.: Atilla Yayla

FETÖ, Siyasetçiler ve Su Meselesi!

FETÖ’nün siyasî ayağı meselesi siyasetçilerin gündeminden bir türlü düşmüyor. Son olarak Kılıçdaroğlu partisinin grup toplantısında FETÖ’nün siyasî ayağını açıklayacağını iddia etti. Söyledikleri her zaman işittiklerimizden farklı değildi.  Kılıçdaroğlu’na verilen cevaplar da aşina olduğumuz türdendi. Bilinenlerin tekrarıydı.

Bir taraftan FETÖ’nin siyasî ayağı konusunun gündemden  düşmemesi lâzım gelir.  Çünkü FETÖ probleminin tam manasıyla çözülmesi FETÖ’nün ve üyelerinin her alandaki varlık ve faaliyetlerinin tespit, teşhir ve tasfiye edilmesine bağlı. Diğer taraftan bu meselenin siyasî kanatlar tarafından  birbirlerini vurmak için silah olarak kullanılmak istenmesi kötü ve FETÖ’yü cezalandırma ve tasfiye etme amacına çok zarar verecek mahiyette. Bu yüzden, bu yazıda yapmaya çalışacağım gibi, meseleye soğukkanlı ve çok yönlü olarak bakmaya gayret etmek gerekiyor.

FETÖ derneklere, yayın organlarına, üniversitelere, şirketlere, dershanelere, vakıflara vs. sahipti. Yani bunlar ve benzerleri çoğu zaman FETÖ’nün ayakları ve uzantıları olarak ayrı ve resmî statüye sahip kollektif varlıklardı. FETÖ bu anlamda bir siyasî ayağa, uzantıya hiç sahip olmadı; olamayacağından değil olmak istemediğinden. Yani FETÖ bilinçli ve amaçlı olarak kurduğu, kendi üyeleriyle idareci kadrolarını doldurduğu, açık ve resmî bir partiye sahip değildi. Böyle bir şeyin olması FETÖ’ye egemen stratejik akla ve FETÖ’nün amaçlarına ulaşmak için kullandığı yöntemlere aykırıydı. Bir parti kurması FETÖ’nün bir bakıma elemanlarının potansiyel olarak tasfiye edilmesinde kullanılabilecek bir liste hazırlaması demekti. Yüksek kriminal zekâya sahip bir örgütün bu hataya düşmesi beklenmezdi. Düşmedi de. Daha fazlasını yaptı, resmî varlığı olan diğer tüzel kişiliklerde bile sırf FETÖ üyelerini tutmadı. İlgisi alâkası olmayan kimseleri de oralarda bulundurmaya ve bu varlıkları her yere bulaştırmaya çalıştı. Sık sık haklı olarak gündeme gelen, getirilen mağduriyetler büyük ölçüde bu yapılarda manipülasyonla, aldatılarak ilişkilendirilen yahut saflıklarından temas kurmuş bulunan  vatandaşların durumundan kaynaklanıyor.

FETÖ demek aynı zamanda kibir ve küstahlık demektir. FETÖ siyasetçilerden kullanabildiklerine, -siyasetçilerden özür dileyerek söyleyeceğim- “yararlı budalalar”, yararlanamadıklarına tafralar olarak baktı. Meselâ Erbakan bir tafraydı, ama Ecevit ve bir ölçüye kadar Özal yararlı budalalardı. Seküler çevrelerden gelen rahmetli Ecevit elbette bile isteye teokratik bir diktatörlük kurma peşinde koşan bir çeteye yataklık yapmak istemezdi. Samimi bir dindar olan ve Türkiye’yi istikrarlı bir demokrasiye ve piyasa ekonomisine kavuşturmak isteyen Özal da FETÖ ile çalışmayı, ona yardımcı olmayı asla düşünmezdi. Ama onlar gibileri kandırarak, yanıltarak, tuzağa düşürerek siyasetçilerden yararlanmak FETÖ için bir problem değildi. Çünkü bin bir yüzü olan, istihbarat örgütü olarak da çalışan FETÖ, partileri ve siyasileri suya götürüp susuz getirecek kurnazlıktaydı. Hile hurda ustasıydı. Nitekim öyle de oldu. FETÖ’nün açık bir siyasî parti olmamasının bir diğer sebebi uzun vadede gerçek devlet iktidarının bürokratların elinde olduğunu bilmesiydi. Milyonlarca seçmenle uğraşacak kadar sabrı ve böyle bir niyeti yoktu. Dolayısıyla kilit önemde gördüğü her resmî ve sivil kuruma-ortama orayı kontrol edebilecek ekipler yerleştirmeye ve oralarda aynı zamanda kullanabileceği yararlı budala orduları oluşturmaya çaba gösterdi. Bunu önemli ölçüde de başardı.

