.: Melik Nazır Esirci

Farkında mıyız?

Geçen gün bir arkadaşımla sohbet ederken, “Ak Parti’nin yaklaşık 20 bakanı milletvekili adayı göstermesiyle, bu şahısların yeni dönemde bakan olamayacakları belli oldu” dedim. Bana hayretle, “niye ki, artık milletvekilleri bakan olamayacak mı?” diye sordu. Ben de “artık anayasa ve sistem değişti senin haberin yok mu? Sen geçen sene referandumda oy kullanmadın mı?” diye sordum. Cevaben “kullandım” dedi. “Peki ne oy verdin?” diye sordum. “Hayır verdim” dedi. “Peki teklif edilen anayasa metnini okudun da mı hayır oyu verdin?” diye sorduğumda ise “hayır okumadım, içimden hayır demek geldi öyle verdim” dedi.

Yani arkadaşım bir oy vermiş ama neye oy verdiğini bilmeden vermiş. Yeni sistemin neler getirdiğini bilmiyor kendisi. O yüzden de neredeyse sistem yürürlüğe girecek ama o yeni sistemin neler getireceğini bilmiyor hâlâ. Peki onu garipseyelim mi? Koskocaman bir hayır. Çünkü yeni sistemin ne getirdiğini, sistemin asıl uygulayıcısı iktidar partisi dâhil, seçime girecek partiler bile anlamamış. Anlamadıkları hazırladıkları “seçim beyanname”lerinden belli oluyor. Bu yazının peşinden yetiştirmeye çalışacağım bir dizi yazıyla bu çelişkiyi, partilerin seçim beyannamelerinden ve adayların manifestosundan hareketle anlatmaya çalışacağım.

1876 yılından beri yapılan seçimler ve 144 yıllık parlamenter sistemden edindiğimiz alışkanlıkları bir metin değişikliği ile bırakıp, 24 Haziran’dan 25 Haziran’a bambaşka bir anlayış ve alışkanlıkla uyanmamız mümkün değil. Ben en azından 2 dönem daha zihnimizdeki eski sistem tortularının canlılığını koruyacağını düşünüyorum. Ama siyasî partiler ve siyasiler bu kadar meseleye uzak olamazlar herhalde. Nitekim, Habertürk yazarı Fatih Altaylı da, 29 Mayıs 2018 tarihli yazısında bu konuya dikkat çekmiş. Ben klavye başına oturduğumda tesadüfen bu yazıyı gördüm. Tek tek aktörlere soralım:

Türk seçmeni, farkında mısınız?

24 Haziran’da, ilk defa, yeni bir sistemde oy verecek olan vatandaş, acaba yeni sistemin farkında mı? Acaba neden sandık başında iki ayrı pusulaya mühür vurup zarfa koyacağız ve sandığa atacağız? Pusulalardan birinde portre resimler göreceğiz ve birinin altına mühür vuracağız. Acaba o resimlerdeki kişilerin neler yapmaya yetkili olduğunu ve neleri isteseler de yapamayacaklarını biliyor muyuz? Diğer pusulada da parti amblemleri ve üzerlerinde “XXX İttifakı” yazan çerçeveler göreceğiz. Buradaki oyumuzu verdiğimiz partilerin artık eski partiler olmadığını biliyor muyuz? Çünkü sade vatandaş olarak bizi en çok ilgilendiren acil, pratik ve hayati önemdeki beklentilerimizle partilerin hemen hemen hiçbir ilgisi olmadığının farkında mıyız?

Milletvekili adayları, farkında mısınız?

Bütün partiler milletvekili adaylarını açıkladı ve adaylar yavaş yavaş sahaya indi. Sanki parlamenter sistemde görev ifa edeceklermiş gibi vatandaşa vaatler vermeye başladılar. Vatandaşın problemlerini çözmek üzere söz veriyorlar. Vatandaş onlardan doğal olarak hâlâ “köyüne yol, çocuğuna iş, kardeşine tayin” istiyor. Onlar da “tabiî bu bizim işimiz, sen talebini bir kâğıda yaz bana ver, hallederiz” vaadi veriyor.

