.: Hakan Şahin

Faiz Oranları Piyasaları ve Dış Ticareti Nasıl Etkiler?

Bilindiği gibi ülkemizdeki tüm bankaların, merkez bankası nezdinde hesaplarının bulunması kanunî bir zorunluluktur. Merkez bankası bu hesaplara gecelik faiz öder, fon talep edenlere de belli bir faiz oranında kredi açar. İşte merkez bankası faiz oranları denen şey bunlardır: İlkine merkez bankası fonlama faizi (fonlama maliyeti) ya da politika faizi, ikincisine de merkez bankası borçlanma faizi denebilir. Bu faiz oranları birlikte hareket ettiği için herhangi birindeki hareketi izlemek yeterlidir. Örneğin merkez bankasının borçlanma faizi azaldığında bankalar için fonlarını merkez bankasında değerlendirmek daha az cazip hale gelir ve onları mevcut fonlarını müşteriye pazarlamaya (kredi vermeye) teşvik eder. Tersinde, yani merkez bankası faizleri arttığında ise bankalar için fonlarını merkez bankasında değerlendirmek daha cazip hale gelir. Onu kredi vermek yerine merkez bankasındaki hesaplarında tutarlar. Zaten faiz yüksek olduğunda kredi müşterisi de haliyle az olacaktır.

Şimdi merkez bankası faizlerini artırıp azalttığında neler olur, biraz yakından inceleyelim.

Faizlerin düşük olması kredi almayı teşvik edeceği için bankaları, merkez bankasından kredi almaya ve onu müşteriye satmaya teşvik eder. Çünkü kredi faizi düşüktür, yani kredi ucuzdur ve onu almaya hevesli olanları bulmak daha kolay olacaktır. Daha çok insan kredi çektiğinde piyasadaki para arzı artar. Bu düşük faizli kredileri alanlar bu paralarla mal ve hizmet satın alacağı için piyasadaki mal ve hizmetlere olan toplam talep artış gösterir ve bundan ötürü mal ve hizmetlerin fiyatları artmaya başlar. Dolayısıyla düşük faizler enflasyonu tetiklemiş olur. Fakat düşük faizler aynı zamanda kredi hacmini genişlettiği için daha çok girişim faaliyeti gerçekleşir, girişimde bulunanlar istihdam yaratır ve millî hasıla para politikası marifetiyle tetiklenmiş olur. Bu bütün politikacıların hoşuna giden bir durumdur. Nitekim seçmenleri, politikacıları değerlendirme hususunda en çok etkileyen husus, o politikacının devrinde ne kadar iş yapıp ne kadar para kazandığı olmaktadır. O esnada yükselmekte olan enflasyon çoğu zaman gözden kaçabilir ve düşük faiz politikası istihdamı teşvik ettiği için mevcut hükümete oy olarak geri döner. Bunun uzun vadeli olumsuz sonuçları, 4 yıllık dönemler için seçilen politikacılar açısından gözden çıkarılabilecek bir maliyettir.

Öte yandan faizlerin yüksek olması ise az önceki durumun tam tersine krediyi değil, tasarrufu teşvik eder. Ticarî bankalar fonlarını kredi vermek yerine merkez bankasına yatırır ve oradan yüksek faiz alırlar. Bunun sonucu olarak kendi mudilerine (mevduat sahibi) daha yüksek mevduat faizi vaat edebilir hale gelirler. İnsanlar da ellerindeki tasarrufu harcamak veya yastık altında tutmak yerine mevduata koymaya meylederler. Çünkü mevduat faizinin getirisi epey yüksektir. Ayrıca kredi faizleri yüksek olduğu için potansiyel kredi müşterilerinden bazıları (yatırım projelerini yeteri kadar kârlı görmeyenler) kredi almaktan vazgeçerler. Dolayısıyla hem daha az kredi açıldığı hem de insanlar ihtiyaç fazlası tasarruflarını banka faizine yatırdığı için para arzı ve iş hacmi kısa vadede daralır. Bunun sonucunda işleri kesatlaşan firmalar ya fiyatlarını ya da maliyetlerini düşürme yoluna giderler. Mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artışlar yavaşlar veya durur (fiyat istikrarı), bazı firmalar tensikat (toplu işten çıkarma) yoluna giderek küçülebilirler. Ayakta kalamayan firmalar iflas ederler ve bunun sonucunda bazı sektörlerde daralma olur. İşsiz kalan insanlar mal ve hizmetlere olan taleplerini azaltırlar, bu da fiyatları ve işletme gelirlerini biraz daha aşağı çeker. Bu nedenlerden ötürü politikacılar yüksek faizi hiç sevmezler. Ancak bunların hepsi kısa vadeli sonuçlardır. Bir süre sonra batanlar, ayakta kalanların yanına girer ve çalışmaya devam ederler. Aslında bu bir arınma sürecidir. Piyasalar, ucuz krediye ve enflasyona bel bağlamış bir şekilde iş yapan firmalardan arınır ve özsermayesiyle çalışan sağlam firmalara alan açmış olur. Nitekim uzun vadede sürdürülebilir büyümeye katkı sağlayan firmalar bu arınma sürecinde ayakta kalanlar olacaktır. Batan firmalar ise sadece krediler ucuz olduğu için (aslında para politikasının teşviğiyle) kurulabilmiş olan firmalardır.

