.: Ünsal Çetin

Gerçeği Örten İstatistik

‘İstatistik yalan söylemez’ dense de yalan söylemenin hayli işe yarar bir aracına dönüşebilir. Bu bakımdan en büyük istismar gelir ve servet istatistikleri üzerinden yapılmaktadır. Gelir ve servet eşitsizliğinde artış olarak yorumlanması mümkün olmayan istatistiki veriler ne yazık ki adeta Sovyetik bir küresel propaganda makinesi tarafından kitlelerin gözünü boyamak gayretiyle kullanılmaktadır. Bu yazıda gelir istatistiklerine dair örneklerle bu göz boyama çabasını ifşa edeceğim. Gelecek yazıda ise Oxfam’ın servet istatistikleri üzerindeki oyununu ele alacağım.

Bu konularla çok az ilgilenmiş olabilecek kimi okuyucuların hatırına ufak bir iki not düşelim. Gelir ve servet aynı şey değildir. Gelir bir akımdır, servet ise stok. Gelir kazanıldıkça biriktirilirse servet oluşur. Ve istatistiki bir not olarak belirtelim ki oransal değişim ve karşılaştırmalar parasal/tutar değişim ve karşılaştırmalarıyla aynı şey değildir. Bir insan toplumun en az kazanan % 10’luk dilimi içinde yer alabilir. 15 yıl sonra da aynı dilimde yer alıyor olabilir ama aynı zamanda reel satın alım gücü birkaç kat artmış da olabilir.

İnsanların gelir seviyelerini karşılaştırmak için kullanılan iki temel istatistiki yöntem vardır. Birinci yöntem ile her zaman ve her yerde karşılaşıyoruz. Bu yöntem, var olduğu iddia edilen ‘eşitsizliği’ kafamıza vurmak amacıyla tepe tepe kullanılıyor, özellikle de ikinci yöntemi bilmeyen ve bilmek de istemeyenler tarafından. Birinci yöntemde toplam/milli gelirin en çok kazanandan en az kazanana doğru %20’lik veya %10’luk dilimler halindeki dağılımı tespit edilir. 1975’te Ruritanya’da en çok kazanan, yani zirve %20’lik dilim toplam gelirin %45’ine sahiptir. Gelir seviyesi en düşük, yani dipteki %20’lik dilim ise toplam gelirin sadece %18’ini kazanmıştır. 10 yıl sonra, 1985’te zirve %20 toplam gelirin çok daha fazlasını, diyelim ki %65’ini kazanmıştır. Aynı zamanda dip gelir diliminin pastadaki payının düştüğü görülür, artık en az kazananların toplam gelir içindeki payı %8’dir. Bu karşılaştırma üzerinden gelir eşitsizliğinin çok fazla ağırlaştığı sonucu çıkarılır. ‘Adaletin bu mu kapitalizm’ diye yakarılır. Suçlamaların ardı arkası kesilmez. Bu suçlamalardan birisi zengin kişilerin fakirlerin daha da fakir kalması sayesinde daha zengin olabildikleri, hatta sadece fakirleri daha da fakirleştirerek zenginleşebilecekleri şeklindeki merkantilist saçmalıktır. Hele ki Ruritanya 1980 yılında Başbakan Turgout Oshallissimo’nun eliyle serbest piyasa yanlısı bazı reformlar yapmışsa. Artık liberalizmin sömürü düzeni olduğuna dair kesin kanıt bulunmuştur. Bu hükümden başka bir şey düşünülemez.

İkinci yöntemde de önce toplam/milli gelirin en çok kazanandan en az kazanana doğru %20’lik veya %10’luk dilimler halindeki dağılımı tespit edilir. Fakat hayatî bir farkı vardır ikinci yöntemin. Yöntem yüzdelik gelir grupları içinde kim var kim yok tespit eder ve bu bakışını zaman boyutu üzerinde kaybetmeden korur. Adı sanı belli insanların gelir grupları arasında yıllık/on yıllık/yaşam süresi boyunca yaptığı seyahati takip eder. Gelir grupları içindeki insan terkibinin sürekli değiştiğini ve gelir dinamiklerindeki gerçek dönüşümü görebilmek için insanların gelir bakımından nerden gelip nereye gittiğini dikkate alır.

