.: Atilla Yayla

Elazığ Depremi: Gözlemler ve Düşünceler

Geçmiş olsun

Türkiye kaderi olan bir gerçeği geçen Cuma gecesi Elazığ ve çevresinde tekrar tecrübe etti. Büyük sayılacak bir deprem bölgeyi salladı. Her deprem gibi bu deprem de insan kaybına ve maddî tahribata sebep oldu. Depremde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralananlara acil şifalar diliyorum. Bölge halkına ve tüm milletimize geçmiş olsun diyorum.

Deprem günlerdir, doğal olarak, ülke gündeminin ilk sırasında. Ben de olanı biteni yakından takip etmeye çalıştım ve daha geniş bir çerçevede bazı tespitler yapıp düşünceler geliştirdim. Bunları okuyucuyla paylaşmak istiyorum.

Yine de şanslıyız!

Hep söylendiği gibi Türkiye bir deprem ülkesi. Bu gerçeği değiştiremeyiz. Aslında dünyanın her yerinde her an deprem olması mümkün ve zaten oluyor. Ancak, bazı yerler depremden neredeyse hiç fark edilmeyecek kadar az etkilenirken diğer bazı yerler derin ve yaygın tesir altında kalıyor. Bir deprem ülkesiyiz ama bu bakımdan yine de dünyanın başka bazı yerlerinde yaşayan insanlardan daha şanslıyız. Büyük Okyanus’un Doğu ve Batı havzası dehşet verici derecede büyük ve yıkıcı depremlere yatak oluyor. Endonezya gibi ülkeler de. Buralarda her an bizim alışkın olduğumuzdan çok daha şiddetli depremlerin vuku bulması ihtimâli var.

Dünyamızın merkezi bir alev topu. Yani biz insanlar aslında bir alev topu üzerinde oturuyor ve yaşıyoruz. Patlayan yanardağlar, hareket hâlinde olan büyük kara parçaları insanlığın sıradan hakikati. Buna rağmen bunlardan kaynaklanan tehlikelerin potansiyel tesirlerini azaltacak yaşama alanları kurmak mümkün. İnsanlık bu bakımdan epeyce mesafe aldı, daha da alacağına şüphe yok. Japonya gibi ülkeler daha şiddetli depremlere karşı çok daha dayanıklı ve hazır durumdalar.

Türkiye’nin deprem gerçeğine uyanması!

Türkiye deprem gerçeğine 1999 Büyük Depremi ile uyandı. Öncesinde de depremler olmuştu ama etkiledikleri insan kitlesinin daha küçük ve iletişim araçlarının ve platformlarının bugünkü kadar gelişmemiş olması bu depremlerin 1999 depremi kadar toplumu etkilemesine ve hafızalarda iz bırakmasına izin vermedi. Bu yüzden Türkiye’nin aslında yaklaşık 20 yıldır bilinçli bir şekilde depremle ilgilendiğini söylemek mümkün. Bu süre zarfında ne yapıldı? “Her şey yapıldı geriye yapacak hiçbir şey kalmadı” demek yanlış elbette, ama “hiç bir şey yapılmadı her şey eskisi gibi” demek de pek doğru ve haklı gözükmüyor. 1999 depreminde devlet iflas etmişti veya hiç yoktu. Kamu (ordu, merkezi idare organları, Kızılay vb.) 72 saat ortaya çıkamadı. Sivil toplum unsurları çok daha hızlı bir şekilde devreye girdi. Bu da gurur ve umut verici bir durumdu. Bu depremde kamu otoritesi daha hazırlıklı olarak ve gayet hızlı şekilde devreye girdi. Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla üç bakan bölgeye gitti. Onların idaresinde çok iyi bir koordinasyon yapıldı. Kurtarma ekipleri sayı, eğitim, motivasyon ve araç-gereç bakımından yeterliydi. Ekipler çok azimli ve kararlı çalışmalarla enkaz altında kalan birçok insanın hayatını kurtardı. Elbette bu başarıda deprem sonrası uğranılan yıkımın nispeten küçük olmasının da tesiri vardı. Allah korusun, daha kalabalık bir alanı etkileyecek daha büyük bir depremin yıkımını aynı çapta hazırlıklı ve hızlı şekilde karşılamak zor olabilir.

Hiçbir şey yapılmamış mı?

Türkiye bir deprem ülkesi ve bu yüzden mevcut konut-bina stokunun büyük bölümünün yenilenmesi gerekiyor. Bu, ikide bir “ülkede sadece inşaat yapılıyor başka da bir şey yapılmıyor” diyenleri utandırması gereken bir gerçek. Elbette yeni ve sağlam inşaatların yapılması gerekiyor. Nitekim kamuya yansıyan bilgilere göre Elazığ ve Malatya’da gerçekleşmiş olan kentsel yenilenme muhtemel hasarı azaltmış.  Türkiye gazetesinde köşe yazarı Yüksel Koç bu konuda şu bilgiyi verdi
( https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yucel-koc/611911.aspx ):

“Kentsel dönüşüm kapsamında bugüne kadar 1 milyon 350 bin konut yıkılıp, yenilenmiş.