FETÖ’nün organik parçası olmadıkları sürece özellikle üst düzey siyasetçilerin FETÖ ile çatışması kaçınılmazdı, çünkü FETÖ onların iktidar alanına gayri meşru ve gayri ahlâkî olarak ortak olmak hatta oraları tek başına sahiplenmek peşindeydi. Bu yüzden, meselâ Erdoğan değil de Kılıçdaroğlu veya Baykal FETÖ’nün bilinen saldırılarıyla karşılaşsalar aynı mücadeleyi vermek zorunda kalırlardı. Bu mücadele onlar tarafından Erdoğan’dan daha başarılı veya daha az başarılı mı yürütülürdü bu ayrı bir tartışma konusu. Ancak, mücadele kaçınılmazdı.

FETÖ ne zaman FETÖ oldu? Bunun belirlenmesi hem FETÖ ile mücadele hem de yargı süreçlerinin mağduriyetler yaratmadan sürdürülmesi açısından çok önemli. Maalesef bu konuda tatminkâr ve adaleti yüzde yüz sağlamakta hizmet edecek bir hükme varmak zor görünüyor. FETÖ’nün beyni dağıtılabilmiş olsaydı bu mesele bu kadar önem taşımazdı. FETÖ kesik başlı tavuk gibi ortada kalır, oraya buraya çarpa çarpa ufalanır ve demokratik siyasete yönelik önemli bir tehlike olmaktan çıkardı. Maalesef bu olmadı, olamadı. Bu yüzden iktidarın ve sivil toplum odaklarının FETÖ’den hâlâ rahatsız olması doğal, anlaşılır, hatta olması gereken bir durum. Bu yüzden, FETÖ’den rahatsızlık duymayanlardan veya FETÖ tamamen tasfiye edilmiş gibi gündem belirleyen, yazılar döktüren, hak, hukuk, adâlet analizleri yapan kimselerden ciddî şekilde kuşkulanmak gerekir.

FETÖ denilen yapı uzun süre dindar talebeler yetiştirmeye çalışan, hayır hasenat işleriyle uğraşan, kendi dünyasına gömülü bir çevre olarak bilindi. Aslında bunlar onların adam toplamak, iyi bir imaj oluşturmak ve faaliyetlerini gizlemek için kullandıkları kılıflardı. FETÖ dikkat çekecek çapta marifetlerini sanırım Ergenekon yargılamalarıyla sergilemeye başladı ve sonrasında hiç durmadı. Kumpaslarını, tezgâhlarını gitgide tırmandırdı. Ergenekon yargılamaları, şimdi anlıyoruz ki, CHP’nin haklı tepkisiyle karşılaşmış. O zamanlar bunu görmek zordu, çünkü darbe geleneğini tevarüs etmiş  olan, üst seviye komutanları yeryüzü tanrısı gibi dolaşan ve muamele gören ve meselâ yargılanmaları imkânsız denecek derecede zor olan bir silahlı bürokrasi söz konusuydu. CHP o günlerde yargılamaların kumpas olduğunu söylüyor ve arkasında Fetullahçıların olduğunu iddia ediyordu. Ama bu iddiasını ne net ve yeterince kuvvetli biçimde dile getirdi ne de delillendirebildi. Dindarların eskiden beri tahakküm altında olması da en azından liberal ve demokrat çevrelerde CHP’nin tutumunun doğruluğunu azaltıyordu.

O günlerde AK Parti Fetullahçılarla daha yakındı ve dayanışma hâlindeydi. Bunun bir sebebi iki kesimin de aynı dindar muhafazakâr tabakadan gelmesiydi. Başka ve muhtemelen daha mühim bir sebebi ise AK Parti iktidarlarının bürokratik vesayete karşı yürüttüğü mücadelede ihtiyacı olan bürokratik desteği sadece Fetullahçılar denen gruptan sağlayabilecek olmasıydı. Burada bir parantez açarak söyleyeyim: Talihin cilvesine bakın ki yaklaşık 20 yıldır iktidarda olan AK Parti hâlâ kendi çizgisine bağlı bürokratik kadrolara sahip değil ve olamayacağı da artık kesin gibi. Yarın iktidar değişse, bir sene içinde, CHP ve MHP (hatta Doğu Perinçek) kadrolarından farklı olarak AK Parti çizgisinde üst seviye bürokrat kalmaz. Bu da ayrı bir mesele…

