.: Atilla Yayla

Ekonomide devletçilik azaltılacak mı?

24 Haziran seçimlerine koşar adım gidiyoruz. Cumhurbaşkanı adayları ve seçimlere katılacak siyasî partiler görüşlerini açıklamaya başladı. Ancak, ekonomik konular olması gerektiğinden çok daha az konuşuluyor.

Kuşku yok ki Türkiye’deki tüm siyasî akımlar ekonomik bakımdan devletçi. Bu bakımdan aralarında öz değil derece farkı var.  Devletin ekonomik müdahaleleri, niyet ne kadar iyi olursa olsun, ekonomide, iyiliklerden ziyade kötülüklere yol açıyor. Bu kötülüklere topluca göz atmak ekonomide devletçilikten hemen ve tamamen vazgeçilemese bile onu azaltmanın niçin gerekli olduğunu gösterebilir. Bu yüzden bugün Hakan Topkaya’nın 29 Nisan’da bu konuda yayınladığı yazısını okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

* * *

Devlet ve Felaket

İktisat tarihi doğru okunduğunda –ki söz konusu tarihin beş bin yıl civarında kayıtlı bir geçmişi vardır– şu basit gerçek de şüphe götürmez bir şekilde ortaya çıkar: Doğal afetler veya ölümcül salgınlar dışında, tüm iktisadî felaketlerin ana kaynağı devlettir. Bahsettiğim gerçek hem iyi hem de kötüdür. Kötüdür, çünkü halka adalet, güvenlik ve refah sağlaması gereken devletin ona haksızlık, güvensizlik ve felaket getirmesi üzücüdür; ama bir yandan da iyidir, çünkü eğer ekonomik felaketlere devlet sebep oluyor ise söz konusu felaketlerin tümünü önlemek mümkün olabilir. Yani, eğer devlet bazı ekonomi  politikalarını uygulamasa –sıra dışı bir hastalık veya doğal afet haricinde- halk, malî felaketlerin acı bedellerine katlanmayacaktır.

Malî felaketlere yol açan devlet politikaları içinde şunlar bulunur:

1) Fiyat Kontrolleri: İşsizlik, kıtlık, verimsizlik ve hızlı tüketime sebep olur…

2) Para hacmini genişletme: Para birimini değersizleştirir, tasarruf yapmayı cezalandırır, gelir eşitsizlikleri yaratır…

3) Regülasyon/lisanslama: Büyük şirketleri faydalandırır, siyasî lobiciliğe yol açar, rekabeti engeller, ürünleri kalitesizleştirir…

4) Cinsiyet, ırk, inanç veya sınıfa yönelik pozitif ayrımcılık yasaları: İnsanlara kurban zihniyeti aşılar, insanları yetenek değil kimlik üzerinden geçinmeye yönlendirir, en çok yardım etmeye çalıştığı gruplara en fazla zararı verir…

 5) Geliri yeniden  dağıtma: Bağımlılık, dolandırıcılık, sorumsuzluk, israf ve üzerinde inatla ısrar edildiğinde ekonomik kriz getirir…

6) Yüksek vergi (gümrük vergileri dâhil): Malları pahalılaştırır, işsizlik yaratır, üretimi kısıtlar…

7) Sübvansiyonlar: Çalışanı, üreteni, tüccarı tembelleştirir, politik otoritenin yandaşlarını korur, yolsuzlukları teşvik eder…

8) Savaş: Birçok insanı en verimli döneminde yaratmaya değil de yok etmeye sevk eder, vergileri yükseltir, ticareti zorlaştırır, kitlesel göçlere ve ölümlere sebep olur, askerî-endüstriyel şebekeyi ve polis devletini büyütür…

9) “Yatırım” harcamaları: Özel sektörün kullanabileceği kaynakları azaltır, gereksiz, kalitesiz ve pahalı ürünlere yol verir, gelecek nesilleri borca sokar…

10) Üretim araçlarını kamulaştırmak: Kaliteyi düşürür, enflasyon doğurur, kıtlık yaratır, piyasa fiyatları tümden ortadan kalktığı için finansal hesaplama yapmayı imkânsızlaştırır, toplum özgürlüklerini kaybeder ve sonunda temel gıdaları bile üretemez duruma gelir…

Bir devlet yukarıdaki politikaları uyguladığı oranda halka maddî açıdan zarar, onlardan kaçındığı oranda ise fayda sağlar.