Bu sayede 5 milyondan fazla insanımızın can güvenliği sağlanmış.

Maliyeti ise 13 milyar lira olmuş.

Az mı?

Bakın bu binalardan 4 bin 671’i Elazığ’da, 2 bin 851’i Malatya’daymış.

Anlamı şu;

Elazığ’daki acil yıkılması gereken binaların yüzde 90’ı, Malatya’daki riskli binaların ise yüzde 72’si yenilenmiş.”

Bu gayet sevindirici bir durum. Demek ki kentsel dönüşüm hemen her şehirde devam ediyor.

Uzmanların iktisat bilgisi ihtiyacı

Her deprem sonrasında olduğu gibi bu sefer de televizyon ekranları deprem uzmanlarıyla doldu taştı. Çoğu akademisyen olan uzmanlar yararlı açıklamalar yaptılar ve çeşitli uyarılarda bulundular. Ancak, bu uzmanların anlamsız sözleri de vardı. Meselâ bazıları bu depremi tahmin ettiklerini ve gerekli uyarıları yaptıklarını ama uyarılarına kulak asılmadığını söyledi. Bu ne demek? Kulak asılsa ne yapılacaktı? Depremin önüne mi geçilecekti? İnsanlar kasabalarını, şehirlerini terk edip başka yerlere mi gidecekti? Nereye? Yoksa tüm kasabalar ve şehirler hemen yıkılıp yeniden mi inşa edilecekti? Nasıl?

Daha önce de söylediğim gibi üniversitelerin –tıp ve mühendislikler en başta olmak üzere- her ama her bölümüne sağlam ekonomi -ki bu piyasa ekonomisi bilgisi demektir- dersleri konması şart. Piyasa ekonomisi bilgisi olmayanlar hayalden öteye geçmeyen talepler ortaya koymakta zorlanmıyor. Bunun sebebi ekonominin ne olduğunu, nasıl işlediğini, hayatın her alanını nasıl kuşattığını ve bunun sonuçlarının ve gereklerinin neler olduğunu bilmemeleri.

Depremle mücadelenin ekonomik boyutu!

Deprem için yapılması gerekenlerin bir kısmı fazla maliyet yüklemeyebilir. Bunlar daha ziyade bir bilinç meselesi. Küçük, devrilmeyecek eşyaların tercih edilmesi, büyük eşyaların duvarlara monte edilmesi gibi. Ayrıca vatandaşlar ev-ofis kiralar veya satın alırken talip oldukları binaların deprem yönetmeliğine uygun yapılıp yapılmadığını da sıkı sıkıya kontrol etmeli. Onların bu talebi konut-bina  arzının deprem standartlarına uygun olarak yapılmasını veya eski binaların onarılmasını teşvik edecektir. Kamu otoriteleri -yani mahallî idareler- de inşaat izin taleplerini deprem yönetmeliği açısından ince eleyip sık okuyarak değerlendirmeli. Ancak, bunların ötesine geçip şehirler topluca yıkılıp sıfırdan inşa edilebilirmiş gibi konuşmak aklın ve hayatın gerçeğine aykırı. İnşaatlar hangi standartta olursa olsunlar bir ekonomik kaynak meselesidir. Daha yüksek vasıflı inşaat daha fazla harcama gerektirir. Toplum tüm kaynaklarını tahsis etse bile bugünden yarına konut-bina stokunu tamamen yenileyemez. Çünkü hayatın diğer ihtiyaçları da kesintisiz olarak tüketilmek ve dolayısıyla üretilmek zorunda. Öbür taraftan zaman da bir ekonomik faktör ve gittikçe artan miktarda kaynak yeni inşaatlara tahsis edilse bile inşaatların kaçınılmaz bir zaman girdisi mevcut. Ülke zenginleştikçe her şeye olduğu gibi inşaatlara ayrılan kaynaklar da artacak ve konut-bina stoku gittikçe artan bir hızla yenilenebilecektir. Bundan dolayı deprem uzmanı mühendislerin -bazı tıpçılar gibi- abartılı yorumlardan ve irrasyonel ekonomik taleplerden uzak durması gerekiyor. Örnek olsun diye söyleyelim, İstanbul’da kentsel dönüşüm hızlanarak devam etmelidir, ama İstanbul’u tamamen yıkıp yeniden yapalım türü yaklaşımlar saçmalıktan başka bir şey değildir. Yeterli yenilenme ancak zaman içinde ve peyderpey gerçekleştirilebilir. Uzmanlar sağduyu ve sorumluluk içinde hareket etmezse ne olur? Toplum ya paniğe düşürülmüş ya da teslimiyetçiliğe itilmiş olur.

