.: Konuklar

yorum@hurfikirler.com

Enver Alper Güvel – CHP tarzı muhalefet demokrasiye zarar

Seçim sonuçlarının kesinleşmesine rağmen CHP’liler ve Kemal Bey seçimin galibi mi yoksa mağlubu mu olduğunu, zafer mi kazandığını yoksa hezimete mi uğradığı anlayamamış görünüyor. Bendenize göre buna bir hezimet demek mümkün. Müktesebatım, üç dönemdir iktidarda olan ve iktidarda kalmakla yıpranacağı öngörülen bir siyasal partinin bütün hesapları bozarak %45 oy alması karşısında muhalefetin halâ ‘yerinde sayması’nı ifade etmek için daha uygun bir kavram bulamıyor.

Seçim değerlendirmeleri halâ sürerken, CHP’nin böylesine kritik bir seçimden hezimetle çıkması, bendenize bu partinin Türkiye’nin siyaset tarihindeki devrini tamamlama aşamasına geldiğini, ciddi bir dönüşümden geçmediği sürece bir daha seçim kazanamayacağını, hatta giderek daha da marjinalleşeceğini düşündürüyor. Bu durumu, CHP’nin yapısal olarak bünyesinden Türkiye’yi ve dünyayı doğru okuma noktasında kifayetsiz önderler ve kadrolar çıkarma eğiliminde olmasına bağlıyorum. Bu mekanizma işletilerek lider olan birinin ‘yeni’ bir kavrayışa sahip olmasının imkansız olacağına inanıyorum. CHP’de yeni olan tek şey ‘laiklik saplantılı devlet elitleri ile eğreti sermaye tabakası’ itifakına, paralel yapıları eklemlemekten ibaret görünüyor.

Ancak CHP’ye ya tutarsa diyerek bugün oy veren paralel yapı güdümlü seçmenlerin gelecekte de vereceğine hiç ihtimal vermiyorum. Lümpenlerin, Kemal Bey tarafından kışkırtılan bilinçsiz öfkelerine ve fırsatçılıklarına bir cevap bulamamanın getirdiği hayal kırıklığıyla çoktan başka ufuklara çark ettiklerini tahmin ediyorum. Kredibilitesi ile birlikte iktidara gelme potansiyelini de kaybetmiş bir siyasal partinin, bırakın yanar döner paralel oyları, önümüzdeki yirmi yılda iktidara gelebilme ihtimali olmadığından dolayı çekirdek seçmenini dahi kaybetme, giderek içe kapanma ve büzüşme riskiyle karşı karşıya olduğunu öngörüyorum. Zira, bu çekirdek seçmenler de, kanaatimce, seçim sonuçlarının, CHP liderinin sözlerinin ve projelerinin, seçmenler nezdinde hiçbir kredibilitesinin olmadığını tescil ettiğini okuyabilecek kapasitededir.

CHP ve Resmi ideoloji

Bu sürecin Kemal Bey’in tasfiyesine yönelik operasyonlarla devam edeceğini görmek için kahin olmaya gerek yoktur. Nitekim, Resmi İdeoloji’ye takılı parti içi fundamentalist muhalefet odakların ve Mustafa Sarıgül yapılanmasının hemen operasyona başladığının işaretleri gelmeye başladı bile. Muhtemelen Kemal Bey de seçim propagandası döneminde alıştığı üzere hırçınlık yaparak, diğer partilerin başkanlarına ve seçmenlerine hakaretler ederek, kabadayılık pozları takınarak, asarım, keserim, dişini sökerim, kimsin sen edebiyatı yaparak, birilerine söverek politik gerilimin dozunu yükselterek bertaraf edemeyeceği ağır eleştirilerle yüzleşmenin, seçim döneminde her sözünde yüce hikmetler arayanların hemen seçim hezimeti sonrasında bir anda 180 derece dönüvermelerinin şaşkınlığı içindedir.