Devlet doğası icabı o kadar beceriksiz bir kurumdur ki, postacılık gibi basit bir işi bile doğru dürüst yapamamaktadır. Böylesine beceriksiz ve israfçı bir kurumdan kaliteli ve ucuz barınak, eğitim, gıda, medya, ulaşım, emeklilik güvenceleri, sağlık hizmetleri gibi meyveler beklemek ancak insanlık tarihini ve gündemini toptan inkâr etmekle mümkündür.

Devlet niçin gıda üretmemeliyse aynı sebepten dolayı eğitim, haber, müzik, taksicilik hizmetleri vesaire de üretmemelidir. Onun ürettiği her şey adî, pahalı ve verimsiz olmak zorundadır. Örneğin ben İngiltere’de kamu okullarından öğrendiğim bilgilerden daha çok ve yararlı bilgiyi -belki de 10 kat- daha az zamanda öğrenebilirdim. Dünyanın her ülkesinde kamu eğitimi, çok zaman ve kaynak harcanmasına rağmen, berbattır; insanları hayata doğru dürüst hazırlayamaz.

 “Ücretsiz” denen hiç bir hizmet/ürün aslında ücretsiz değildir. Halk hem onların bedelini fazlasıyla ödüyordur hem kalitesiz bir hizmet/ürün alıyordur hem de hep birçok alternatif fırsatı kaçırıyordur.

Evet, doğal afetler de malî felaketlere yol açarlar. Ama doğal felaketlerin sebep olduklarının dışındaki tüm malî felaketleri devlet politikaları doğurur.

Listemdeki ilk sebebe biraz daha değineyim. Fiyat kontrollerinin -yani bir ürün veya hizmetin azamî veya asgarî fiyatının devlet tarafından belirlenmesinin- amacı ‘halkı haksız, fahiş fiyatlardan korumak’tır. Ama fiyat kontrolleri daima amaçlananlara ters sonuçlar vermiştir.

İlk kayıtlı fiyat kontrolleri M.Ö. 2800 başlarında, Mısır’da, beşinci hanedan döneminde, Vali Henku tarafından uygulandı. Tahıl üretimini kontrol altına almak isteyen Mısır hükümeti, gıdanın kontrolünün toplumun kontrolü demek olduğunu bilmekteydi. Hükümet kıtlık mazeretini kullanarak arazileri ve tahıl ambarlarını gitgide daha fazla regüle etti ve sonunda tüm arazileri ele geçirdi. Arazi kiralarını da keyfî olarak belirledi. Bunlar, kaçınılmaz biçimde, kıtlık ve sefalete yol açtı.

Yine Mısır’da, Büyük İskender’in ölümü sonrası Makedonların Lagid hanedanı döneminde (M.Ö. 305 – M.Ö. 30) hükümet, ekmek ve gıda fiyatları da dâhil, tüm fiyatları belirledi. Fransız tarihçi Jean Philippe Levy’ye göre:

“Kontrol korkutucu boyutlara ulaştı. Bir ordu müfettiş. Sadece insan, hayvan, stok ve ambar saymakla meşgul… gelecek mahsul tahminleri… Bazı köylülerin duruma isyan ederek kaçtığı köylerde kalanlar kaçanların üretimi için sorumlu tutuldu… Sert fiyat kontrollerinin etkilerinden ilki çiftliklerin terk edilmesi ve bunun sonucunda gıda arzının düşmesidir. Müfettişlerin baskıları, gerektiğinde zulme ve işkenceye kadar uzanıyordu… İlk on yıllarda işler yoluna sokuldu gibi göründü ama asrın sonunda Mısır ekonomisi, Onun siyasi istikrarla beraber çöktü. Para devalüe edildi; ticaret daraldı. Üzerlerindeki şartlardan dolayı hayatlarından bezen birçok işçi kaçıp kayboldu.”

