.: Ünsal Çetin

Enflasyonu Yenmek Zorundayız

2017 üçüncü çeyrek Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) büyüme oranımız % 11,1 olarak hesaplandı. Sonrasında, politik önceliklere göre abartma ve küçümseme refleksleri yine ortalığı kapladı. Ancak refleks ‘düşünmeden’ verilen tepkidir ve milli gelir istatistiklerini yorumlamak için uygun bir yöntem değildir. 15 Temmuz’un ekonomik etkisinden arındırılmış 2017 üçüncü çeyrek büyüme oranımızın % 6’ya çok yakın olduğunu kabul etmek gayet mümkün. Bununla birlikte, bu % 6’lık büyüme müzmin kriz çığırtkanlarının küçümsemesine terk edilemeyecek kadar da değerli, önemlidir. ‘Yalvarırım kriz, ne olursun gel artık!’ lobisinin anlamak istemediği bir gerçek var; Türkiye’nin 2000’li yıllardaki dönüşümü doğal/yapısal büyüme oranımızı % 6 yaklaşığına taşıdı. ‘Yapısal büyüme’ bugünden yarına dişe dokunur bir reform yapmasanız dahi gerçekleştirecek olduğunuz büyüme hızıdır. Bu nedenle, bu büyüme ne kutsanmalı, ne de yerin dibine batırılmalı; hak ettiği değere sahip olmalı.

Fiyat sisteminin önemli bir parçası olan serbest döviz kurlarına da hak ettiği itibarı vermiyoruz. Ne yazık ki, kurların dikkat çeken her hareketinde ‘kriz çıksın’ lobisi el ovuşturuyor. Diğer kesim ise, ‘döviz lobisi, üst aklın operasyonu, döviz bir sömürü aracı’ benzeri söylemlerden başka bir açıklama getiremiyor. Serbest kur rejimi AK Parti hükümetlerinin başından beri takip etmekte olduğu politika ama serbest kurun faydaları o hükümeti destekleyenlerin gündeminde bile yok. Neo–liberal hegemonya söylemine rağmen, bütün bir ülke medyasında serbest kurların makroekonomik istikrarımıza katkısından bahseden bile neredeyse yok. Belki de bu nedenle, bu kadar uzun süredir serbest kur rejiminin esasına sadık kalınarak uygulanması bir tür mucize.

Enflasyonun sebebi yükselen faiz, enerji, gıda fiyatları ya da genel olarak ‘maliyetler’ değildir. Bir toplumun üretim faktörleri verimliliğinde düşüş olmadığı sürece –ki günümüz Türkiye’sinde yok– enflasyonun sebebi para arzındaki artıştır. Enflasyon için maliyetleri suçlamak ‘enflasyonun sebebi enflasyon’ totolojisine götürür bizi. Hele ki, enflasyon var çünkü ‘TL değer kaybetti’ demek neredeyse gülünçtür. Enflasyonu artan maliyetlere bağlamak ancak görünüşte doğrudur. Para miktarını doğrudan (ve faiz politikası üzerinden dolaylı olarak) artıran bir merkez bankası varken ‘artmamak’ maliyetlerin elinde değildir. Enflasyonist ve keyfî bir para politikası ile istediğiniz kadar parayı arz edecek olursanız, elbette maliyetler ve ‘dolayısıyla’ fiyatlar yükselir. Bu durumda enflasyonun sorumlusu enerji fiyatları ya da faiz oranları gibi fiyat sisteminin herhangi bir sektörü değil, para politikasını yapan TCMB olur. 2000 yılı baz alınarak hesaplanan OECD Enerji Fiyatları Endeksi Türkiye’de 2005 yılı sonuna kadar dört katlık bir enerji fiyatları yükselişi gösterir ama bu dönem enflasyonun % 70’lerden % 10’un altına resmen çakıldığı bir süreç olmuştur. Ya da ‘popüler günah keçisi’ faiz oranlarını ele alalım. Faiz oranlarının, diğer pek çok sorunun yanında, enflasyona da sebep olduğu dile getirilebilmektedir. Bu iddiaya karşı doğru soru şudur; o halde, iktisat tarihinin fiyat istikrarıyla ve iyi huylu deflasyon, yani fiyat seviyesi düşüşleriyle birliktelik kuran faiz oranları dönemlerini nasıl açıklardınız?

