.: Röportaj

Ertuğrul Başer ile Söyleşi

Söyleşen: Mehmet Akif Ertaş
Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 56, Temmuz 2017, ss. 6-18.

Ertuğrul Bey, söyleşimiz için ilk adımı atmadan önce, size, hem, birçok kıymetli ismin makalesini ve kitabını Türkçeye “Türkçe Söyleme” geleneğinin izini sürerek kazandırarak, teorik metinler kaleme alarak “algı kapıları”mızı açtığınız, hem de söyleşi teklifimizi reddetmediğiniz için teşekkür ediyoruz.

Ne demek, ben teşekkür ederim, buyrun.

Söyleşimizi derinleştirmeden, gün yüzüne çıkardığınız çalışmaların arka planlarının arkeolojisine geçmeden önce, Türkiye’ye, iştigal eylediğiniz alanlar bağlamında baktığınızda nasıl bir manzarayla karşılaştığınızı bizimle paylaşırsanız seviniriz.

Bir kadrini bilemedik hissi, Türkiye deyince, o yüzden bir yerlerimizde biraz suçlu bir pişmanlık. Biraz onun sana verdiklerinin altında kalmışlık duygusu. Tabi kötü bir şey insanın kendi ülkesine, vatanına ilişkin bu tür bir hissiyata kapılması.

Sonra bunları bastıran tuhaf bir laboratuvarda yaşamış, yaşıyor olmak hissi. Sanki her birimiz birer laborantız, lamlara lamellere yatırıyoruz olup biteni, bir tüpe doldurup üstüne biraz hırs damlatıyoruz, biraz Kant, biraz Kurtuluş. Sonra elbette ikiye ayırıp bir tüpe pür silah ve şiddet, diğerine pür sabır ekliyoruz. Biraz ısıtıyoruz, renk değiştirmeye başlayınca, işkence altında inceliyoruz bakalım nasıl farklı bir reaksiyon…

Konumumuz o kadar da net değil, sanki denek yazılmışız çaresiz ihtiyaçtan, cam kaplara damlatıyorlar bizi, lamlara yayıyorlar, pipetlerle bir damla demokrasi damlatıyorlar üstümüze, bir damla çocuk nasıl yetiştirilir, bir damla ağacı sev yeşili koru, sonra elbette ikiye ayırıp… Biraz ısıtıyorlar, renk değiştirmeye başlayınca, birbirimizi bu kez kesinkes boğazlayacağımız üzerine bahisler çoktan açılmış oluyor, duyuyoruz, farkındayız ama kendimizi de eğleyemiyoruz, laborantların arkasında ayaklarımızın ucunda yükselerek bakıyor ve bir hınçla inceliyoruz acaba farklı bir reaksiyon…

Kadir bilmezlik, altında kalmışlık, laboratuvarda yaşıyor olmaklık… Bu sezgi-hislerin hepsinden süzülüp öne çıkan bir bilgi de var dile getirebileceğimiz, en çok da kendimizden biliyoruz: ülke olarak bir yol bulmak için uğraşıyoruz, daha doğrusu kendimize yol açmağa. Kendimize, kendi olmaklığımıza doğru bir yol. 19. yüzyılın sonunda Osmanlı’nın dağılmasından bugüne ağır travmalar, felçler, yaralı uzuvlar ve kimliklerle çırpındığımız şey bu.

Ve bunca çırpınıştan sonra yeni bir merhaleye geldik, şükretmek lazım. Cumhuriyeti kuran kadroların can telaşı içinde bu ülkeyi soktukları ve Cumhuriyet tarihi boyunca tahkim ettikleri yol, bir vatanın bekası için yeterli olmuş olabilir, ama artık Bize yetmiyor, dar geliyor, Bizi azaltıyor, bölüyor, kurutuyor. Artık makul, mütevazı, farklı gelenek, kimlik ve hayat tarzlarına açık, kırıp dökmeden, kök kazımadan, kansız, şiddetsiz, birbirini çoğaltarak yaşayabileceği bir yol açmağa çalışıyoruz. Bugün, Türkiye’nin bütün göçmüş hayat ve denemelerin üstüne yapmaya çalıştığı, özellikle AK partinin iktidara geldiği 2000’lerin başından itibaren iyice netleşen, milim milim ilerlettiği hamle bu.

İki yoldan ilerletmeyi düşündüğümüz söyleşimizin ilk yolunda “Türkçe Söyleme” geleneğinin izini sürerek Türkçeye kazandırdığınız çalışmalara odaklanan sorularımızı yönelteceğiz

Bu yolda ilerlemeden önce, “Türkçe Söyleme”, “Çevirme”, “Tercüme” terimlerini nasıl konumlandırdığınızı, hangi fiili ya da fiilleri kendinize yakın bulduğunuzu merak ediyoruz.

Bu soruya kendi kararımca cevap vermeden peşinen belirtmek isterim ki ben iddialı bir çevirmen değilim, İngilizce’yi Türkiye’de öğrendim, sınırlarımı bilmeye çalıştım, daha çok sevdiğim kitapları çevirdim. Diyeceğim, umarım yaptığım çeviriler beğenilmiş ve yeterince Türkçe, yeterince doğru, okunaklı ve faydalı olmuştur. Aksi durumlar için okurların affına sığınırım…

Çeviri netameli bir konu. Bir yandan her daim “çevirinin imkânsızlığı” gibi çok sağlam bir argümanın gölgesinde yaşıyor. Bir yandan da bu argümana, öyle ince eleyip sık dokumadan, “hadi git işine ya” dediğimiz hakiki dünyada işimizi bitiriyor. Bu dünya fala inanmayabiliyor ama falsız da kalmıyor. Çeviriye ihtiyacımız var, faydalanıyoruz ondan.

Sorduğunuz kavramlar sanırım bu “imkânsızlık” ile “fayda” arasında yer tutuyor. Tabii ki her durumda “Türkçe Söyleme”den yana olmak lazım. Çevirinin en imkânsız göründüğü şiirde bile olağanüstü çeviri örnekleri var, hem de çok sayıda. Muhtemelen, çevirmeni en fazla Türkçe söylemeye zorlayan metin türü şiir de ondan.

