.: Atilla Yayla

Freud’da Bilimsel Metot ve Ahlâk

Freud’da Yanlış Olan Ne?

Konuyla ilgili önceki yazımda yine Freud gibi psikanaliz mütehassısı olan bazı akademisyenlerin ve araştırmacıların Freud’u “şarlatan” ve “hilekâr” sıfatlarını da kullanarak ağır eleştirilere maruz bıraktığını belirtmiştim. Bir başka yazar olan Antony Storr’un da Freud’un bir bilim adamı olarak değil bir guru olarak görülmesinin daha doğru olacağını söylediğini eklemiştim. Bu iki bakış birbirini destekliyor. Her bilgi bilimsel bilgi değildir. Gurular özel bilgiye sahip olduğunu düşünen ve bağlıları tarafından da öyle olduğu kabul edilen kimselerdir. Bu bilgiler bilimsel metotlarla elde edilmemiştir ve aynı şekilde doğrulanamazlar ama onlara inanan insanlar için bu zaten bir ihtiyaç veya mühim bir mesele değildir. Bu yüzden guruların takipçileri gurulara inanılmayacak derecede sadakat gösterebilir. Bilimsel bilgi ürettiği iddia edilen kimileri de aslında sezgisel ve öznel bilgiye dayanıyor olabilir ve bu nedenle guru olarak nitelenebilir.

Burada sorulması gereken, tüm dünyada bir kült figür ve psikanalizin en önemli isimlerinden biri, kimilerine göre kurucusu olan Freud’a bu ağır ithamların neye dayanarak yönetildiğidir. Söz konusu ithamların sağlam maddi temelleri var mıdır, yoksa onlar kıskançlık, haset, husumet, idraksizlik gibi faktörlerin sonucu mudur? Bu elbette merak edilmesi ve üzerinde durulması gereken bir konu.

Freud eleştirisi yapan birçok bilim insanı, araştırmacı var. Bunlar önemli kitaplara makalelere ve araştırmalara imza atmışlar. Onların bir kısmını okumak yıllar içinde beni Freud hakkında bugün bulunduğum noktaya getirdi. Bu isimlerden biri fikir tarihçisi Peter Watson, konuya temas ettiği eseri ise Yapı Kredi Yayınları tarafından Türk okurlara ulaştırılan Fikirler Tarihi (çev. Kemal Atakay vd., 2014) adlı kapsamlı (bin sayfayı aşkın) eseri. Bu yazıda esas itibariyle Watson’ın başka yazarlara da atıf yaparak toparladığı Freud eleştirilerinin kısa bir özetini yapacağım. Sanırım -en azından umarım- bu bile benim Freud hakkındaki eleştirel sözlerimin boşlukta asılı ve temelden mahrum olmadığını göstermeye yetecektir.

Watson bilinçdışıyla ilgili düşüncelerin Freud’dan önce mevcut olduğuna işaret ediyor. Bu bilgiler Freud’un alanın kurucusu, en azından tek kurucusu olmadığını anlamak açısından hayati önemde. Meselâ Nietzsche’de Freud’un düşüncelerinin büyük kısmı öngörülmüştü. Johann Herbert ve G. T. Fechner için de aynı şey söylenebilir. Herbert zihni, bilinç ve bilinçdışı süreçler arasında sürekli bir çatışma olan ikili bir yapı olarak tasvir etmişti. Pierre Janet bu alanda öncülük eden bir başka isimdi. “Psikolojik Analiz” olarak bilinen tekniği geliştiren de oydu.

19’uncu yüzyılda, doktor olan ve ahlâk üzerine de çalışan ilahiyatçı, rahip P. J. C. Debreyne çocuk cinselliğiyle ilgilendi. Bir başka rahip, Orlean Psikoposu Duponlop, çocukların çoğunun bir ile iki yaş arası dönemde “kötü huylar” edindiğini öne sürdü. En iyi bilinen örnekte Jules Michelet 1869’da yayınlanan Oğullarımız adlı kitabında ebeveynleri çocuk cinselliği hakkında uyardı ve bugün Oidipus kompleksi denen şeye dikkat çekti

Peter Watson’a göre, bu özet incelemeden iki sonuç çıkar. İlki bilinçdışını Freud’un keşfettiği düşüncesinden vazgeçilmesi gerektiğidir. Bilinçdışı fikri Freud’dan çok önce mevcuttu ve 1800’lerin büyük kısmı boyunca Avrupa düşüncesinde kullanıldı. İkincisi, Freud’la neredeyse organik biçimde ilişkilendirilen çocuk cinselliği, Oidipus kompleksi, bastırma, gerileme, aktarım, libido, id ve süper ego kavramları da Freud’a ait değildir. Özetlenecek olursa, “Freud genelde sanıldığı kadar özgün bir akla sahip değildi.”