Fiyatlar genel seviyesinde kısa vadeyi aşan yükselişe (enflasyona) sebep olacak reel bir faktör; yani bir verimlilik düşüşü yok. Fakat para arzını sürekli olarak aşırı hızla artıran bir merkez bankası var. Faiz politikası üzerinden bu daha fazla para hacminin dolaşım hızını çoğu zaman aşırı yükselten de aynı merkez bankası. Dolayısıyla, güvenle öne sürebiliriz ki, Türkiye’deki enflasyon parasaldır. Bu ülkede para arzı fazlalığı olarak tanımlanması gereken bir parasal dengesizlik sorunu vardır.

TCMB – M3 Para Arzı (2005-2018) / Bin TL

Unsal 16 Ocak 1
https://evds2.tcmb.gov.tr/index.php?/evds/serieMarket

Enflasyon için son zamanlarda dolaşıma giren ve daha sofistike gibi görünen bir açıklama ‘üretim açığı’ söylemidir. Bu açıklamaya göre, yeterince üretim yapamadığımız için (bir üretim açığı var olduğu için) oluşan kıtlık fiyatları yükseltmektedir. Üretim faktörleri verimliliğinde bir düşüş olduğunu bize gösteremediği sürece, bu iddia temelsiz ve geçersizdir. Dahası, bu argüman para politikasının fiyat istikrarı için gereken her şeyi tam ve doğru yaptığını zımnen varsayar. Halbuki, Türkiye’de ne bir üretim açığının ne de bir fiyat istikrarı politikasının varlığı ispatlanabilir. Üretim açığı fiyatları yükseltiyor demek, özel sektör daha verimli çalışsın, keyfe keder para bastığım hâlde (ve hatta ne kadar para basarsam basayım) fiyatlar yükselmesin demektir. Bu müşkülpesent mantık temel bir gerçeği görmezden gelir; Türkiye zaten doğal ekonomik büyüme oranında ilerlemektedir. GSYH ve onun arkasındaki ‘büyük veri’ bize sürekli olarak daha fazla ürettiğimizi gösteriyor. Kısacası, ülkemizde gerçek bir fiyat istikrarına engel olan reel bir sebep yok. Vurgulamaya değer ki, fiyat istikrarını gerçekten hedefleyen bir para politikası da yok. Üretim açığı iddiası TCMB’yi sorumluluktan kurtarmak için kurgulanmış gibi görünüyor. Enflasyonun ağır bedelini ödeyen özel sektörü bir de enflasyona sebep olma suçlamasıyla töhmet altında bırakma amacını sezmek çok da zor değil. Son tahlilde enflasyon, ekonomilerin (özel sektörün) yapısal bir özelliği değil, devletler tarafından izlenen enflasyonist para politikalarının sonucudur.

Para politikasının fiyat istikrarı için gerekeni yapmadığını kabul eden bir yorumcu Selva Demiralp “Enflasyon ekonomi için bu kadar kötü ise o zaman neden tolere ediyoruz” sorusunu şu şekilde cevaplamaktadır:

“Çünkü uzun vadede ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyen ve makroekonomik istikrarı tehdit eden enflasyon kısa vadede hızlı büyümeye imkân tanıyor. Yani enflasyonu düşürmek için uygulanması gereken sıkı para politikası büyümeyi yavaşlatacağı için özellikle bizim ülkemizde pek sıcak karşılanmıyor. Öyle olunca bir türlü düşmeyen enflasyon kronik bir sorun haline geliyor” (Milliyet, 08.09.2017).