Öte yandan, benim anladığım sorun burada bitmiyor, tersine yeni başlıyor. Biri zaman ve ücret, diğeri hangi Türkçeyle söylemek?

Zaman ve ücret…Şimdi nasıl bilmiyorum, ben yaklaşık 10 yıldır kitap filan çevirmedim, ama çok değiştiğini zannetmiyorum. İyi çeviri için zamana ihtiyaç var. Diyelim hakkı 3 ay olan 250 sayfalık orta kalınlıkta bir kitabı makul bir aylık gelir elde etmek için 1 ayda çevirmek zorunda kalıyor bu işten geçim sağlayan çevirmenler. Bu da ister istemez niteliğe yansıyor. Nasıl çözülür bilemiyorum.

Diğer, bence daha kritik mesele, hangi Türkçeyle söylemek?

Bir ara (1980’ler) uzun süre baskısı tükenmiş bir kitabı aramış ve sonunda bulmuştum. Çeviri orijinal dildendi, çevirmen çok saygı duyduğum bir yazardı. Sonra büyük bir iştahla okumaya başladım. Ama bunca aradığım, yolunu gözlediğim kitabı inatla okunmuş 40-50 sayfadan sonra bırakmak zorunda kaldım. Çevirmen-yazar aşırı “öztürkçeciydi” ve ben de o dönem kendi çapımda bir “öztürkçeci” olmama rağmen metne nüfuz edemiyordum. (“Öz Türkçe”, Hakiki Koç gibi tuhaf, manasız bir adlandırma zaten, bir yerde öz olmayan bir Türkçe olduğunu ima ediyor, pes yani!)

Cumhuriyet elitlerinin maalesef takıntılı bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a ait ne varsa cenge tutuştuğu bir tarihten miras bu. Aynı dozda olmasa da halen devam eden bu dil cenginden geriye kökleri açıkta, iyi beslenemeyen, ıssızlaşmış sözcükler, yağmalanmış anlam kıyıları, kelime cesetleri, atasözü, deyim kadavraları, eş anlamlı lakin dibine kadar güç mücadelesine alet edilmiş, birbirinin kuyusunu kazan, birbirine düşman, zıddına ulaşılamayan kelimeler kaldı. Dilden gıdalanan bütün canlıları, varlıkları, dille yapılan bütün faaliyetleri, yaratımları, eserleri, içinden dille geçilen her türlü oyunu, düşünceyi, sohbeti, tefekkürü, yeri göğü, nesneyi, özneyi, her şeyi, her şeyi etkiliyor, yoksullaştırıyor bu.

Ne zaman yatışır bu hoyratlık, parçalanma, ne zaman insan zihni ve gönlünün yumuşattığı bir arifaneliğe, oturmuşluğa, körfezdeki durgun suluğa ulaşır bilmiyorum. Ama hala bu viran, uğursuz, hurdalığa dönmüş dil tamir atölyesinde oturup kalkıyoruz. Tabloya giderek görsel imgenin/kelimenin merkeze taşındığı bir anlam kurma istidadı gibi yeni unsurlar da dahil olunca konu daha da çetrefilleşiyor…

Burada makul olan bizi bugüne sırtında taşımış, beslemiş büyütmüş geçmişle ilişki kurmak oysa, geçmişle bugün arasındaki besleyici anlam kanallarını açmak, bir zorunluluk bu. Ve bu bağlamda önemli bir hamle olarak Eski Türkçeyi (Osmanlıca) sıradan eğitim sistemimize dahil etmekten başka bir yolumuz yok. Ama Eski Türkçe’nin liselerde zorunlu veya seçmeli olarak okutulması gündeme gelince kopan fırtınayı hatırlayınca hala işimizin çok zor olduğunu söylemek gerekiyor.

Belli ki buradaki sorun basit bir öztürkçecilik tercihi de değil. Dilimizi bize taşıyan gelenek, kültür ve İslam’ın dışlanması, esas sorun burada. Nur yerine ışık, afiyet olsun yerine yarasın demek sadece dilsel bir tercih değil, uzlaşmaz bir şekilde geleneğin, geleneksel kültürün, İslam’ın dışlanmasına dayalı bir toplumsal tasavvurun, varoluş tercihinin ifadesi.

Eğer insanın temel, indirgenemez, kurucu unsuru dil ise… Bizden önce gelenlerin bu dili kullanarak, bu dilin içinden var ettiği, yarattığı, yeniden ürettiği kültür, gelenek ve dini reddettiğinizde, dışladığınızda büyük bir dert açarsınız başınıza ve biz açtık. Öyle bir nokta geldi ki (kendimden biliyorum) insanlar isteseler bile gelenek ve İslam’la, onun taşıdığı dille, kavramlar alemiyle, semantikle ilişki kuramaz hale geldiler veya tersi. Haa bu tür dışlayıcı yollara gitmeyen insanlar, kesimler yok mu, var, ama azınlıkta.

Burada gündelik dile takılmayın, o ihtiyaçtır ve bir sıkıntı çıkarmaz, ama esas anlamın kurulduğu derin, kurucu dil düzleminde büyük bir yoksullaşma yaratıyor mevcut durum.

Paul K. Feyerabend
Paul K. Feyerabend

Feyerabend’in “Yönteme Karşı” ve “Akla Veda”sından hareketle sormak istiyoruz: Sizce rasyonalizm, rasyonalizmi hariçten gazel okumadan çuvaldızlayan birçok ismin kitabının kazandırıldığı Türkiye’de layıkıyla ve yeterince sorgulanıyor mu?

Rasyonalizmle hem belli bir Aklı (“Batı Aklı”) hem de şu “Aklın yolu bir”deki teklik iddiasını anlıyorum ben. Bu Aklın eleştirilmesi çok çeşitli düzeylerde ve esas olarak yine o Aklı yetiştiren toprakta, Batıda sürüyor. Biz daha çok bu eleştirileri deyim yerindeyse ithal ediyoruz. Bilim ve teknoloji alanında bu eleştirinin ne dışarıda ne içeride fazla şansı olduğunu sanmıyorum, ama yine de bilim, teknoloji ve ürünlerinin toplumsaldaki yetki ve macerasıyla ilgili beşerî, ahlaki kaygıların gündemde kalmasını sağlayabilir ki az şey değil bu da.