Dönüp dolaşıp Resmi İdeoloji’ye takılan bu eleştiriler çerçevesinde CHP’nin hem eski hem de yeni söylemlerinin yüzeysel olduğu, hiçbir derin kavrayış içermediği bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştır denebilir. Daha da vahimi, bu partide, ‘eski’ ve ‘yeni’ söylemlere alternatif olabilecek, provokatif komploların ötesine geçerek sağlam eleştiriler yapılmasına referans alınabilecek ‘batılı anlamda sosyal demokrat’ program geliştirmeye kaynaklık edebilecek zenginlikte bir entelektüel potansiyel kalmadığı da farkedilmektedir. Bu eleştiriler, muhtemelen CHP eski kırmızı çizgilerine çekilmeden ve seçim hezimetinin faturası kesilen Kemal Bey alaşağı edilmeden sona ermeyecektir.

Seçim hezimetinin Kemal Bey’in şahsına kesilmesinde yüksek oranda bir haklılık payı olduğunu da düşünüyorum. Kemal Bey’in CHP’ye sadece hezimet getirebileceği konusundaki öngörülerimi Genel Başkanlığa seçildiği CHP Kurultayı arefesinde yayınlanan CHP Genel Başkanı Kim Olmasın?’ başlıklı bir yazımda dile getirdim. Bu yazımda ileri sürdüğüm argümanları kısaca şöylece özetleyebilirim:

‘Öncelikle, avatar kim olursa olsun, ‘CHP Önderliği’nin, ‘bu güzel ülke’nin üreme ve üretim gücünü iğdiş eden Resmi İdeoloji’yi ve nesebi gayr-i sahih baskıcı bir modernleşme anlayışını bütün katılığıyla benimsediğine inanırım. Yeni önder Kemal Bey’i de, siyaset arenasına çıktığı ilk günden itibaren ‘köylülükten memurluğa intikal etmiş, ömrünce hiçbir ekonomik girişimde bulunmamış, ‘kâr-zarar kaygısı duymamış’, ticari ve endüstriyel faaliyette bulunanları hor ve hakir görmüş, giderek köhneyen ve tasfiye edilen bir devlet anlayışı ve kurumsal sistem içinde ‘sıradan insanlardan’ tecrit edilmiş yapay bir dünyada ‘statü rantı’ndan beslenen bir memur ve emekli olarak yaşlanmış, ömrünce ne uzamış ne de kısalmış, hep Ankara’da yaşamış, çağ atlayan güzel ülkemin geleceğinin dayanağı olan girişimci ruha bütün varlığıyla ve zihniyetiyle yabancı olan, hep kendini tekrar eden, dünyası mevzuatla örülü, mevzuat dışında bir dil konuşamayan, mevzuat dışında her şeye mesafeli ve soğuk duran, kimseye güvenmeyen, Resmi İdeoloj’nin gereklerini en katı şekliyle icra edecek yönde devşirilmiş, sadece üniforması eksik militer bir ‘teknokrat’ olarak algıladım. Hayata dair bütün ufukları, beklentileri ve algılamaları, statüleriyle özdeşleştirdikleri mevzuatla sınırlı bir teknokrat.’

Kendine benzeyenleri yargılamak

Bu teknokrat, göreve başladığı ilk günden itibaren kendini ‘bu ülke’ insanlarından soyutlar. Yüreğini dondurur, vicdanını susturur, insanî vasıflarından arınır, akrabalarından ve sosyal bağlarından soyutlanır; anasını-babasını, köyünü kökenini dahi unutur… Sefiller’in ‘Komiser Gerard’ı gibi geçmişinden ve kökeninden nefret eden ‘mekanik bir yargılayıcı’ya dönüşür. Stockholm Sendromu içinde zalimi sever; onunla özdeşleşir.. Elinde mevzuat (bistüri), gözlerinde ‘at gözlükleri’ ve yüreğinde ‘soğuk bir kibir’le, özdeşleştiği üst kimliğin potansiyel suçlular olarak yaftaladığı ‘sıradan insanları’ en çok da kendine benzeyenleri yargılamaya ve mahkum etmeye girişir.