Bu tespite katılmam mümkün değildir. Öncelikle, enflasyon yalnızca ‘öngörülmeyen enflasyon’ olduğunda kısa vadede ekonomik canlanmaya neden olur. Bizdeki enflasyon ise bir hayli beklenen enflasyondur. Bizzat Demiralp’in ifadeleriyle, ekonomik aktörler ülkemizde “yapışkan/kemikleşmiş” bir enflasyon beklentisine sahip. Bu nedenle, enflasyonun ekonomik canlanmaya destek olduğu aşamayı çoktan geçtik ve şu anda enflasyonun ekonomik büyümeyi bir dereceye kadar kısıtladığı aşamadayız. Uzun vade uzun vadedir ama hiç gelmeyecek bir vakit de değildir. İşte ‘şu anda’ uzun vadeyi yaşıyoruz. Bir ek not olarak belirtmek gerekli ki, şayet bazı kurumsal faktörlerin birlikteliği söz konusu olursa, durgunlukla birlikte enflasyon olarak tanımladığımız en kötü senaryo, yani stagflasyon söz konusu olabilir. Aşırı kararsız, öngörülemeyen bir dur–kalk para politikası çatısı altında; aşırı boğucu bir regülasyon örgüsü, devletin doğrudan ve kapsamlı ücret ve fiyat kontrolleri, devlet girişimciliğinin dolaylı fiyat kontrolleri, üretim düşmanı bir vergi sistemi aynı anda var olursa stagflasyon olabilir. Ancak, anlaşılan o ki, bu faktörler henüz ülkemizde bir stagflasyona sebep olabilecek boyutlarda mevcut değil. Özellikle, de aşırı kararsız bir para politikası söz konusu değildir. Son 15 yıldır söz konusu olan, enflasyonu % 10’un altında ama % 5’in üzerinde tutma şeklindeki kural benzeri politikadır. Bu bakımdan, enflasyonist niteliği ve derecesi itibariyle para politikamız bayağı kararlı/istikrarlıdır. Başka bir ifadeyle, kroniktir.

Özellikle vurgulamaya değer ki, uzun vadede fiyat istikrarı ile ekonomik büyüme arasında çekişme yoktur. Bunların birisi diğerini dışlamaz. Öngörülmeyen enflasyonun ekonomik büyüme üzerindeki ‘kısa vadeli olumlu’ etkisine benzer şekilde, fiyat istikrarının ekonomik büyüme üzerindeki olumsuz etkisi de ‘geçici ve kısa vadelidir’. Kemikleşmiş enflasyon beklentileri verili iken, yüzde sıfır enflasyon yaklaşığındaki gerçek bir fiyat istikrarı ilk başta beklenmeyen politika olacaktır. Piyasaların politikacılara ilk tepkisi bir nevi ‘hadi yap da görelim’ güvensizliği olur. Enflasyonist beklentileri kıracak kadar kararlı ve sıkı bir fiyat istikrarı politikası kısa vadede ekonomiyi yavaşlatıyor gibi görünebilir. Ancak ekonomik karar birimleri, fiyat istikrarı hedeflemesi şeklindeki kurala dayalı politikaya intibak yeteneğine sahiptir. Bu intibak sürecinin ardından daha doğru bir göstergeler bütününe, yani fiyatlar sistemine bakan karar birimleri daha etkin çalışırlar. Fiyat istikrarının ekonomik büyümeyi sınırlandırması değil, bilakis orta ve uzun vadede yapısal/doğal büyüme oranımızı % 7’lere yaklaştırması söz konusudur.