Aklın eleştirisinden daha çok beşerî bilimler alanında, insana, kültüre, geleneğe, en geniş anlamda toplumsala ilişkin konularda verim almayı bekleyebiliriz. Öyle de oluyor zaten. Bunun için de Bizim Aklın eleştirisini ithal etme, Batı üzerinden dolaşma sevdamızın yanına kendimize, kendi dilimize, geleneğimize ve Doğumuza yönelik, yani kendi tarihsel-kültürel-felsefi derin aklımıza yönelik bir sevdaya düşmeyi de eklememiz gerekiyor. Coğrafyamızda bireyi, insanı, kardeşi kuran, özgürlüğü, adaleti, hakkı zihinlere, ahlaka işleyen, gönüller arası gizli yollara nakşeden kategori, düstur, değer ve kavramları tefrik etmek, böylece kendi aklımızın özgün hatlarını, siluetini ortaya çıkarmak. Ancak o zaman diğer akılları daha iyi kavradığımız, Aklı daha iyi eleştirdiğimiz gibi, kendi aklımızın olanaklarını da daha iyi değerlendirebiliriz.

Bildiğiniz gibi bu da şu anda adeta iki farklı Türkiye’nin mücadele ettiği bir konu. Bakalım, zaman her şeyin ilacıdır derler…

aklavedaHızımızı rasyonalizmi içeriden sorgulayan metinlerin Türkçeye, sizin de içinde bulunduğunuz kıymetli isimlerce kazandırılmasından almışken devam etmek ve sözü “Tahayyül Gücünü Yeniden Düşünmek”e odaklı sorumuza getirmek istiyoruz izninizle:

“Tahayyül Gücünü Yeniden Düşünmek” fiiliyle, Tanpınar’ın teorik ve merkezine, Tanpınar’a özgü teoriyi alan uzun ve kısa metrajlı kurgusal eserlerinde bize kavrattığı, fikirle muhayyileyi bir arada hareket ettirme fiilinin ortak paydada buluştuğunu düşünüyoruz.

Sözünü ettiğimiz fiillere bir de geleceği tasarlamayı eklersek sizce Robinson, Rundell ve geliştirdiği enternasyonal perspektif, hem “Toplumcu” hem de “Muhafazakâr” olarak bilinen eleştirmenlerce hasıraltı edilen Tanpınar’ı ortak paydada buluşturmamız mümkün mü?

12 Eylül darbesini takip eden yıllarda, yeni bir çıkış bulmak için solculuğumuzu, devrimciliğimizi, hayatımızı masaya yatırdığımız bir dönemde 20’li yaşlarında ruhen bitap düşmüş bir grup arkadaş bir koldan hicaza, hüzzama, nihavende, vb., yönelirken bir koldan da Tanpınar’a yönelmiştik. Heyecanlandığımızı, şifa ve huzur bulduğumuzu hatırlıyorum. Dünyanın rengine kanmış, yeni, bağımsız hayat arayışında evden uzaklaşmış ve büyük bir fiyaskonun ardından kös kös geri dönmüş oğullar/kızlar gibiydik. Ve Tanpınar’da bizi anlayışla, olduğu gibi kabul eden, uyuya kaldığımızda üstümüzü örten baba evimize dönmüştük sanki. Tanpınar uzmanı değilim ama salt bu hatırama güvenerek sorunuza cevap vermeye çalışayım.

Doğal olarak içine doğduğumuz dilin, kültürün, zihniyetin, anlam evreninin, paradigmanın, sorunsalın, ideolojinin (ben buna topluca anlamsal diyorum) terimleriyle konuşur, düşünür, o anlamsalın çizdiği sınırlar dahilinde, kurduğu iskelelerin, çıktığı katların, ürettiği dalgaların, yankılandırdığı çağrışımların, aydınlattığı gölgelerin izin verdiği ölçülerde tefekkür eder, yeni anlamlar peşinde koşarız. Bir kere kabul edelim ki bu zorunluluktur. İnsan emdiği, kendisini şekillendiren dil, kültür, ömür vasıtasıyla emdiği, edindiği kelimeler, kavramlar, çatılar, binalar, evler, fikirler, alet edevatla düşünür, akıl yürütür, yaratır.

Bir ihtiyaca binaen veya en belirgin halde şiirde, müzikte olduğu gibi saf bir tecessüsle bu verili, sınırlandırıcı, alıştığımız ve bize alışmış, evcil anlamsalın dışına taşmaya, ötesine geçmeye, onunla düşünülemeyen bir şeyi düşünmeye, anlamaya çalışırız. Bilim, sanat, dost sohbeti, vb., gibi birbirinden çok farklı alanlarda insanı gönendiren bir yaratım sürecidir bu. Evcil, yorgun anlamsalın toprakları dışında uzanan vahşi, diri, vaat yüklü, balta girmemiş anlam cangılından bir parça daha toprak kazanmak… Farklı olanakları, mümkünlükleri, varolma, yapma etme, anlama biçimlerini keşfedebilmek için şarttır bu.

tahayyülEvcil anlamsalın dışına çıkmak için, aynı zamanda, orayı düşünebileceğimiz, eski fikri hammaddemize, alet edevatımıza ve de bunlarla kendimizi zorlayarak yaptığımız derme çatma yeni alet edevata da ihtiyacımız vardır. Bu deyim yerindeyse “doğaçlama düşünmek”, “doğaçlama tefekkür”, “doğaçlama sezgiye, felsefeye, tahayyül gücüne koşulmak”tır. Burada evcil aleme ait terimler, nosyonlar, kavramlar pek işe yaramaz. İhtiyacımız olan şey, hepimizde varolan, hepimizin içinde varolduğu, herkesin aslında tek tek faili olduğu, iştirak ettiği ama hiç kimsenin müdahale de edemediği bir tür öznesiz, başsız, sonsuz, kümülatif dilin o bilinmeyende ilham veren olanaklarını, bir sezgi ağını karanlık anlam suyuna atmak, bir sezgi yumağını ucu görünmeyen o vahşi anlam düzlüğünde yuvarlamak, orada açmaktır…

Burada nereden sökün ettiğini tam bilemediğimiz, ama sezginin, tahayyül gücünün yakalamayı başardığı anlam kırıntıları, imgeler, derme çatma terim partikülleri iş görür.