Sayın vekil adayı, yeni dönemde senin artık bu işleri yapabilmek için hiçbir yetkin ve imkânın olmadığının farkında mısın? Hatta, bu işleri yapabilecek merciye ulaşma imkânını bile bulamayacağını, ulaşabilsen bile o merciin bu talebi karşılamak konusunda hiçbir sorumluluk veya kaygı hissetmeyeceğinin farkında mısın?

Milletvekili olarak sadece “yasa yapmak, genel görüşme yapmak, bütçenin uygulanışını denetlemek, uluslararası anlaşmaları onaylamak” gibi, sadece yasama faaliyetinin bir parçası olacağının farkında mısın?

Siyasî Partiler farkında mısınız?

Son bir haftada siyasî partiler, sanki önceki seçimlerde seçime giriyorlarmış gibi, vatandaşa hoş görünecek ama hiçbirini yapma yetkisinin olmadığı vaatler veriyorlar. Seçim beyannamelerini okuduğunuzda, sanki hükümet en çok oyu alacak partiden çıkacak ve hükümeti kuracak, onlar da vatandaşa vaat ettikleri şeyleri gerçekleştirebileceklermiş gibi beyanname hazırlamışlar. Buna, bu işi en iyi bilmesi gereken Ak Parti de dahil. Halbuki seçmene verilecek vaatleri “Cumhurbaşkanı adayları” verebilir. Çünkü yürütme yetkisi onda olacaktır. Yazı yayına verilmeden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Kahramanmaraş’taki bir salon toplantısında “bana 5 yıl verin, terörü bitireyim, bütün problemleri çözeyim” dediğini bile duydum.

Partiler sadece, vatandaşın nefes almasını sağlayacak, daha özgürlükçü yasalar çıkaracaklarına dair vaatler verebilir. Bir de bütçenin, vatandaşın parasının usulünce uygulanması yönünde denetimini daha sıkı yapacakları konusunda vaat verebilirler.

Bazı partilerin beyannamelerinde vatandaşa neredeyse “cennette bol keseden bir yaşam” vaat ettiklerini görüyoruz. Sanırım Fatih Altaylı’nın dediği gibi “Partiler yeni sistemi anlamamış”.

Cumhurbaşkanı adayları farkında mısınız?

Partilerin tersine Cumhurbaşkanı adayları da yürütme vaatlerinin yanında yasamanın sahasına giren vaatler veriyorlar. Hatta yasayla düzenlenecek bazı konuların vaatlerini verirken “bununla ilgili yasa çıkartacağız” gibi ifadeler kullanıyorlar. Örneğin; Muharrem İnce’nin manifestosundaki “Hukukun üstünlüğünü egemen kılmak için yargının bağımsızlığını yeniden tesis edeceğiz. Bütün hukukî düzenlemeleri evrensel hukuk ilkelerine uygun hale getireceğiz.” kısmının ve Erdoğan’ın manifestosundaki “3Y ile mücadele vaadinin ‘yasaklarla mücadele'” kısmının parlamentonun görev sahasında olduğunun farkında olmadıkları görülüyor.

Halbuki yeni sistemde yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı’nın, sadece mevcut yasaların kendine çizdiği sınırlar içinde ve yeni parlamentonun çıkaracağı yeni yasaların kendine yükleyeceği görevler doğrultusunda “icraat” yapmaktan başka bir yetkisi yok. Bunun farkında olmadıkları hem manifestolarından hem de söylemlerinden anlaşılıyor. Meclisten “ne olur benim elimi rahatlatmak için şöyle bir yasa çıkarın” demek gibi bir hakkı da olmayacak artık. Meclis tamamen (ilk iki dönem olmasa bile) bağımsız bir mekanizma olarak çalışacak. Yürütme ise tamamen meclisten çıkan kanunlara bağımlı olarak çalışabilecek.

Cumhurbaşkanı adayları, artık “kanun tasarısı verme veya KHK çıkarma” gibi bir yetkinizin olmadığının farkında mısınız?

Tehlikenin farkında mısınız?