Ancak, birçok yazarın Freud’un “şarlatan” olduğunu, “bilim adamı” sayılamayacağını söylemelerinin ana sebebi bunlar değildir. Daha vahim dört suçlama vardır.

İlk suçlama Freud’un “serbest çağrışım” yöntemini keşfetmediğidir. Bu yöntemi 1879 ya da 1880’de Francis Galton bulmuştur. Galton Brain dergisinde yayınlanan yöntemle ilgili bir yazısında serbest çağrışımı bilinmeyen derinlikleri keşfetmede kullanılacak bir araç olarak tarif etmiştir.

İkinci suçlama Freud’un kitaplarının ve teorilerinin düşmanca karşılandığının efsane olduğudur. Araştırmacı Norman Kiell Freud Without Insight (1988) adlı çalışmasında Freud’un Rüyaların Yorumu kitabı hakkında yayınlanmış 44 değerlendirmeden yalnızca 8 tanesinin “menfi” olarak vasıflandırılabileceğini söyler. Kendisi de bir Freudcu olan Hannah Decker Freud’un bu kitabı hakkında yayınlanan yazıların çoğunun övgü ve coşku dolu olduğunu bulmuştur. Özetle, Freud ne kitaplarını yayınlamada zorluk çekti ne de o zamanlar için yaygın hasmane tavırlarla karşılaştı.

Üçüncü suçlama Freud’un Josef Breuer’in meşhur hastası Anna O. (Bertha Rapenheim) hakkında çizdiği tablonun ciddî derecede hatalı ve hatta çarpıtılmış olmasından kaynaklanır. Kayıtlar üzerinde yapılan incelemeler Freud’un olmayan şeyleri var gibi gösterdiğini, aktardığı şeylerin bazılarının hayal mahsulü olduğunu ortaya çıkardı. Meselâ, Albert Hirschmüller kaleme aldığı Josef Breuer biyografisinde (1989) bu sonuca vardı. Anna O. vakası psikanaliz tarihi ve Freud’un kariyerinin itibarı açısından çok önemlidir. Bu vaka üç açıdan önem taşır: 1) Freud’un “konuşma tedavisi”nin etkilerini abarttığını gösterir, 2) alında ortada olmayan bir cinsellik unsurunu vakaya eklediğini ortaya koyar, 3) Freud’un klinik detaylarla oynadığını sergiler.

Dördüncü suçlama suçlamaların en vahimidir ve doğrudan psikanalizle alâkalıdır. Buna göre, psikanaliz baştan ayağa hatalı olan hatta sahte nitelikteki klinik veriler üzerine kurulmuştur. Psikanalizin en temel iddiası cinsellikle ilişkili ve çocukluktan gelen cinsel arzuların bireyler yetişkin hâline geldikten sonra var olmaya devam ettikleri ve bilinçdışı oldukları için psikopatolojiye yol açabilecekleridir. Freud bu kanaatle 1896’da bütün histeri vakalarının temelinde, üzerinden uzun, çok uzun zaman geçmiş olsa da bir veya daha fazla olay olduğunu ve psikanaliz sayesinde bunların hatırlanabileceğini belirtmişti. Peki, bu sonuca nasıl ulaşmıştı?

Freud 1896’ya kadar çocukluk çağına ilişkin bir cinsel istismarla karşılaşmamış olmasına rağmen, birden, dört ay içinde histerik teşhisi konan on üç hastada çocukluk çağındaki cinsel istismarın bilinçdışına doğru sürmüş olduğunu iddia etti. Bununla bağlantılı olarak psikanaliz yöntemiyle belirtilerin ortaya çıkartılabileceğini ve olayın yarattığı “dışavurum” üzerine konuşarak “arınma”nın  ve belirtinin yok olmasının sağlanabileceğini de iddia etti. Ancak, Freud’un hastalarına uyguladığı yöntem bugün genellikle yapıldığı gibi oturup dinlemekten ziyade hastalar üzerinde bir tür baskı kurmaya ve onları manipüle etmeye dayanmaktaydı. Allen Esterson ve başka yazarların gösterdiği üzere, Freud’un kafasında bazı belirtilerin altında nelerin yattığına dair sabit, değişmez görüşler vardı ve bu yüzden Freud hastalarını dinleyerek gözlemlerden bulgulara ulaşmak yerine kendi görüşlerini hastalara empoze ediyordu. Bu noktada Watson’dan uzunca bir alıntı yapalım:

“Freud’un en meşhur gözlemleri bu sıra dışı yaklaşımı sonucu ortaya çıkmıştı. Buna göre hastalar çocukluklarında taciz edilmiş ya da cinsel istismara uğramışlar ve bu tecrübe sonradan baş gösteren nörotik belirtilerin temelini oluşturmuştu. Zanlılar üçe ayrılıyordu: Yabancı yetişkinler; çocukların bakımından sorumlu olan bakıcı, mürebbiye ya da öğretmenler ve ‘kendilerinden bir iki yaş küçük olan kız kardeşleriyle yıllarca cinsel ilişki içinde olan erkek kardeşlerin çoğunluğunu oluşturduğu… masum çocuklar’. Bu erken cinsel deneyimlerin çoğunlukla üçle beş yaş arasında yaşandıkları iddia ediliyordu. Freud’u eleştirenlerin üzerinde durduğu esas konu Freud’un ‘klinik’ gözlemler olduğunu iddia ettiği şeylerin aslında öyle olmadığıdır.  Bunlar belirtilerin sembolik bir yorumuna dayanan şüpheli ‘kurgulardır’. Freud’un çeşitli raporları dikkatle okunduğunda hastaların cinsel istismar hikâyelerine katkıda bulunmadıklarının görüleceğini hatırlatmak gerekir. Aksine hastalar bu şikayetleri şiddetle reddetmişlerdi. Bu süreçlerle ilgili ‘bilgi veren’, ‘ikna eden’, ‘sezgilere sahip olan’ ve ‘sonuçları çıkaran’ hep Freud olmuştu. Freud bazı durumlarda altta yatan sorunun ne olduğunu ‘tahmin ettiğini’ bile itiraf ediyordu.”

Aradan bir yıldan biraz fazla zaman geçtikten sonra Freud meslektaşı Wilhelm Fleiss’e -ama sadece ona- artık nevrozun kökleriyle ilgili teorisine inanmadığını itiraf etti. Çocuklara yönelik bu kadar yaygın bir sapkınlık mümkün olamazdı ve bu düşüncelere dayanan analizler bir sonuca ulaşmıyordu. Ama bu durumdaki her bilim insanının yapması gereken onurlu şeyi yaparak bir önceki yıl kendinden emin şekilde kamuyla paylaştığı bulgularını geri çektiğini duyurmadı. Freud 1914’teki bir raporunda tacizle ilgili teorisini tamamen geri çekti. Zaten, birçok kadın hastayla ilgili olanlarda bu hastaların babalarının ya da bir başkasının tacizine uğradığını rapor etmemişti. Yani Freud onun peşine düşmeyince bu sendrom kendini göstermemişti. Freud’un burada ne yaptığını Watson şöyle ifade ediyor: “Freud’u eleştirenler için bu, Freudculuğun belki de en etkili yönünü teşkil eden ve 20. Yüzyılın günlük yaşam bir yana hem tıbbi hem de sanatsal açıdan en önemli düşüncelerinden biri olan, Oidipus’la Elektra komplekslerini da kapsayan travma (taciz) teorisinin alışılmadık, zorlama ve olasılık dışı bir şecereye sahip olduğuna ilişkin ilave bir kanıttı. Teorinin gelişimindeki tutarsızlık barizdi. Freud hastalarında erken cinsel farkındalık olduğunu ‘keşfetmedi’. Farkındalığın olduğunu sezdi, anladı ya da ‘tahmin etti’. Oidipus kompleksini klinik bulguların dikkatli ve müdahale olmaksızın gözlemlenmesi sonucu keşfetmedi: Önceki ‘dayatmaları’ kendisini bile tatmin etmeyince, önceden kararlaştırdığı fikri ‘bulgulara’ tatbik etti. Şüpheci ve bağımsız hiçbir bilim insanının bu süreci tekrar edememiş olması Freud’un bilim insanı olma iddiası için belki de en tahrip edici olguydu. Deneysel ve klinik bulguların aynı yöntemleri ve metodolojiyi kullanan diğer bilim insanları tarafından tekrarlanamadığı bu çalışmalar ne tür bir bilimdir? Elbette bilim değildir. Britanyalı psikiyatrist ve radyo programcısı Anthony Clare, Freud’u ‘acımasız, hilekâr bir şarlatan’ olarak tasvir ettikten sonra ‘psikanalizin temel taşlarından birçoğunun sahte’ olduğunu söylemişti. Freud’un ‘baskı yöntemini’,  hastalarını ‘ikna ettiğini’ ve sonuçları ‘tahmin ettiğini’ göz önüne aldığımızda bilinçdışının varlığı konusunda şüphe etmemiz normaldir. Aslında her şeyi Freud uydurmuştu.”

Görüldüğü üzere Freud’un  birçok meslekî faaliyeti bilimsel metoda ve bilimsel ahlâka uygun değildi. O önce bir fikri bir şekilde kafasında geliştiriyor ve sonra onu bilimsel bir bulguya dönüştürmek için kanıt toplamaya çalışıyordu. Bu amaçla hastaları üzerinde baskı kuruyor, onları manipüle ediyordu. Bazı olguları görmezden geliyor, olmayan bazı şeyleri ise olgu gibi kayıt ve rapor ediyordu, yani uyduruyordu. İşte bundan dolayı psikanaliz dünyasında Freud’a karşı ağır bir eleştirel literatür ortaya çıktı.