Şimdi açık ki bu düzlemde, tahayyül gücünü uyaran, muhayyileyi, sezginin ipekten ağını besleyen başlıca unsurlardan biri anadilin derinlik ve sonsuzluğudur, bu da az veya çok realize edilmiş anlamlar, anlam ilişkileri, potansiyelleri, kelimeler, kavramlar kadar gerçek yaratımlar, yapıp edişler, eserler halinde göçmüş bahçelerde, gelenekte ve dinlerde yatar.

Tanpınar’ı bize baba evi kılan şey, modernliğin (az veya çok gelenek ve dinden aralaşma olarak algılanan modernliğin) artık kaderimize karışmış unsurları ne kadar güçlü, tersinmez veya çok olursa olsun, bizden önce yaşayanların, geleneğin, Anadolu’nun, Osmanlı’nın ve İslam’ın yaratımlarını bugün ne olduğumuzun ve kendimiz kalarak ne olabileceğimizin ön şartı olarak hissetmiş olmasıdır. Osmanlı’nın dağılmasından bugüne ağır travmalar, felçler, yaralı uzuvlar ve kimliklerle çırpına çırpına kendimize, kendi olmaklığımıza doğru bir yol açarken bu geçmiş ve geleneği yok saymak sadece kendimizi o yaralı kimliklere hapsetmeye yarar. Geçmişi ve geleneği yoksa insan bir dünya bozkırında, zaman zaman yolunu şaşırmış at sineklerinin uğradığı kuru ve yapayalnız bir çalıdır.

Şöyle düşünüyorum: Varlığını iki cihanda tasarlayan, bu cihanı yalan, ölümden sonrakini gerçek kabul eden, yani daima iki cihanı da gözeterek yaşayan ve eyleyen insanların yonttuğu bir kültürün var olmuş olması bile, nasiplerin dağıtıldığı Perşembe akşamlarıyla, komşuya götürülen bir tas çorbayla, her hareketinden hamt ve şükür yayılan ihtiyarlarıyla böyle bir muhayyilenin vücut bulmuş, yeni doğanlara aktarılan bir sevinç, yaşama enerjisi ve iyilik üretmiş olması bile (ki Anadolu’da sıradan insanlardan bahsediyoruz, annemizden babamızdan, komşumuzdan) bir mucizedir. Onu yok saymak, kökünü kurutmaya çalışmak yerine ondan (arzunuza göre) ibret, bilgi veya dünyevi ya da uhrevi ürpertiler, işaretler, renkler devşirmek, git gide grileşen dünyamıza farklı bir ton kazandırmak daha heyecan verici değil mi? Bunun dini bir anlamsalda kabul, ifade veya tahayyül edilmiş, Allah, Muhammed, Musa isimleriyle işlenmiş, şekillendirilmiş olması, insani ve kültürel olarak inanın hiçbir önem taşımaz ve zerre kadar dışlanmayı, aşağılanmayı, kötülüğü hak etmez. Tersine bu mucize karşısında dili tutulmak, dilin ve muhayyilenin sonsuzluğunu, sonsuz var ediş gücünü hayranlıkla seyretmek, ondan ilham devşirmek ve her halükârda şükretmek gerekir.

ahmethamdiBu olmadığında insan dilin de dünyada olmaklığın da gurbetindedir, kendisiyle, diliyle, dünyada olmaklığın anlamıyla, tadıyla, kaderiyle arasına giren boşluğu, sahrayı aşmak için kuş gibi çırpınır durur. Bizim için istesek de istemesek de bu topraklarda bir varoluş çıpasıdır gelenek ve İslam, şu toplumsal denilen hacıyatmazın varlık dengesini sağlayan dipteki ağırlıktır, onsuz varoluş dengemizi tutturamayacağımız yer çekimidir, üzerine modern veya klasik, alafranga veya alaturka her türlü yapıyı kurabileceğimiz mucizevi zemin, toplumsal-tarihsel-dilsel-anlamsal kaidedir…

O yüzden ne kadar dört başı mamur ne kadar gerçekçi ya da hayalci olursa olsun hiçbir gelecek tasavvuru veya romantik adıyla ütopya geçmişte ve halihazır tarihsel-toplumsal zamanda bu mucizevi kaidenin yarattığı, yaratmakta olduğu şeyleri ihmal edemez; gerekirse iğne ile kuyu kazarak bu yaratımları yitip giden zamanın elinden kurtarmadan kendi olmaklığına doğru ciddiye alınabilecek bir ufuk ortaya koyamaz. Tanpınar işin daha çok bu kısmındaydı ve ondan dolayı etkileyiciydi diye düşünüyorum.

“Muhafazakârlık”ın Türkiye’de çoğu kez “Mutaassıp”lıkla karıştırıldığını gözlemliyoruz. Bu kavram kargaşasına sizce bilinerek mi göz yumuluyor?

Hayır sanmıyorum, bu türden büyük kavram sertleşmelerinin gerisinde genellikle, çeşitli toplumsal, kültürel, siyasal tezahürleri olan bir zihniyet çatışması vardır. Burada benim anladığım daha çok, şu Kemalist iktidar ve idare teknikleri çerçevesinde haplar halinde üretilmiş, sonrasında da bir yığın seküler, sol, sosyalist hareket (ki birçoğu anti-Kemalist olduğu iddiasındadır) tarafından parlatılmış devrim, devrimcilik, ilericilik, aydınlanmacılık gibi kavramların domine ettiği bir Cumhuriyet tarihinin eseri bunlar.

Oligarşik bir bürokrasi şeklinde yapılaşmış siyasi iktidarı olduğu kadar kültürel ve entelektüel iktidarı da elinde tutan bir iktidar bloğunun kendi hasımlarına, gelenek, Osmanlı ve İslam’dan vazgeçmeyen kesimlere yapıştırdığı ve onların da üzerlerinden atamadığı nosyonlar.