Şu anda mecliste çoğunluğa sahip iktidar partisi Ak Parti ve Cumhurbaşkanlığı sisteminin en favori adayı Tayyip Erdoğan, 24 Haziran’daki seçimden sonra da parlamentoda aynı tablonun, hatta daha bile fazlasının olmasını istiyor. Bir keresinde “bize parlamentoda anayasayı değiştirecek kadar bir milletvekili çoğunluğu verin ki icraatımızı rahat yapalım” minvalinde talebi oldu. Şayet yürütmenin başındaki başkanın daha iyi icraat yapma isteğine cevap verecek bir parlamento olacaksa “biz niye parlamenter sistemi bırakıp başkanlık sistemine geçtik ki” diye sorulmaz mı? Yeni sistemin asıl belirleyici ve belki de parlamenter sisteme göre tercihe şayan özelliği, yürütme ve yasama mekanizmalarının birbirine takoz olan değil ama birbirinden farklı işleyen mekanizmalar olmasıdır. Bu ayrılık da, bu sistemin “tek adam diktatörlüğü” olmayacağının garantisidir. Hatta parlamentonun, çoğunluğu seçilen Cumhurbaşkanı’nın partisinden olsa bile talep edilen kanunların milletin derdine çare olacak kanunlar olması durumunda meclisten çıkması, aksi takdirde kendi partisinden çıkan Cumhurbaşkanının talebini bile reddetmesi gerekir. Çünkü vekilin asıl sorumluluğu millete, dar anlamda da kendi seçmenine karşıdır.

Ama Cumhurbaşkanı ile parlamentodaki çoğunluğun başka başka partilerden olması da Türkiye için, bu muhalefet yapısıyla veya siyaset anlayışıyla büyük bir tehlikeyi barındırıyor. Tek amaçlarını “(mevcut) Cumhurbaşkanını yok etmek” üzere kurmuş muhalefetin olduğu ülkemizde, şayet parlamento çoğunluğu şu anki muhalefette, yürütme de mevcut Cumhurbaşkanı’nda olduğu bir tabloda Türkiye çok sıkıntılı bir dönem geçirmeye adaydır. Tersi de geçerlidir. Bunun işaretleri de görülüyor. Yani icraat yapmak isteyen yürütmenin önüne engeller (kanun yoluyla) çıkarmak amacındaki bir parlamento oluşursa Anayasa’nın 116. Maddesindeki “seçimlerin yenilenmesi” maddesinin işletilmek zorunda kalınacağını görebiliriz. (Ben bunun en az bir kere olacağını ve bunun da sistemin ileriki yıllardaki uygulanışı için hayırlı olacağını tahmin ediyorum)

Böyle bir tablonun ortaya çıkması durumunda halk, yapılacak olan yenileme seçiminde bu tablonun oluşumunda hatalı olan tarafı (parlamento mu başkan mı) çok ağır bir şekilde cezalandıracak ve bundan sonra bir daha iki taraf da böyle bir engellemeye teşebbüs edemeyecektir. Bu sistem de ancak o cezalandırmadan sonra rayına oturacak ve kolay kolay bir daha bu tür bir sıkıntı olmayacaktır. Her kuvvet kendi yerini bilecek, görevini ve yetkisini biraz acı çekerek öğrenecek.

Bu tablonun oluşturacağı sıkıntının çözümü seçmende değil seçilenlerdedir. Tercih edilen, parlamentonun, halkın tümünün görüşünü yansıtan bir çeşitlilikte olmasıdır. Böyle olmalıdır da. Aynı anda da mutlaka, halktan büyük teveccüh gören bir kişi de “başkan” olacaktır. Ancak bu iki kuvvetin amacı birbirini dövmek/engellemek değil, vatandaşın dertlerine çare olmak için kendi sınırlarına sahip çıkarak, birbirlerinin sahasına girmeyerek, iyi niyetle görev yapmak olmalıdır.

Ayrıca bakınız...

milliyetçilik

Atatürkçülüğün izolasyonist, devletçi ırkçılığı: Milliyetçilik

Dünyadan uzaklaşan ülke ve birey Türkiye cihanda bile barış istediği iddiasında kendi içine hapsedilmiş bir ...