Yüzdelik gelir gruplarına giren, gruplardan çıkan veya olduğu gruptan kalan insanları ayıklamadığı için ilk yönteme ben Çuval Yöntemi diyorum. İkinci yöntemde ise öncelikle insanların kimliği belirlenir. Adeta insanların alnına bir barkod yapıştırılır ve zaman ilerlese de kişi takip edilerek izini kaybettirmesi engellenir. İkinci yönteme bu benzeşim nedeniyle Barkod Yöntemi diyorum. Birinci, yani aldatıcı yöntemle hazırlanmış istatistiki çalışmalarla medya, akademi ve politika dünyasının her yerinde ve her saatinde karşılaşırsınız. İkinci ve doğru yöntemle yapılmış çalışmalarla karşılaşma ihtimaliniz ise hemen hemen yoktur. Çünkü ikinci yöntemle çalışmak gerçekten çok daha zordur. Daha fazla zaman ve emek sarfı gerektirir. Çok daha bilimsel ve maliyetli bir ölçüm tekniğidir. Gerçeğin üstünü örtmediği için de sağda ve soldaki piyasa düşmanları bu tür araştırmaları finanse etmez, desteklemez, zaten bu tür araştırmaların sonuçları onların işine gelmez.

Birkaç örnek verelim ve neden işlerine gelmediğini görelim. Michigan Üniversitesi’nde yapılan ve 1975–1991 dönemi için ABD çalışan nüfusunu inceleme altına alan bir araştırma başlangıçta, yani 1975’te dip %20’de yer alan insanlarının gelirinin sonraki 16 yıl boyunca kat kat arttığını buldu. 1975’te dip gelir diliminde yer alanların %95’i 1991 itibariyle artık üst gelir dilimlerine tırmanmıştı. Tersinden ifade edecek olursak, 1975’te dip %20’de yer alanların sadece %5’i 1991’de aynı gelir diliminde kalmıştı. Dahası, başlangıçta zirve %20’de yer alanların geliri aynı süre boyunca geliri en az oranda artış gösteren kümeyi oluşturmuştu.

ABD’nin gelir vergisi idaresi olan Internal Revenue Service (IRS) 1996–2005 dönemi için bir çalışma yaptı. 1996’da dip gelir grubunda yer alanlar 2005 itibariyle kişisel gelir seviyelerini yaklaşık olarak iki katına çıkarmıştı. 1996’da en çok kazanan %1’lik dilimi oluşturan insanların geliri sonraki süreçte %26 düşmüştü. Dolayısıyla, bu insanların yarısından fazlası 2005’e gelindiğinde en çok kazanan %1 listesinin içinde yer almıyordu. Sizce bu durumu dikkate aldığımızda ‘Zirve %1’in bir nefret nesnesine dönüştürülmesi için gerekçe kalır mı?  Kanada için yapılan bir çalışma 1990’dan 2009’a kişisel gelir dinamiklerini araştırdı. Başlangıç yılda en az kazanan %20’lik grupta yer alan kişiler gelir seviyelerini sonraki 19 yıl boyunca 1990’da üst dilimlerde yer alanların hepsinden daha hızlı yükselten kümeyi teşkil etmişti.

Birinci yöntem gelir grupları içindeki insanlar hiç değişmiyormuş gibi düşünerek gayrimeşru sonuçlara ulaşsa da, gelir grupları arasında yoğun bir hareketlilik olduğunu dikkate almak kaçınılmaz olmalıdır. IRS’nin çalışmasına göre, 1985’ten 1995’e on yılda gelir vergisi mükelleflerinin yarısından fazlası başka bir gelir dilimine göç etmişti. Aynı durum 1996–2005 dönemi için de geçerliydi. 1996’da orta gelir grubunu oluşturan %20’lik dilim içinde yer alanların %42’si sonraki 9 yılda üst gelir gruplarına tırmanmıştı. %25’i alt gelir gruplarına inmiş, %33’ü ise aynı orta gelir grubu içinde kalmıştı. ABD’de 1992’de en yüksek gelirli 400 kişi listesine girenleri ele alalım. Sonraki 8 yılda bu isimlerin dörtte birinden biraz daha azı aynı listeye bir defadan daha fazla girmeyi başarabilmişti. 1992’ye ait listenin sadece %13’ü söz konusu yıllarda bu listeye iki defadan daha fazla dâhil olabilmeyi başarmıştı. Anlaşılan serbest piyasalar kimseye korunaklı, yerleşik bir çıkar ve asla gerilemeyen, garanti bir mevki sağlamamaktadır.