Muhafazakarlık, yukarıda Tanpınar bağlamında söz ettiğim gibi kendi içinde makul, anlaşılır, sağlam bir tutumdur. O yüzden sol-seküler-laik iktidar bloğu açısından istenir bir şey değildir. İstenir olan onların ilerici, muhafazakarların gerici, bağnaz olması ve böyle algılanmasıdır; onların devrimci, yeniliğe açık, aydınlık geleceğe koşan, muhafazakarların, yani “yahu söylemesi ayıp ben Müslümanım ve Cumhuriyet tarihinden öte Osmanlı, İslam medeniyetini de benimsiyor ve önemsiyorum” diyenlerin tutucu, bağnaz, ortaçağ karanlığını savunan olması ve böyle algılanmasıdır, vb.

“Türkçe Söyleme” fiilini yakıştırdığımız çalışmalarınız ve teorik metinlerinizin Türkiye’nin muhalefetinin tıkanmış yollarını açmayı amaçladığını bilerek muhaliflik, muarızlık ve asilik kavramlarını nasıl konumlandırdığınızı ve Türkiye’de hangisinin ya da hangilerinin etkili olduğunu düşündüğünüzü merak ediyoruz.

Şimdi, yukarıda da dikkat çekmeye çalıştığım gibi, dilimizin geçirdiği felç ve halen farklı tepkiler veren sağ-sol uzuvları nedeniyle, bahsettiğiniz türde kavramlarla az çok gerçekliği yansıtan, açıklayıcı ayrımlar koyan düzenli, bağlantılı bir bütünlük oluşturamadığımızı düşünüyorum. Birçok alanda böyle bu. Onun yerine, bu terimlere ihtiyaç duyduğumuz reel iktidar ve siyaset alanına bakmak daha sağlıklı.

Devletçi, bürokratik, baskı ve şiddeti olağan bir idare tekniği olarak kullanan 27 yıllık tek parti rejiminden çıkış 14 Mayıs 1950 seçimleriyle Menderes’e nasip oldu. Bu, kendi ölçülerinde devlet yerine millete, milli iradeye; bürokratik kurumlar, baskı ve şiddet araçları yerine rızaya, sandığa, çoğulcu demokrasiye, sivil siyasete vurgu yapan bir “sağ” siyaset/muhalefet geleneğinin de doğuşuydu. Türkiye toplumunun demokrasi, özgürlük, adalet ve kardeşlik arayışının ana yatağını oluşturan bu seçim ve rızaya ve sivil siyasete dayalı, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesinden yana, demokratik meşruiyetçi gelenek Demirel, Özal, Erbakan ve Erdoğan’la gitgide güçlenerek yoluna devam etti, ediyor. Eksiği gediği günahı sevabıyla bu topraklarda 70 yılı bulan bir gayretin sonunda demokratik bir siyaset yolu ve alanı inşa etmeyi başardı.

Öte yandan fazla değil 1950 seçimlerinden 10 yıl sonra 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayıp artçı cunta savaşları ve ek darbe girişimlerinin sıraya girdiği “öğretici” bir darbe eğitim seferberliğinin ardından, merkezini askeri bürokrasinin tuttuğu, tek parti rejiminin baskıcı kültürel, kurumsal ve toplumsal mirasına yaslanan, aynı şekilde devletçi, bürokratik, aynı şekilde baskı ve şiddeti olağan bir idare tekniği olarak benimseyen, kıblesini her daim Atatürkçülük olarak ilan eden bir Darbe Mekaniği Siyaseti/Muhalefeti doğdu. Bu seçimler yoluyla mecliste değil alavere dalavere merdiven altında imal edilen, kayıt-dışı, yıldırmaya, idama ve silaha iman etmiş, devlet, bürokrasi, idari/adli sistem, akademi ve medyayı elinde tutan, kendisini devletin, iktidarın ve Türkiye’nin tek sahibi olarak gören elitlere mahsus, normal zamanda genel darbe mekaniği faaliyetleri yürüten sıkışık zamanlarda, yani ihtiyaç halinde bu genel mekaniğin çekiç vuruşlarıyla hazırlanmış toplum kesimlerinin örtük veya açık desteğini de alarak darbe yapan bir siyaset/muhalefet şekliydi. (Yaklaşık 60 yıl boyunca tıkır tıkır işleyen bu darbe mekaniği siyaseti nihayet, şükürler olsun, 15 Temmuz 2016’da kırıldı!)

Burayı biraz uzatmış olabilirim, ama derdim, yakın dönem demokrasi tarihimizde bu iki siyaset/muhalefet aksının dışında bir siyaset/muhalefet şekli yoktur. İster muhalif ister muarız, ister alternatif ister asi, isterse devrimci/devirmeci türde olsun her türlü siyasi girişim er geç bu iki akstan birine yanaşır. Bence münferit siyasal tutum, eylem ve hareketlerde (örneğin Gezi) açıklama modellerimizi düze çıkartacak en kritik soru budur: söz konusu siyasi girişim veya eylem sonuçta hangi aksta iş görmüştür?

Mesela, en ibretlik örneklerden biridir, sosyalist sol, CHP’de vücut bulan devletçi, baskıcı, Kemalist sola alternatif, özgürlükçü, yoksul halk kesimlerinden yana bir hareket olarak siyaset sahnesine çıktı. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisiyle (TİP) parlamentoya girdi ve özgürlükçü, eşitlikçi kalkış ve referans noktalarıyla bu tabloda başarılı bir şekilde ilk aksa, parlamenter, sivil siyasete, rıza ve iknaya dayalı, çoğulcu demokratik siyaset aksına dahil oldu. Ancak çok kısa bir süre sonra silah ve şiddete dayalı devrimci/devirmeci örgütlerin galebe çaldığı bir iklimde aynı sosyalist sol hızla parlamenter, sivil siyasetin karşısına geçti. Bunu yaptığı anda kaderi belli olmuştu, aynı hızla aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı.

