.: Yasemin Abayhan

Emanet

Hayal meyal hatırladığım bir hikaye var, bana anlatıldığında daha küçük olduğum için bağlantılarını ve isimlerini karıştırdığım ya da karıştırdığımı sandığım. Belki de etkisini çocukluğun getirdiği refleksle büyüttüğüm. Çünkü çocukken kocaman gelir dünya.

Hikaye şöyle, İkinci Dünya Savaşı’nda Stalin’in zulmünden kaçan pek çok Kafkasya Halkı gibi benim ailem de kaçmış. Savaşın koca yerküreyi tıpasını kapatıp çalkaladığımız bir içecek misali karman çorman ettiği bir dönem olduğu için ve dedem, büyük ninem, büyük amcalarım arkalarına bakmadan kaçtıkları için artık “vatan”ları yokmuş. Savaş bitmiş, Türkiye Kafkas halklarına kapılarını açmış, mültecileri alması için bir ekip göndermiş, arkalarına bakmadan kaçabildikleri son nokta olan Almanya’dan Türkiye’ye doğru gelirken dedem ve ailem onlara kumanya dağıtılmaya başlanmış. Malum, Kafkasya’da zeytin yokmuş, o güne kadar hiç zeytin görmemiş insanların yürütebileceği en iyi tahmini yürütmüş onlar da. “Galiba bize çürümüş erik verdiler.” Gücenmişler. Çürümüş bir şeyin kendilerine verileceğini hemencecik düşündükleri için de kızmışlar, bozuk erikler kendilerine verildi diye de gocunmuşlar. Ama yemişler. “Çünkü evinin kapısını açanın verdiği makbuldür” demişti halam anlatırken.

Ben Türkiye’de doğmuş ikinci nesilim, Kafkasya’da doğmuş olan dedemi hiç görmedim. Torunu olduğum mülteciyi yukarıdaki hikayelerin ana kahramanı olması dışında pek tanıyamadım. Sanırım bu sebepten, anlatılan her mülteci anısında sanki dedemle bir bağ kuruyor gibi hissettiğim için onları unutmamaya çalışıyorum. Onları unutmamaya çalışıyorum çünkü doğup büyüdüğüm topraklara olan bir minnet duymamı sağlıyor. Türkiye’nin, Anadolu Kültürü’nün kendi içindeki renkleri vurgulamasına gerek kalmadan hepsini barındırabileceğini bilmemin sebebi dedem. Çünkü, insan hayatı kendi ailesinin deneyimleriyle de öğrenir.

Bu duygusal ardalanın getirdiği rahatlıkla hep Suriyeli Türkiyelilerin bir zaman sonra kabullenileceğini, “acaba bunu gerçekten okuyan var mıdır?” dediğim gazetelerin o iğrenç manşetlerine rağmen hayatın birarada daha güzel akacağını düşündüm. “Ay nereye gidiyoruz?” itirazlarına itiraz ettim. Hoş bir sohbette rasyonalleştirilen yabancı düşmanlığına çok sert tepki verip, insanın böyle bir şey söylüyor olmasının onu utandırması gerektiğini söyledim. Öğrencilerimin gözlerinin içine her baktığımda da bu konudaki umudumun tazelendiğini hissettim.

Ama bu hafta bittim. Emani Al Rahmun’un elindeki ve karnındaki bebeği ile katledildiğini okuduğumda tüm umutlarım bitti. Kızamadım dahi. Yıldığınızda, ikrah ettiğinizde kızmazsınız çünkü öfke süreçte bir kontrol sağlamanız içindir. Öfkelensem de geri gelmeyeceklerdi, kızamadım bile.

Daha da kötüsü böyle bir vahşetin geliyor olduğunu hepimiz görüyorduk. Görüyorduk, günlerdir nefret kusuyordu binlerce kişi. Ülkenin “pop kraliçesi” sosyal medyadan huzuru kalmadığı için mültecilere “şimdi artık huzurumdan çekilebilirsiniz” diyor, gazeteler haberleri verirken özellikle Suriyeliler ile ilgili kısımları ön plana çıkartıp hedef tahtasından mültecilerin kıpırdamasına izin vermiyor, mahallesinin ahlakını mahallesindekilere sormadan korumaya kalkan “delikanlı”lar gördükleri mültecileri sıkıştırıyordu. Ülkecek Norveçtik, bizi o pis Suriyeliler bozmuştu. Şu ana kadar sorumluluğunu almadığımız tüm sorunlarımızı mültecilere yükleyince rahatlıyorduk çünkü. Rahatladıkça hiç çekinmeden daha da yüklendik onlara. Gündeliği 15 liraya kaçak çalışan ve öldürseniz yapmayacağımız işleri yapmalarına sinirlendik, tavanından pislik akan bomboş evlerimizi onlara kiralayıp yine de “ay hadi evlerine dönsünler” diyebildik. Sokakta bize yol sorduklarında dileniyorlarmış gibi davrandık, buraya geldikleri için sahip oldukları her şeyi sömürebileceğimizi sandık.

Buraya geldikleri için sahip oldukları her şeyi sömürebileceğimizi sandık. Son üç yıldır gelen Suriyeliler’in doğum oranlarını eleştirdik, ki savaş ortamında çok doğaldı, erkeklerin birden fazla kadına sahip olduğuna karar verdik. Zihnimizde “aile” yapısına dair tüm değerleri onlar için bozduk, yıprattık, bitirdik. Çünkü bize sığındıkları için onların her şeyi bize helal idi. Bize sığınanlar zaten kadınlar ve çocuklardı, zannedilenin aksine güçlü kuvvetli olan erkekleri gelmemişti. Ve bizim de gücümüz gelenlere yetti.

Emani, tecavüz edilerek, kafası taşla ezilerek öldürüldü. Bu vahşet sırasında da doğum yaptı. Kucağındaki bebeğinin öldürülmesinde de aynı vahşet kullanıldı, “yenidoğan” ise adeta doğamadı. Yazmaya zorlandığım bu eylemler sırasında fiziken orada olmamız gerekmiyor, ama zımnen hepimiz oradaydık. Katillerin zihinlerinde dönen gazete küpürlerini hazırladı bazılarımız, bazılarımız yalan yanlış “Suriyeliler üniversiteye sınavsız giriyor” haberlerini sosyal medya hesabından paylaştı. Savaştan kaçan insanlara sefa sürüyor muamelesini yaptı utanmadan bir kaçımız. O vahşet işlenirken hepimiz oradaydık.

Emani, “emanet” demekmiş. Biz emanete pek sahip çıkamadık. O sırada doğan bebeğinin adı bile olmadığından onu ismiyle anamadık.

Bu lanet hepimize yeter.

 

Ayrıca bakınız...

Sozyalizm Eşitlik mi kölelik mi

Sosyalizm: Eşitlik mi kölelik mi?

“Din, dil, ırk, cinsiyet ve siyasî görüş farkı gözetilmeksizin bütün insanlar eşittir”. Birlemiş Milletler İnsan ...