabul edilmek zorunda kalınması ile ortaya çıkmıştır. Dini özgürlüğün Amerikalıların vicdanına yerleşmesi ancak bu tür bir toplumsal dengenin sağlandığı sosyal düzende mümkün olmuştur. Haklılığı kendinden menkul fikirlere dayanarak şiddet yoluyla iktidarı ele geçirme çabaları ise, ikna ve barışçıl yöntemleri dışladığı için anti-demokratik sayılmıştır.

Şimdi Gezi Parkı olaylarına tekrar dönebiliriz. Daha önce de belirttiğim gibi bu protestoların büyük ölçüde kendi kendilerini organize ettikleri görülmektedir. Ancak, kendiliğinden toplanmış ve barışçıl olduklarını varsaydığımız eylemcilerin, yönlendirilen ve şiddet yanlısı eylemcilere karşı etkisiz kalarak, başlattıkları eylemlerinin çabucak ellerinden alınmış olması şaşırtıcı bir gelişme değildir. Çünkü her ne kadar barışçıl eylemciler ortak bir kaygı ile biraraya gelmiş olsalar da hem talepleri farklı farklıdır, hem de bir araya geldiklerinde tam olarak tepkilerini nasıl ortaya koyacaklarına dair açık bir fikirleri yoktur. Yani siyasal protesto haklarını kullanmak isteyen eylemcilerin, sivil toplum alanında bu isteklerini ve enerjilerini yönlendirebilecekleri kanalları sağlayacak örgütsel yetenekleri yoktur. Böyle bir grup içinde daha iyi organize olmuş grupların eylemleri bir şiddet gösterisine çevirmeleri, polisin sert müdahalelerinin de büyük yardımıyla çocuk oyuncağıdır ve öyle de olmuştur. Bu sebeplerle, her ne kadar, vatandaşların kendi kendilerini organize eden örgütsel yeteneklerinin artmış olduğu açıkça görülse de, bu ve bu tür eylemlerin organizasyonel yetenekleri barışçıl sınırlar içinde kalmaya yetecek şekilde gelişmediği sürece, kendiliğinden doğacak demokratik bir siyasal düzeni hayal etmek mümkün değildir.

Peki, ‘kendiliğinden doğan demokratik siyasal düzen’ nedir? Önce kendiliğinden doğan düzen kavramı ile başlayalım. Sosyal bilimler açısından bu kavram, basitçe, tek bir merkezden idare edilemeyecek kadar büyük bir grubun farklı üyelerinin, her hangi bir yönlendirme olmaksızın, genel kurallar sistemini takip ederek, birbirleri ile işbirliği yapabilmelerini sağlayan sosyal düzene gönderme yapar. Grup üyelerinin birbirinden farklılaşan hatta birbiri ile çatışan amaçları olmasına rağmen işbirliği, amaçları gerçekleştirmenin ve uzlaşmanın esaslarını belirleyen genel, soyut ve herkese eşit olarak uygulanan kurallar sistemi sayesinde ortaya çıkar. Bu tür kurallara duyulan ihtiyaç, bu sistemlerin insan aklının kavrayamayacağı kadar çok etkileşim olasılığı içinde kompleks bir düzen yaratmasındandır. (Daha geniş bilgi için F. A. Hayek’in eserlerine başvurulabilir.) Bu fikri karikatürize etmek için trafik kuralları örnek verilebilir. Trafikte ilerleyebilmeniz için diğer sürücülerle işbirliği içinde olmanız gerekir. Yolun doğru tarafından gitmek, kırmızı ışıkta durmak, hız limitini aşmamak gibi kurallara uyarsanız, diğer şoförlerin amaçlarını yani nereye gideceklerini bilmenize gerek kalmadan kendi gideceğiniz yere güvenle ulaşabilirsiniz. Dolayısıyla trafik kurallarının tek amacı herkesin gideceği yere güvenle ulaşmasıdır ve trafik kuralları, bu genel amacın dışında özel bir amaca hizmet etmez.

Modern demokrasileri de bu bakış açısıyla ele almak mümkündür. Milyonlarca insanın yaşadığı modern demokrasilerde, hem sivil hak ve hürriyetler gibi temelde devletin müdahale etmemesinin beklendiği alanlarda, hem de kamusal hizmetler gibi devletten aktif, pozitif eylem beklendiği alanlarda, vatandaşların farklılaşan ve birbirleriyle çatışan siyasal talepleri vardır. Bu farklı taleplerin trafik kazalarına dönüşmemesi için ya da trafik sıkışıklığına yol açmaması için insanların siyasal taleplerini kanalize edebilecekleri siyasal ve toplumsal mekanizmalara ihtiyaçları vardır. Liberal demokrasilerde anayasal sınırlarla çevrelenmiş yönetimin hangi esaslara uyarak siyasal gücü kullanacağı bütün dünyada büyük ölçüde bellidir. Ama demokratik bir siyasal sistemin pozitif hukukunu yazmak ile gerçek hayatta demokratik müzakereyi, işbirliğini ve uzlaşmayı başarmak ayrı şeylerdir. Bunu başarabilmek için farklı grupların ortak bir demokratik iletişim, alışkanlık ve gelenek setini oluşturmaları ve bunlara bağlı kalarak siyasal mücadelelerini devam ettirmeleri gerekmektedir. Bu tür demokratik siyaset alışkanlıkları ise pozitif hukuka dayanılarak rasyonel bir şekilde ortaya çıkartılamaz. Vatandaşların, bu yeteneklerini tecrübe ederek, karşısındaki farklı görüşteki insanları ikna etmeye çalışarak edinmeleri gerekmektedir. Bu siyasal tecrübenin ortaya koyacağı gelenek ve alışkanlıklar, sonraki siyasi taleplerin ya da çatışmaların nasıl sonuca bağlanacağının da yolunu gösterecektir. Bu gelenek ve alışkanlıklar, belirli bir siyasal amaca hizmet etmek yerine farklı grupların siyasal amaçlarını nasıl gerçekleştireceklerini gösteren prosedürel/usuli kurallar olacaklardır. Siyasal amaçlarına ulaşmak için bu kuralları takip eden farklı gruplar da, çok merkezli bir yapı içinde kendi fikirlerine önem veren ya da kendi fikirlerinden etkilenen insanları yanlarına çekerek barışçıl demokratik mücadelelerine devam edebileceklerdir. Bu anlayış çoğulcu demokratik toplumun en önemli kurumsal dayanaklarından biridir. Çoğulculuğun korunması, farklı grupların aktif bir şekilde siyasal çıkarlarını başka gruplara karşı korumalarını gerektirir. Grupların çokluğu ve onların barışçıl bir ikna siyasetini geliştirme çabaları, siyasal iktidarın anayasal sınırlar içinde hareket etmesini sağlamanın da en etkin yoludur. Bu tür bir siyasal düzene, ‘kendiliğinden doğan demokratik siyasal düzen’ demenin bir abartı olmadığına inanıyorum.    