Düşük faiz oranları lehine ve sıkı para politikası aleyhine politik ajitasyon bu fiyat istikrarı politikasının önündeki engeldir. Kısa vadeye odaklı, sabırsız zihin yapısı enflasyondaki düşüşü, yani faiz oranlarının uzun vadedeki düşüşünü engellemektedir. Bu politik tercih herhangi bir politik aktöre münhasır değil. Bu durum toplumdaki düşük faiz oranlarına kısa vadede ulaşma sabırsızlığını gösteren zihin yapısının bir sonucu. Faiz oranlarını düşürmek için, doğrudan kanun çıkarmak dışında, olur olmaz her yolu deneyen bir iktidarın, “‘Faize karşıyız’ diyorlar. O zaman çıkar bir KHK, faizi sıfırla” diyen bir ana muhalefeti varken sorun sadece politik değildir. Sosyal bünyede yerleşik iktisadî cehaletle at başı giden bir devletçi–müdahaleci hegemonya sorunu vardır.

‘Faize karşı mücadele’ ifadesindeki sorun anlaşılmadığı sürece faiz oranlarının fiyat sistemimiz içindeki koordinasyon yeteneğinden yeterince faydalanmamız pek mümkün olmayacak. Faiz artışı dünyanın sonu değildir. 2017 yılı içinde TCMB’nin faiz politika oranı (ağırlıklı ortalama fonlama oranı), bankacılık sisteminin kredi ve mevduat faiz oranları dikkate değer artışlar kaydetti ama bu artışlar bizi yapısal büyüme oranımızdan alıkoymadı. Bu faiz yükselişleri zarar vermek bir yana, enflasyon oranının % 15’lere tırmanmasını engelledi. Bununla birlikte, enflasyon ve döviz kuru göstergeleri TCMB’ye net bir sinyal veriyor. Bu sinyal ‘enflasyonda belirgin düşüş için uyguladığın politika yeterince sıkı değil’ anlamına geliyor. Yine de kuvvetle muhtemel ki, en geç 2018 yılı sonuna doğru enflasyon % 10 sınırının altına inmiş olacak. Fakat bu bize yeter mi? Bence ‘belirgin düşüş’ hedefi gerçek bir fiyat istikrarı anlamına gelmeli.

Türkiye’nin 1955 sonrası enflasyon hikâyesine bakınca son 15 yılın kural benzeri para politikasının bile bizi ne tür belalardan koruduğunu görmek çok kolaydır. Yarım asır boyunca büyük boyutlu kaos içinde görevini yapmaya çalışan bir fiyat sistemimiz vardı. Nihayet takvimler 2003’ü gösterdiğinde fiyat sistemimizde yapısal bir dönüşüm başladı. Enflasyonu % 10’un altında tutma şeklindeki kural benzeri taahhüdü ülke tarihinin en büyük ekonomik başarısını mümkün kılan politika zeminini teşkil etti. Bizi bundan sonra bekleyen büyük yapısal dönüşüm fiyat istikrarını hakkıyla gerçekleştirmektir.

1955 Sonrası Yıllık Bazda TÜFE Oranları

Unsal 16 Ocak 2

http://www.inflation.eu/inflation-rates/turkey/historic-inflation/cpi-inflation-turkey.aspx

 

Bunun olabilmesi için de, TCMB’nin faiz oranı politikasının piyasaya karşıt, onunla didişen değil, piyasa ile birlikte hareket eden bir minvalde ilerlemesi gerekiyor. En uygunu TCMB’nin bir faiz politikası gütmeyip, özünde fiyat kontrolü olan faiz oranları manipülasyonunu külliyen terk etmesidir. Fakat eğer bu norm, henüz politik bakımdan gerçekleştirilebilir bir hedef değilse ve yine de bir faiz politikası izlenecekse, politika tercihi Taylor Kuralı gibi; basit, sistematik, öngörülebilir bir politikadan yana güçlü bir taahhüt olmalıdır.

Bu tür kurala dayalı bir politika piyasa koşulları ile para politikası arasındaki bağlantının kopmamasını, para politikasının ayaklarının yere daha sağlam basmasını sağlayacaktır.