Ancak tarih sosyalist sola cömert davranmaya karar vermişti: 12 Mart darbesinden sonra bir şans daha yakaladı. Kendilerini adam yerine koymayan, söz ve siyaset alanının dışında tutan ve Menderes ve Demirel’le denedikleri ama değiştirmeyi başaramadıkları bir darbeler düzenini değiştirme arzusuyla yükselen bir özgürleşme dalgası onlara inandı, kredi açtı, ama yine olmadı. Kritik 1977 1 Mayıs dönüşüyle silah ve şiddetin ana tema haline geldiği bir iklimde parlamenter, sivil siyaseti net bir şekilde karşısına aldı ve hızla aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı.

Ama tarihin cömertliği devam ediyordu, bu kez 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin ardından tarumar edilmiş, iflas bayrağını çekmiş bir ülkede 2002 seçimlerinde AK partinin net bir zafer kazanmasıyla sivil siyasetin yolu, önceki denemelerle kıyaslanmayacak bir güçle yeniden açılmıştı. Uzatmayayım, Sosyalist sol biraz yalpaladıktan sonra sivil siyaset aksında durmayı yine başaramadı ve aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı. (Ama darbe mekaniği bu kez işe yaramadı, 15 Temmuz’da Türkiye toplumu tarihinde ilk kez darbecileri alt etmeyi başardı.)

Durumun vahametini anlatmak için son bir noktaya daha dikkat çekerek kapatayım konuyu: Tüm bu sol, sosyalist siyaset tartışmalarında 2007-8’lere kadar, her türlü özgürlük mücadelesinin ön şartı olarak sivil siyasetin yanında olmak diye bir cümlemiz yoktu bizim, böyle bir cümleyi kuracak demokratik siyaset kültürümüz yoktu. Hatta bunu anlatmayı deneyecek ön terimlerimiz bile yoktu.

eb23

Sizinle gerçekleştirdiğimiz söyleşi Temmuz ayında çıkacak olan sayımızda yayımlanacak. Temmuz ayında çıkardığımız her sayımızda, Madımak ve Başbağlar’da yaşananları, Hasan Hüseyin Korkmazgil ile Cahit Zarifoğlu’nu bir araya getirerek protesto ediyor ve hem “acıyı bal eylemek”ten, hem de “acıya kardeş olmak”tan söz ediyoruz.

Bu trajik olaylardan, 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen kalkışmadan ve tabii ki sizin “Bir fatiha: Arkadaşım Ahmet Aşık’ın ruhuna mektup” başlıklı kıymetli yazınızdan yola çıkarak sormak istiyoruz: Madımak ve Başbağlar’ın yaraları kabuk bağlarken, FETÖ, sizce, Temmuz ayını, bu kabuğu kaldırmak, yarayı deşmek için özellikle tercih etmiş olabilir mi?

Valla her şey beklenir bunlardan. 4-5 yıl önce devlet ve demokrasimizi resmen tehdit etmeye başlamış ve bir yıl önce kanlı bir darbe girişiminde bulunmuş bir yapıdan bahsediyoruz, ama hala pek çok yönüyle çok karanlık bir oluşum. Ve Madımak ve Başbağlar da sonuçta dönemin darbe mekaniği içinde vücut bul(durul)muş olaylar. Ee, o zaman her şeyi beklemek lazım.

Şükrü Argın, Osman Akınhay ile gerçekleştirdiği bir söyleşide, edebiyatın 12 Eylül’ü kalben desteklediğini vurgulamıştı.

Sizce 15 Temmuz’u kalben destekleyen bir edebiyattan söz edilebilir mi, Ahmet Ümit, Ayşe Kulin, Elif Şafak’ın metinleri bu bağlamda ele alınabilir mi?

İsimler üzerinden gitmek bizi gereksiz kişisel çekişmelere sürükleyebileceği gibi, meselenin ürkütücü boyutlarını görmemize de engel olabilir. O yüzden ben konuyu tüm bu saydığınız isimler yanında saymadığınız pek çok yazar, sanatçı, aydın ve akademisyenin de yer aldığı bir laik, seküler, sol entelektüel blok üzerinden tartışmayı yeğliyorum.

Şimdi yukarıda da biraz değindiğim gibi Osmanlı’nın bakiyesinden bir ülke ve devlet çıkarmayı başaran Cumhuriyet elitleri maalesef takıntılı bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a ait ne varsa cenge tutuştular. Cumhuriyet tarihi baskı, şiddet ve darbe mekaniklerine yaslanan oligarşik bir bürokrasi şeklinde yapılaşmış, kendisini Atatürkçü, Kemalist olarak tanımlayan ve bu sıfatla devletin ve toplumun nihai sahibi olarak gören bir devlet katının yanı sıra, bu devlet katının etrafında kümelenmiş aynı şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a mesafeli, Doğuya arkasını dönmüş (bir bataklıktır Doğu) ve yüzünü Batıya çevirmiş (çağdaş uygarlık seviyesi, ışığın ve aydınlığın yurdudur Batı) bir kültürel, entelektüel kast da yarattı. Devletçi, kendisini ortanın solunda konumlandıran, Batılı ve “aydın” olarak tanımlayan laik, seküler, seçkin bir entelektüel bloktu bu ve her türlü kültürel, sanatsal, entelektüel üretimi elinde tutuyordu. Bu haliyle aynı tarihlerde dışa kapalı bir ekonomi içinde halkın vergileriyle kuruş kuruş binbir emekle kurulan Tekel, Sümerbank, Paşabahçe veya İskenderun Demir Çelik gibi devlet iktisadi teşebbüslerine benziyordu.

Bu katı iktidar bloğu, gelenek ve İslam’ı referans alan her türlü yazar çizeri dışlamakla, yok saymakla kalmadı, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi, kendisinden uzaklaştığını hissettiği her ismi de dışladı, yıldırdı, canından bezdirdi veya doğrudan yok etti.