Bu yazının ana konusu Marx ve Weber değil. Ancak, şu koronavirüs günlerinde ne olacağı belli olmayacağı için onlar hakkında da birkaç şey söylemek uygun olur. Marx bilimsel metot ve ahlâktan uzak olmak bakımından Freud’a (aslında Freud Marx’a) daha yakındı. Marx düşünce hayatında kullanılabilecek bazı kavramlar icat etti veya zaten var olan bazı kavramları geliştirdi, yabancılaşma gibi. Kapitalizmin gelmiş geçmiş en üretken ekonomik sistem olduğunu da anladı. Ama büyük teorisi tam bir fiyaskoydu. Meselâ sosyalist ekonominin daha üretken olacağı fikri boş çıktı. Marx teorisinin temeli olan emek değer teorisinin çökmeye mahkûm olduğunu anlayamadı. Vasıfsız emeğin vasıflı emeğe dönüştürme sorununu çözmeyi Kapital’in ilk cildinde başaramayıp sonraki ciltlere erteledi. Sınıf ve sınıf çatışması teorisi de anlamsız kaldı. Bunlar ayrı tartışma konuları. Ama Marx ne bilimsel metotla çalıştı ne de bilim ahlâkının temel kurallarına uydu. Freud gibi o da önce kafasında bir fikir geliştiriyor, sonra onun hakikat olduğuna inanıyor ve ardından onu ispatlamak için veri toplamaya çalışıyordu. Bunu yaparken tezlerini yalanlayan verileri görmezden geliyordu. Hatta bazen onun dediğinin tam tersini söyleyen ifadeleri kesip biçerek onu destekliyormuş gibi kullanıyordu. Bunun sebebi kurucu rasyonalist ve pozitivist olması yanında karakterinin bazı özellikleriydi.

Weber ise tüm akademik çalışmalarında veya uğraştığı her konuda değil Protestan ahlâkı ile modern kapitalizmin doğması ve gelişmesi arasında var olduğunu öne sürdüğü ilişkiye dair çalışmalarında bilimsel metoda ve ahlâka aykırı davrandı. Kapitalizmin doğuşunun temelinde Protestan ahlâkının yattığı sonucuna bilimsel çalışmaları sonucu varmadı.  Bir ABD ziyaretinde kafasında bu fikir belirdi Sonra bu iddiayı destekleyecek veriler bulmaya çalıştı. Bunu yaparken iddiasını çürüten, yalanlayan olguları görmezden geldi. Meselâ Katolik İtalyan şehir devletlerinin Avrupa’nın Protestan bölgelerinden daha önce gelişmiş olmasını ve bazı Protestan bölgelerinin daha fakir olmasını dikkate almadı, görmezden geldi. Döneme ait bazı istatistikleri sehven veya kasten yanlış okudu.  Bugün dünyanın kalkınmış ve kalkınmakta olan yerlerinin haritası ekonomik kalkınma ile dinler arasında zorunlu bir müspet veya menfi ilişki olduğu iddiasını tamamen anlamsız kılmış durumda. Ama aslında bunun izleri Weber iddialı tezini ortaya sürerken de vardı ve o bunları ihmâl etti. Yani tezini geliştirirken bilimsel metoda ve ahlâka sadık kalmadı.

Bu, zevkli olduğu kadar zor ve aynı zamanda uzun ve çetrefil konu. Akademik yönüne ilâveten bir de özellikle Marx ve Freud açısından özel hayatlar meselesi var. Ama özel hayatlar ve kişilerin öğretileriyle davranışları arasında uyum mu yoksa çelişki mi olduğu bu yazının konusu değil. Son yıllarda tanınmış düşünürlerin, akademisyenlerin özel hayatıyla ilgili eserler çoğaldı. Sanırım özel hayatlara göz atmak onları anlamak bakımından yararlı olabilir. Her hâlükârda Marx, Freud ve Weber gibi veya benim entelektüel atalarım Hume, Smith, Menger ve Hayek gibi tarihte iz bırakmış önemli isimlerin fikirleriyle ve düşünceye, bilime katkılarıyla ilgili anlamlı ve yararlı tartışmalar yapılabilmesi açık fikirli ve tahammüllü olmaya, fikre küfürle değil fikirle cevap vermeye hazır ve muktedir olmaya ve de  muhalif fikirler ortaya koyanlara ad hominem argümanlarla saldırmamaya bağlı. Türkiye’de en çok eksik olanlar da bunlar galiba.