Düşük faizlerin olumlu sonuçları kısa vadede azalan işsizlik ve (sunî şekilde) artan büyüme oranıdır. Olumsuz sonuçları ise uzun vadede yerli paranın değer kaybetmesi (enflasyon), kurların yükselmesi ve ülke ekonomisinin itibarsızlaşmasıdır. Pek çok iktisatçıya göre düşük faizler, başka bir deyişle genişletici/gevşek para politikası, olumsuz sonuçları olumlu sonuçlarına nispeten daha ağır basan bir politika türüdür. O yüzden tavsiye edilmez.

Yüksek faizlerin olumsuz sonuçları kısa vadede azalan büyüme oranı ve artan işsizliktir. Olumlu sonuçları ise uzun vadede yerli paranın değer kazanması ya da değerini koruması (fiyat istikrarı), kurların sabit kalması veya düşmesi ve ülke ekonomisinin itibar kazanmasıdır. Yine pek çok iktisatçıya göre yüksek faizler, başka bir deyişle daraltıcı/sıkı para politikası, olumlu sonuçları olumsuz sonuçlarına nispeten daha ağır basan bir politika türüdür. O yüzden uluslararası para kuruluşları tarafından da tavsiye edilir.

Para politikasının dış ticarete etkileri

Gevşek para politikası yerli parayı değersizleştirdiği ve döviz kurlarını yükselttiği için yabancı mallar pahalılanır ve ithalat hacmi daralır. Öte yandan ihracat firmalarının döviz cinsinden elde ettiği gelirler ister istemez artacağı için ihracat teşvik edilmiş olur (pozitif dışsallık). Bu da cari açığı azalttığı için dış ticarette (Çin gibi) “üretici ülkelerden” gibi görünmeye başlarsınız. Bu durum da politikacıların ve milliyetçi damarı güçlü olanların hoşuna gider. Biz üretip yabancıya satıyoruz, vay bee denir. Satabiliyor olmamızın sebebinin kalite değil, ucuzluk olması görmezden gelinir.

Fakat sıkı para politikasının sonucunda yerli paranızın değerini koruyabildiğiniz için daha rahat ithalat yaparsınız. Hatta ithalat yaptığınız ülkelerde sizinki kadar sıkı bir para politikası yoksa kur sizin lehinize döner ve ithal malların fiyatları daha da ucuzlar. Bu sefer de (tıpkı en yüksek cari açığa sahip ülke olan ABD gibi) “satın alan ülkelerden” olursunuz. Elbette cari açığınız artar ama bütün dünyada üretilen son teknoloji ürünlere daha ucuza sahip olabildiğiniz için refahınız da artar.

Bir ülke ihraç etmeden yaşayabilir ama ithal etmeden yaşayamaz. Nitekim hiçbir ülke ihtiyaç duyduğu her şeyi kendisi üretemez, üretse de her şeyi diğer ülkelerden daha ucuza mal etmesi mümkün değildir. Netice itibariyle herkes bir şeyleri dışarıdan satın almak durumundadır. Bu yüzden genelde pek çok ülkenin ithalatı ihracatından fazladır. Aradaki farkın (cari açık) yüksek olması genelde olumsuz bir şey gibi görünse de bu aslında pek çok hizmeti dışarıdan satın alan kişinin durumuna benzer. Böyle bir durumda ülkenizin durumu farklı milletlerden temizlikçi, kahya, dadı, bahçıvan, şoför çalıştıran kişinin durumu gibidir. Yani aslında zenginsinizdir. Şu durumda birileri size aslında her işi kendiniz yapsanız ne kadar güzel olur, sizin kendi elinizin emeği daha iyidir filan dese herhalde buna pek prim vermezsiniz. Çalıştırdığınız kişilerin eğer bir gün size kızarsa işe gelmeyebileceğini, size emeğini satmaktan vazgeçebileceğini, bu yüzden onlara “bağımlı olmak” yerine kendi işlerinizi yapmayı da öğrenmeniz gerektiğini söyleyenlere genelde inanmaz ve paranızın gücüne güvenirsiniz. Bu tercih, paranız güçlü kalmaya devam ettiği müddetçe doğru bir tercihtir. O yüzden satın alan ülkelerden olmaya devam etmek için paranızın değerini korumanız yeterlidir. Satın alan ülkelerden olmak zengin ülkelerden olmak demektir. Çünkü zenginliğin ölçüsü satın alabilmektir. Buna hizmet eden para politikası da sıkı para politikasıdır.

Son olarak şu akıldan çıkarılmamalıdır ki yabancı malları satın alabiliyor olmak gibi apaçık bir zenginlik göstergesini “dışarıya bağımlılık” ifadesiyle kötüleyen söylem yerli üreticiyi yabancı rekabetinden korumaya hizmet eden, dolayısıyla piyasadaki arzı daraltıp tüketiciyi yerli üreticiye ve daha yüksek fiyatlara mahkum eden, tüketici aleyhtarı bir söylemdir.