Ancak laik, Kemalist iktidar bloğunun ana elemanlarından biri olan bu sivil, seçkin entelektüel zümre zamanla, işin tabiatı gereği, Devletten uzaklaştı, kendi çapında ciddi bir devlet, Kemalizm, hatta Batı eleştirisi üretti, özgürlükçü, toplumcu, demokrat, bağımsızlıkçı, liberal, anti-emperyalist, sosyalist, anti-kapitalist, devrimci kimlik, siyaset ve hareketler altında daha özgürlükçü, eşitlikçi bir yola girdi.

Yukarıda da bahsettiğim gibi, bu seçkin aydın zümre görece özgürlükçü yeni kimliğiyle, bu topraklarda vücut bulmuş iki siyaset tarzı arasındaki mücadelede, yani olağan demokratik sivil siyaset ile olağanüstü darbe mekaniği siyaseti arasındaki mücadelede deyim yerindeyse hep “arada kaldı”. Ama demokrasi tarihinde bu iki siyaset arasında bir yer yoktu, o yüzden, 1960, 1971, 1980 darbelerine varan süreçlerde, silah, iktidar, şiddet, yeraltı ve acil dünyayı değiştirme takıntılarıyla, bulunduğu “aradan” isteyerek veya istemeden (demokratik sivil siyasetin karşısında konumlandığında gidebileceği tek yere), aktör ya da figüran olarak darbe mekaniğine kaydı.

Ama bu dünyadaki imtihanları bitmemişti: Kader bu kez de 2000’lerin başında büyük bir seçim zaferiyle iktidara gelen ve açık bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’ı kendi muhafazakâr kimliğinin vazgeçilmez bir unsuru olarak gören AK partinin demokratik sivil siyasetiyle denedi onları. Yani hesap pusulasına demokratik sivil siyaset yetmezmiş gibi şimdi bir de gelenek ve İslam eklenmişti. Dahası mekânın bütün kapıları tutulmuş, kaçacak yeri de kalmamıştı.

Edebiyatın, edebiyatçıların, sanatın, sanatçıların, şair, yazar çizer, entelektüel ve aydınların içinde yer aldığı laik, sol, seçkin entelektüel zümre maalesef bu imtihanda da arada kaldı. Kimi “yetmez ama evetçi” bölümleriyle bir dönem demokratik siyasetin yanında yer almayı başarsa da 2013 Gezi olaylarıyla birlikte o defteri de kapattı, kendini ikna etti ve yine bildik saflarda Erdoğan ve AK parti üzerinden demokratik sivil siyaseti vurmaya başladı. Genetikleri netleşmiş ve giderek de kemikleşmişti: demokratik sivil siyaseti küçümseme, gelenek ve İslam’a karşı fobik bir hazımsızlık ve elbette Kemalizm’in üstüne çıkılan bir Marksizm’le ikiye katlanmış onmaz bir şiddet perverlik… Çok renkli gibi duran bu laik, seçkin entelektüel bloğun bütün renkleri kısa sürede aynı genetiğe bağlanmıştı.

Ve demokratik siyaset alanı genişledikçe, darbe mekaniği kırıldıkça, 80 yıldır söz ve siyaset alanının dışında tutulan toplum kesimleri (başta dindar Müslümanlar) kendi gelenek, dil ve dinleriyle kamu alanına, merkeze, eşit vatandaşlığa doğru yürüdükçe irtifa kaybettiler ve irtifa, itibar ve iktidarları azaldığı oranda da hınçları büyüdü.

15 Temmuz darbe girişimi böyle bir ortamda geldi. Laik, sol, seküler, Batıcıl bir kültürel, sanatsal ve entelektüel iktidarı elinde tutan bu zümre tabii ki darbe girişimini destekledi, kimi olup biteni çekirdek çitleyerek televizyondan seyrederek, kimi marketlerde gıda stoklama kuyruklarına koşarak, kimi utanmaz kesimleri kadeh kaldırarak, kimi utangaçları içi içini yiyerek kalben, kimi uzmanları “böyle darbe mi olur”, “aman dikkat, bu da Erdoğan’a yarayacak”, vb., diyerek!

Sözü 15 Temmuz kalkışmasına getirmişken soralım diyoruz: kalkışma, muhtıra, darbe terimlerini nasıl konumlandırıyorsunuz?

Yukarıda bahsettiğim, demokratik sivil siyasetin karşısında duran ve ülke olarak normalleşmemizi engelleyen şu darbe mekaniği siyasetinin dönemin ihtiyaçlarına göre başvurduğu araçlar bunlar. Fotoğraflar muhtelif ama arabı aynı.

Sadece elitizmle değil, lümpenlikle de aranıza mesafe yerleştirdiğiniz bir üslubunuzun olduğunu bilerek yöneltmek istiyoruz bu sorumuzu da: Türkiye’ye elitizm ve lümpenlik bağlamında baktığınızda nasıl bir manzarayla karşılaşıyorsunuz?

İltifatınıza teşekkür ederim. Lümpenlik konusunda bir şey diyemeyeceğim ama, elitizm konusunda bir yerde “Elitizm bugün modern toplumun, modern demokrasilerin bir virüsü ise, Türkiye toplumunun et yiyen virüsüdür”, diye yazmıştım. Toplumun, demokrasinin, demokratik siyasetin et yiyen virüsü.

Olağan toplumda birçok alanda “elit” adını verdiğimiz insanlara ihtiyacımız olduğunu, birçok toplumsal faaliyetin, tepedeki elitler sayesinde yürüdüğünü biliyorum. Bunlarla bir derdimiz olamaz. Derdimiz (en sade terimlerle ifade edersek) elit-sıradan ayrımının mutlaklaştırıldığı, bizzat öngörüldüğü ve büyük bir titizlikle yeniden üretildiği hallerle.

Çünkü bu ayrım söz ve siyaset alanında yurttaşların eşitlik ihtimaline ket vuruyor, demokratik siyaset alanımızın derinleşmesine, genişlemesine zarar veriyor. Demokrasi her şeyden önce bir nicelik ve usul meselesidir. Toplumsalda doğru, makul, iyi, arzuya şayan veya denemeye değerin karara bağlanmasında, kendi hakikatimizi, adaletimizi tesis ve tüm bunları temellük etmede mümkün olduğunca çok sayıda yurttaşın (mümkünse tamamının) doğrudan bilgi ve görgüsüne başvurmak ve bunu temin edecek usulleri oluşturmak. Her türlü muhteva ve nitelikten önce gelir bu.