Bu veriler hep aynı zengin kişilerin sürekli zenginleştiğini, üstelik bunu da hep aynı fakir kişileri sürekli fakirleştirerek yaptığı şeklindeki saçma imayı darmadağın eder. ABD’de 1985’te hane halkının dip %20’lik grubu toplam gelirin %4’ünü kazanmıştı. 2001’de bu oran %3,5’e düştü. Ama bu hiçbir şekilde fakirlerin gelirinde azalma anlamına gelmiyordu. 16 yıllık sürede hiç kimsenin üst gelir grubuna tırmanamadığını (fiyasko niteliğinde bir hata yaparak) varsaysak bile, 2001’de dip %20’de yer alan kişilerin ortalama reel geliri birkaç bin dolar yükselmişti. Üstelik buna ABD’de nakit ödeme şeklinde yapılmayan, yani ayni sosyal yardımlar dâhil değildir. Bu yardımların nakit değeri eklenecek olursa en az kazananların gelirinin daha da fazla yükseldiği tespit edilebilecektir.

Gönül isterdi ki ikinci yöntemle çok daha fazla çalışma yapılabilsin. Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’in Fert Yoksulluk Oranları ölçümünden biliyoruz ki, Türkiye’de 2002’de toplam nüfusun günde 4,3 dolardan daha azı ile geçinen kısmı %30,30 iken bu oran 2014 sonu itibariye %1,62’ye devasa bir düşüş göstermiştir. Peki, nerededir Türkiye’nin sosyal bilimcileri ve sosyal bilimler enstitüleri, neden bize ikinci yöntemle hazırlanmış hiçbir rapor üretememektedirler? Doktora konusu bulmakta böylesine zorlanan iktisatçılarımızın aklına Türkiye için böyle bir çalışma yapmak neden hiç gelmemektedir?

Sebebi açık. Sosyal bilimcilerimiz liberalizm hakkındaki kıtlık derecesine varan az ve hatalı bilgilerine rağmen, kendilerini liberalizmi yargısız infaz etme yarışına kaptırmışlardır. Bu da zaten küresel bir dengesizliğin yerele yansımasından başka bir şey değil. Thomas Piketty’nin Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital’i baştan sona birinci yöntemle hazırlanmış ve böylesine haksız bir şöhret kazanmışken, Türkiye’nin akademisyenleri ne yapsın? Carmen M. Reinhart ve Kenneth S. Rogoff’un Bu Defa Farklı: Finansal Çılgınlığın 800 Yıllık Tarihi isimli çalışması bir hesaplama hatasından ötürü yerin dibine batırıldığı halde, Piketty’nin konusuna at gözlüğü ile bakan çalışması göklere çıkartılmakta ve şaheser muamelesine layık görülmektedir. Gerçekten hiç düşündünüz mü, böyle bir dünyada nasıl olur da neo–liberal hegemonyadan bahsedilir?

Gelir istatistiklerinin bu iki yöntemi ve sonuçları arasındaki devasa farklılık aynı şekilde servet istatistikleri için de geçerlidir. Bu yazıyı kapatırken yaptığımız saptamaların gelir vergisi açısından önemine değinmeden geçmemiz ciddi bir eksiklik olur.

Eşitlikçiler için kötü bir haber daha. Müterakki, yani artan oranlı vergiler amaçladıklarının tam tersine bir etkiye sahiptir. Çok kazanandan daha çok vergi alma politikası insanların üst gelir gruplarına tırmanmasını yavaşlatır. Bu ise az ve orta gelirli kitlelerin gelir biriktirmesinin zorlaşması, yani servet artışının kısıtlanması demektir. ‘Lanet edilen kapitalizmin’ insanları üst gelir gruplarına taşıma yeteneği müterakki gelir vergisi uygulamaları olmasaydı bize çok daha tatmin edici sonuçları verecekti.

Bunun olmasını engelleyen vergi politikasının eşitlikçiler tarafından tasarlanmış olması ne kadar da ilginç!

Ayrıca bakınız...

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Bu yıl Liberal Düşünce Kongresi’nin yirmi ikincisini düzenledik. Her yıl Kasım ayında, Kapadokya’da düzenlediğimiz kongreye, ...