Statüsünden ve mevzuattan aldığı güçle, üniformasıyla özdeşleştikçe ‘kibirlenir'; kibirlendikçe kendini bir ‘üstün insan, sıra dışı insan, her şeyi bilen, başkalarının görmediğini gören, aydınlanmış, pürüzsüz, saf insan üstü bir varlık, hatta bir tanrı’ olarak görmeye başlar. Artık ‘tek bilici, tek dürüst, tek onurlu, tek akıllı, tek yeterli’ odur. Bütün yüce kavramlar onun tekelindedir. Dış dünya zihnindeki şablona uymadıkça kuşatılmışlık hissiyle malûl paranoyalar geliştirmeye başlar.. Her şeye ve herkese şüpheyle bakar… ‘Ötekiler’in cümlesi ‘bilgisiz, hırsız, onursuz, akılsız, yetersiz’dir. Bu noktada ‘ukalalık ve suçlayıcılık’ had safhadadır: Gözlerini açarak ve dudaklarını incelterek, burun deliklerini genişleterek muhatabının bilgisizliğinden, yetersizliğinden, yolsuzluğundan, hırsızlığından, dolandırıcılığından kendinin ise yüceliğinden ve erdemlerinden dem vurur… Bu soyut ‘halkı’, ‘ötekiler’den, ‘meydanlardaki sıradan insanlar’dan, ‘virüsler’den (!) ancak o kurtarabilecektir…

Bir kısım devlet elitlerinin ‘kurtarıcılık saplantısı’na takıldığı bu nokta, mevzuat ve denetim saplantısının zirveye ulaştığı, dış dünya ile bağların koptuğu, aşırı güç arzusuyla mentalitenin deforme olmaya başladığı eşiktir.

‘Kurtarıcılık saplantılı’ bİr muhalefet

Yurtiçi ve yurtdışı odakların, bürokratik oligarşiye dönüşme çabasındaki paralel yapılanmanın bütün çabalarına rağmen göl, maya tutmamıştır. Bu hezimette şaşılacak bir şey de yoktur. Zira, son 30 yıldır ‘memur olmak ya da köylü kalmak’ dışında seçeneklere yönelerek devletçe belirlenmiş rollerinin dışına çıkan toplumsal aktörlerin hızla zenginleştiği, refah düzeyinin yükseldiği, kıtlıkların azaldığı, kamusal alanda çeşitliliğin arttığı, bireylerin kendilerini özgürce ifade edebildiği, terör ve şiddetin azaldığı, her alanda alternatiflerin çeşitlendiği, ‘militer ruha’ karşı ‘girişimci ruh’un geliştiği, yapay yollarla türetilmeye çalışılan ‘ordu millet’in yerini doğaçlama oluşan ‘girişimci millet’in aldığı özgür bir Türkiye’de, ekonomik ve toplumsal aktörlere güven vermeyen, iç dengesini halâ kuramamış 1930 model hırçın ve çatışmacı bir siyasal parti ile kendini kurtarıcı zanneden bir teknokratın itibar görmesi akla zarardır.

Resmi İdeoloji takıntılı CHP elitleri ve teftiş takıntılı Kemal Bey, yetersiz kaldığında oligarşik bürokrasiyle, eğreti burjuvaziyle, Ergenekon ya da paralel yapılanma türü eğreti oluşumlarla ittifak yaparak antidemokratik yöntemlere kapı açmak suretiyle demokratik sistemin işleyişine zarar vermenin vebalini ödeyemez. Tunceli’nin Stockholm Sendromu’nu yendiği bir Türkiyenin geleceğinde, demokratik sistemin işleyişini kilitleyerek ve antidemokratik yollara saparak nemalanmaya çabalayan ‘kurtarıcılık saplantılı’ bir muhalefet anlayışının sürdürülebilirliği yoktur. Türkiye seçmeninin sağduyusu; muhalefeti, demokrasiye katkı sağlayacak yönde dizayn etmeye muktedirdir ve edecektir. izleyen süreçte yapılması gerekeni, yerel başarısızlık gerekçesiyle istifa eden Fransız Başbakanı göstermiştir… CHP yönetimi bundan ‘ibret mi alır, Fransız mı kalır’ zaman gösterecektir.

Yeni Şafak,