AK Parti liderliği FETÖ adında değil ama iktidara ortak hatta tek başına sahip olmaz arzusunda bir dindar grup olarak FETÖ’nün farkına varmaya sanırım 2010’da başladı. Yargıdaki fütursuz FETÖ operasyonları Erdoğan’ı rahatsız ediyordu. Başbuğ’un tutuklanmasına, ikide bir tutuklama dalgalarının gelmesine itirazları bu hava içinde geldi. 7 Şubat 2012 MİT operasyonu FETÖ’nün çok önemli bir hamlesiydi. Erdoğan ne olduğunu anladı ama diğer siyasetçiler, çoğu aydın ve toplumun neredeyse tamamı anlayamadı. Hatta Erdoğan’ın en yakınları da olanı biteni göremedi. FETÖ Gezi’de altın bir fırsat yakaladığını düşündü. Gezi’nin kitlesel ayakları vardı ve FETÖ’nün orada gizlenmesi çok kolaydı. Ama 17/25 Aralık 2013, Ocak 2014 MİT tırları operasyonları o kadar açıktı ki görülmemeleri mümkün değildi. Nihayet 15 Temmuz alçak ve korkunç bir darbe teşebbüsü olarak hayat buldu. Kılıçdaroğlu’nun FETÖ’nün siyasî ayağı olarak Erdoğan’ı göstermesi tuhaf. Demek ki bir gövde ayağıyla uğraşıyor. Kendisinin de itiraf ettiği hatalarına rağmen FETÖ’ye karşı mücadeleyi Erdoğan başlattı ve hâlâ da o sürüklüyor. Bu tartışılmaz bir gerçek. Bu yüzden Erdoğan şimdiye kadar başka hiç bir politikacının görmediği risklerle karşılaştı…

Fetullahçıların ve nihayet FETÖ’nün tarihine bakıldığında FETÖ’nün bu kimlikle ortaya çıkma tarihini 17/25 Aralık olarak belirlemek mümkün. Ancak bunu görmekte zorluk çekenleri de, özellikle sonrasında FETÖ’ye karşı demokratik tavır aldılarsa, anlamaya çalışmak gerek. Ancak, FETÖ ile bir şekilde ilişkisini 17/25 Aralık’tan sonra yoğunlaştıran veya tamamen pozisyon değiştiren aktörler de var. CHP en başta geleni. Nitekim CHP yönetimi o günlerde eskiden şikâyetçi olduğu, kumpasçılıkla suçladığı, orduya operasyon yaptığını iddia ettiği (ve haklı çıktığı) Fetullahçı çetenin unsurlarından aldığı materyalleri siyasî tartışma ve kavgalarda kullanmaya çalışmıştı.  Bunun yapılabilmesinin bir sebebi Erdoğan nefreti ise diğerinin 17/25 Aralık darbe teşebbüsünün yolsuzluk iddialarıyla ambalajlanmış olmasıydı. Ancak, asla affedilemeyecek, mazur görülemeyecek şey, 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’ye sahip çıkmaktır.

Bu bilgilerin ışığı altında bakıldığında görünen şu: FETÖ’nün bazılarında az bazılarında çok olmak üzere tüm partilerde adamları vardı. FETÖ bunlar aracılığıyla partileri etkilemeye, manipüle etmeye, kullanmaya, partilerin imkân ve statülerinden yararlanmaya çalıştı. Başarılı olduğu yerler ve durumlar da olamadığı yerler ve durumlar da vardı. Bununla elbette ilgilenilmeli ama bir bütün olarak AK Parti’yi veya CHP’yi FETÖ’cü olarak ilan etmek akla mantığa aykırı ve de demokrasimize zarar verici.

Partilerin FETÖ sızmalarından kendilerini tamamen masun tutmaları imkânsızdı. Bugün bile zor. Neden? Demokratik partiler açık ve meşru örgütler. Üyelerinin, gelir ve giderlerinin kamuya ve denetime açık kayıtları var. Faaliyetleri alenî. Kimler tarafından hangi kurallara göre yönetildikleri belli. Buna karşılık FETÖ gizli bir örgüt. Yerine göre bir silahlı çete, yerine göre bir istihbarat örgütü. Yerine göre bir yargı bürokratları ordusu, yerine göre tüm medyayı kontrol eden meşru görünümlü bir güç. Üyelerinin motivasyonu ise parti üyelerinin ve idarecilerinin motivasyonlarıyla karşılaştırılamayacak kadar çok ve kuvvetli. Şöyle ifade edeyim: FETÖ üyeleri Katolik Cizvit tarikatında olduğu gibi “ölü gibi itaat”e alışkın, parti üyeleri ise “pazara kadar” beraberliğe. Başka bir deyişle, parti idarecileri ve üyeleri yolcu, FETÖ üyeleri ise hancı. Bu durumda FETÖ’nün siyasetçileri suya götürüp susuz getirmesi işten değil.

Öyleyse ne yapılmalı? Yapılması gereken şu: Partiler bir bütün olarak birbirlerini FETÖ’cülükle,  FETÖ’nün siyasî ayağı olmakla suçlamaktan vazgeçmeli. FETÖ’nün hiç bir partiyi bütün olarak kontrol etmediği ve kontrol etmek istemediği bilinmeli. Onun yerine, hangi partiye ne şekilde sızdığı hakkında bilgi ve delil olan FETÖ’cüler varsa hukuka uygun olarak onların üzerine gidilmeli.