Aslında barışçıl demokratik siyaset pratiği AK Parti’nin iktidara gelmesi ile önemli aşamalar kaydetmiştir. Siyasal İslamcı söylemleri ile %20’nin üzerindeki oy oranına zor çıkan Milli Nizamcı hareketin içinden çıkan AK Parti, demokrasiye ve reformlara yaptığı vurguyla çok daha geniş kesimlerden oy almayı başarmıştır. Üstelik kendi tabanının önemli sorun alanlarını çözerken İslamcı söyleme değil insan hakları diline başvurmuştur. Örneğin, senelerce hakları gasp edilerek aşağılanmış başörtülü kadınların hakları, şiddete başvurularak geri alınmamıştır. Aksine geniş çaplı demokratik bir mücadelenin sonunda kısmen de olsa başarılmıştır. Askeri güçlerin seçilmiş siyasetçiler tarafından kontrol altına alınmaları, aynı şekilde, şiddete başvurularak gerçekleştirilmemiştir. Bugün bence AK Parti, kendi açtığı demokratik mücadele yolunun, beklemediği neticeleri ile karşılaşmaktadır. Hükümete yöneltilen küfürlerin ve şiddetin arasında da kalmış olsa, ‘hayat tarzına müdahale edilmemesi’ gibi haklı demokratik taleplerin zayıf bir şekilde de olsa evrensel insan hakları dilini kullanarak ifade edildiği görülmektedir. Başbakan Erdoğan’ın alkollü içki düzenlenmesini savunurken kullandığı dil ise aşağılama ve küçümsemelerle doluydu. Ak Parti’nin, otoriter güçlere karşı verdiği demokrasi mücadelesinde kullandığı dil şüphesiz Başbakan Erdoğan’ın bugün kullandığı dil değildi. Sertleşen ‘dil’in tekrar yumuşaması ise anlamlı ve topluma yayılmış bir demokratik muhalefet ile mümkün olabilir. Anlamlı bir muhalefet ise hükümeti istifaya çağırmaktan daha fazlasını yapmalı ve neyi, niçin, nasıl değiştirmemiz gerektiğini uygun yollarla açıklamalıdır.   

Bu sebeple Gezi Parkı eylemlerime katılan farklı grupların söylem bakımından evrensel olan insan hakları dilini kullanmaları ve şiddeti körükleyecek protesto tarzları yerine barışçıl ve yaratıcı eylemler üzerine kafa yormaları, toplumsal destek kazanmaları için şarttır. Örneğin Başbakan Erdoğan’ın eylemcilere karşı kullandığı “çapulcu” nitelemesi, çapulculuk adı ile wikipedia sözlüğünden dünyaya şu tanımla duyurulmaktadır: “Birinin hakları için mücadele etmesi”. Özellikle bu saatten sonra eylemci grupların sokakta polisle çatışmak yerine farklı grupların ilgisini çekebilecek örgütsel hareketlere doğru enerjilerini yönlendirmeleri Türkiye’de demokrasinin gelişimi için muazzam bir fırsat yaratabilir. Böylece uzun yıllardır AK Parti dışında hiçbir siyasal parti ya da gruptan göremediğimiz geniş çaplı demokratik örgütlenmenin de, muhalefet tarafından başlatıldığını görebiliriz belki. Şüphesiz bunu yaşayarak öğreneceğiz.

Son olarak, Gezi Parkı eylemlerinde, farklı kişilerin bu grupları belirli amaçlar bağlamında kategorize etmeye çalışmasını anlayabiliyorum. Kategorize etme eğilimi, insan psikolojisinin ve bilişsel yeteneklerinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Ancak kategorize etmenin Gezi Parkı hareketini anlamada yanıltıcı olduğuna inanıyorum ve bu farklıların barışçıl demokratik eylemler başladığında (başlarsa eğer) belirgin hale geleceğine inanıyorum. Farklılıklarımızla bir arada yaşamak mümkünse de, bunu mümkün kılmak için gereken demokratik alışkanlıkların kazanılması, çok merkezli bir demokratik siyasal hayata muhtaçtır.