Oysa, en başta kendinden sonraki bütün siyasi akımları etkilemiş (bu da ayrı bir hayret konusudur), onlarda az veya çok yankı bulmuş Kemalizm, dolayısıyla genel olarak Sol, sonra tüm çeşitleriyle Sosyalist hareketler, son icadımız FETÖ, vb., birer kadro ve seçkinler hareketi. Dahası “temsili” sıfatıyla andığımız demokrasi, klasik siyasi partiler, faaliyet ve organizasyon biçimleri de, vb., aynı elitizme su akıtıyor.

Bu açıdan toplum olarak Türkiye’nin sicili hayli bozuk. Uyanık olmakta fayda var. Bu sert çekişmeli zamanlardan geçip elinden kaçamayacağımız makul standartta, demokratik sivil siyaset standardında birleşebilmek için, bu standardı artık hiçbir siyasal yaklaşım, görüş veya hareketin altına inemeyeceği bir ölçü, söz ve siyaset zemini haline getirebilmek için çok ihtiyacımız var bu uyanıklığa.

Söyleşimizi genel gözleme dayalı bir soruyla derinleştirdik. Aynı özellikte bir soruyla kıyıya çıkmak istiyoruz: Nefret söyleminin alanının her gün biraz daha genişlemesini kalem ehli olanlar sizce engelleyebiliyorlar mı? Bu yolda hatırı sayılır adımların atılması için neyin ya da nelerin hayata geçmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bakın o kadar geriye gitmeye bile gerek yok, bizim doğup büyüdüğümüz, eli ayağı düzgün bir tarih yazımında Türk Demokrasi Tarihi olarak anılmayı hak eden son 60-65 yıllık dönem bile nasıl büyük çalkantılar, çatışmalar, darbeler, cinayetler, katliamlarla, travmalarla dolu. Bunları birebir yaşayan, ölen öldüren gerçek insanlardan söz ediyoruz. Burada bir hınç, ayrımcılık, öç, husumet, nefret, garez, vb., birikmemiş olması mümkün mü? Açıkça söylemekten çekinmeyelim, sağcısı, solcusu, Kürdü, Türkü, Müslümanı Hristiyanı, Ermenisi Arabı, devrimcisi, ülkücüsü, sosyalisti, Kemalisti, bu ülkenin bütün kimlikleri yaralı. Yani bu hınç, nefret, husumet birikmesi bütün kimlikler için söz konusu.

Ama talih yüzümüze güldü ve aslında, şükürler olsun, buradan çıkış yolunu bulduk, nal gibi parlıyor önümüzde: kansız, darbesiz, şiddetsiz, ölmeden öldürmeden, bütün kimliklerin eşit, aynı hak ve özgürlüklerle birbirini çoğaltarak yaşayacağı demokratik bir toplum. Çünkü uzun yıllar sözün, kültürün, siyasetin, iktidarın dışında tutulan dindar, muhafazakâr Müslümanlar, Türkiye toplumunun kültürel ve anlamsal omurgası, besleyici, yaratıcı kaynağı gelenek ve İslam’ı da yanlarına alarak olağan topluma, siyasete, söze dahil oldular. Ve 15 Temmuz’da demokrasi ve toplum olma tarihimizde ilk kez darbe mekaniğini kırdılar. Bu bütün kimliklerin sağalması, yaralarını iyileştirmesi için bir şanstır.

Bu bağlamda nefret söyleminin alanının gitgide genişlediği kanaatinde değilim. Söz konusu olan, daha çok, sözünü ettiğimiz laik, beyaz, kaybettiği iktidara ağlayan entelektüel bloğun ne yazık ki demokrasi, eşitlik, olağanlık karşısındaki direnci. Tipik darbe mekaniği içgüdüsüyle toplumsaldaki tüm fay kırıklarıyla oynamayı iş edinmesi, şiddeti sürekli yücelterek, şiddet övgüsüyle yatıp kalkarak yol bulmaya çalışanı da şaşırtması yol açmaya çalışanı da!

Ben bir tarihsel dönemin ve zümrenin sonu olarak görüyorum tüm bu yaşadıklarımızı. Çünkü her türlü kurucu yapıcı düzlemi, kardeş sözünü terk ettiler. Eksiğini aramak diye bir tabir vardır Anadolu’da, utanç vesilesidir, bu zümre elverişli birikimleri, alet edevatlarıyla sürekli bir bütün olarak Türkiye’nin ve kendi bildikleri gibi yaşamak isteyen toplum kesimlerinin eksiğini, açığını aramaya durdular. Ve o kadar büyük bir birikim ve iktidar tecrübeleri var ki her seferinde elleri yüzleri ter temiz zeytinyağı gibi üste çıkmayı beceriyorlar.

Onun için sıradan nefretin, ayrımcılığın, sıradan, gündelik İslamofobinin yatıştırılmasını bahsettiğiniz kalem ehlinden beklemek zor.

Ben daha çok, yaralarını daha kısa sürede iyileştirecek görünen, iyileştirmekte olan kimliklerden (hepsinden önce de dindar, muhafazakâr kimlikten) bekliyorum bunu: en haklı, alacaklı olduğu yerde bir adım geri çekilişten, bir hakkını helal edişten, hiç beklenmedik bir anda kalplerin ve gönüllerin altında bir yol buluştan, bu yolda tek taraflı, önünü arkasını düşünmeden büyük bir hakka teslimiyetten, affedişten doğacak, diye bekliyorum.

Bakalım…

Söyleşen: Mehmet Akif Ertaş
Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 56, Temmuz 2017, ss. 6-18.

Ayrıca bakınız...

Sosyalizm neden kaçınılmaz olarak diktatörlük üretir

Sosyalizm neden kaçınılmaz olarak diktatörlük üretir?

Sosyalizm en geniş ölçüde 20. yüzyılda uygulanma alanı buldu. 1900’lerin ikinci yarısında yaklaşık 40 ülkede ...