Depremler ulus –bazen insanlık- çapında afetlerdir. Deprem insanlar ve hükümetler arasında siyasî görüş ve dinî inanç ayrımı yapmaksızın zarar verir. Ayrımı tabiat değil insanlar yapıyor. Birinin afeti başka birinin sevinci olamaz, olmamalıdır; bu insanlığa yakışmaz. Bu yüzden depremleri yıkıcı, bölücü, ayrımcı, aşağılayıcı, dışlayıcı, kışkırtıcı sosyal ve siyasî mesajların aracına çevirmek, depreme maruz kalmış bölgelerin insanlarını toptan karalamak ve aşağılamak çok yanlış ve çirkin. Ve de utanç verici. Maalesef bu deprem sağduyu sahibi zannettiğimiz bazı kimselerde bile bu tür çirkin tavırların tezahürüne ve bunların ağızlarından ve kalemlerinden iğrenç sözlerin çıkmasına sebep oldu. Bunları ve faillerini ayıplıyorum, kınıyorum…

Son olarak dikkat çekmek istediğim iki nokta daha var.

Çok merkezli medya!

İlk nokta medyaya ilişkin. Türkiye’nin basın merkezi İstanbul. İstanbul’dan idare edilen medya organları sayesinde Elazığ depremini anında öğrendik ve sonrasında yaşananları canlı olarak takip ettik. Toplum olarak hem sağlam ve doğru bilgiyi alabilmemiz –böylece sosyal medya üzerinden yapılan ajitasyon ve provokasyonları boşa çıkarmamız- hem de vatandaş olarak meseleyi tüm boyutlarıyla takip edebilmemiz yerleşik ve kurumsallaşmış medya organları sayesine mümkün oldu. İstanbul’da vuku bulacak büyük bir deprem bu medya organlarının aynı şekilde ve etkinlikte çalışmasını tamamen engelleyebilir veya önemli ölçüde zorlaştırabilir. Bu yüzden, medyanın tek merkezli olmaktan çık(artıl)ması gerekiyor. Benim önerim (temennim) Ankara merkezli ulusal ve güçlü medya organlarının oluşması veya en azından İstanbul’daki kurumsal medya organlarının Ankara ayaklarının icabında bağımsızca ama yeterince etkili çalışabilecek şekilde güçlendirilmesi. Bu şimdi sanabileceğimizden daha büyük bir ihtiyaç olabilir. Bunu kim yapar, nasıl yapar bilmiyorum; ama bunun bir ihtiyaç olduğu kesin.

Kendisi afet olmayan, afetle mücadele eden bir devlet!

İkinci nokta devletin çapı ve niteliğiyle alâkalı. Hiç bir türüyle anarşist değilim. Anarko-kapitalizme ilişkin teorik okuma ve tartışmalar hoşuma gidiyor ama devletsiz-kamu otoritesiz bir bireyci toplum önerisinin hoş bir fantezi olmaktan öteye gidebileceğini sanmıyorum. Niye böyle düşündüğümü akademik çalışmalarımda ifade ettim. Sosyalist anarşizmi ise iddiasının tersine despotizme giden yol olarak görüyorum. Şahsen sınırlı ve küçük devlet isteyen klasik liberal entelektüel geleneğe yakınım. Daha önce de yazmıştım, daha sonra da akademik olarak ve ayrıntılı biçimde yazmayı tasarlıyor ve umuyorum; bence Türkiye’de devlet, mutlaka, ana ayaklarından biri afetlerle ve sonuçlarıyla mücadele etmek olacak şekilde yapılanmalı ve güçlenmelidir, çünkü burası bir afet ülkesi.  Sivil toplum ve piyasa afetlerle mücadelede gerekli ve yeterli hizmetleri ve araçları üretmede yetersiz kalacaktır. Bunu söylerken afetlerle mücadele etme yollarından biri olarak sigorta kurumunu bir kenara atmayı ve vatandaşı bedavacılığa teşvik etmeyi kastetmiyorum. Aksine, sigortadan daha çok yararlanılmalı; ama insan gücü, yetki ve araç bakımından en büyük beşerî organizasyon olarak devletin afetlerde çeşitli şekillerde devrede olması gerektiği gerçeği de gözden kaçırılmamalı. Evet, derin ve geniş bir tartışma konusu…

Yola devam!

Elazığ depreminde onlarca insanımızı kaybettik. Yüzlerce vatandaşımız yaralandı. Binalar yıkıldı.  İnsanlar travmalar yaşadı. Ancak, bu süreçte kamu kurumlarının ve sivil toplum örgütlerinin nasıl geliştiğine ve daha etkili çalıştığına delalet eden durumlar ve olaylar da gördük. Bunların bazıları gerçekten gurur verici ve hüzünle karışık bir sevinçle göz yaşartıcıydı. Anlaşılıyor ki depremlerle ve sonuçlarıyla mücadelede mesafe almaktayız. İnşallah tüm toplum olarak depremlerden daha az zarar görme yolunda hızlanarak ilerlemeye devam ederiz…