Bundan 4000 yıl kadar önce, Babil’de Kral Hammurabi döneminde yazılan Hammurabi Kodu, Babillilerin maaşlarını (mısır veya gümüşe oranla) belirledi. Bu asgarî maaş yasaları üretimi azalttı ve halkın hayat kalitesini asırlarca düşürdü…

Yine de, dünyanın birçok devleti 1700’lü yılların başından 1950’lere kadar, genellikle fiyat kontrollerinden, özellikle de maaş kontrollerinden büyük ölçüde uzak durdu. ABD’de 1938, İngiltere’de 1998, Hong Kong da 2011 yılına kadar devlet maaş miktarlarına pek karışmadı. Başka bir deyişle ABD, İngiltere ve Hong Kong endüstriyel devrimin çoğunu bir asgarî ücret yasası uygulamadan gerçekleştirdi. Ve her ne hikmetse salt bu tür ülkelerde işçilerin hayat kaliteleri yükseldi. Bugün bile asgari ücret yasası olan Yunanistan’da işsizlik oranı %25 iken, bu yasanın olmadığı Singapur’da % %2 civarındadır. Singapur’da kişi başı yıllık gelir 90,100 dolar civarındadır,  Yunanistan’da ise sadece 27,300 dolardır!

Asgarî ücret yasaları uygulandıkları her yerde enflasyona, hızlı otomasyona, dolayısıyla işsizliğe yol açtı; ve onları uygulatan mercilerin amaçlarının aksine, emek fiyatlarını düşürdü. Eğer asgarî ücret yasaları ile fakirlere yardım edilebilseydi, dünyada fakir kalmazdı. Meclisten bir yasa geçirilmek suretiyle her işçi bol gelire kavuşturulur, sorun topluca çözülürdü. Toplumda maaşları yüksek tutan güç yasa değildir; üretimdeki verimliliktir.

Sümerlilerden günümüz Singapur’una kadar binlerce örnekte açıkça görülen odur ki, devlet piyasa fiyatlarına ne kadar müdahale ederse ekonomi de o kadar verimsizleşmektedir.

Devlet gibi postacılık bile yapamayan beceriksiz ve yozlaşmaya açık bir kurumun maaşları, faizleri, tüketim mallarının fiyatlarını belirlemesi halka maddî zarardan başka bir şey getirmez. Fiyatlar toplumdaki kıtlıkları, riskleri ve tercihleri yansıtır ve finansal hesaplama yapmayı mümkün kılarlar. Onları salt arz ve talep belirlemelidir. Talep hep vardır; mühim olan arzı yaratmaktır! Arz da, yalnız toplumun devletten iktisaden büyük oranda özgür olduğu şartlarda yaratılabilir. Dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde devlet arzı daraltarak toplumu fakirleştirmiş ve köleleştirmiştir. Özetle: Ne kadar fazla devletçilik olursa o kadar fazla ekonomik felaket doğacaktır.

Ben devletin sübvansiyonlar, savaşlar, para hacmini genişletme ve fiyat kontrolleri gibi zararlı politikalarının toplum tarafından dışlandığı bir gelecek düşlüyorum. Çünkü devlet, çoğu zaman, çözüm değildir, sorunun ta kendisidir. O, çoğu felaketin anasıdır.

——————————————————

Hakan Topkaya çok haklı. Hür ve müreffeh bir hayat yaşamak isteyenlerin yapması gereken şey,  devletin ekonomik hayata gitgide daha yaygın ve derin biçimde müdahil olmasını sağlamak değildir. Tam da tersine, devletin ekonomik hayata patronluk yapmasına karşı çıkmak,  yanlış ekonomi politikaları uygulamasını olabildiğince önlemek ve sosyal, kültürel ve özellikle ekonomik hayattaki müdahalelerinden azamî ölçüde özgür kalmaya çalışmaktır.

Yeni Yüzyıl, 08.05.2018