.: Ufuk Coşkun

Eğitimin Ana Sorunu: Tevhid-i Tedrisat Kanunu’dur

Türkiye son yıllarda tüm engellemelere rağmen demokratikleşme yolunda kararlı adımlar atmaya devam ediyor. Özellikle eğitim alanında atılan adımlar eğitimin köklü sorunlarına temas etmesi açısından çok büyük önem arz etmektedir. Sayın Ömer Dinçer döneminde 1926 yılından beri var olan ve içeriğini askerlerin belirlediği Milli Güvenlik Bilgisi Derslerinin kaldırılması, resmigeçit törenlerinde yapılan düzenlemeler, MEB Teşkilat Kanunu’ndaki değişiklikler, eksik olmasına rağmen kıyafet serbestliği ve seçmeli dersler gibi önemli reformlar son olarak Sayın Başbakanın kamuoyuyla paylaştığı demokratikleşme paketinden çıkan 80 yıllık militarist bir uygulama olan andımızın kaldırılması, başörtüsü serbestliği, özel okullarda farklı dil ve lehçelerde eğitimin önünün açılması gibi reformlarla devam etmektedir.

Bu tür köklü reformlar elbette bazı kesimleri rahatsız etti.Özellikle andımızın kaldırılması bir hayli eleştirildi ve eleştirilmeye devam ediliyor.MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli andı geri getireceğini söyledi örneğin..Bu kesimler eğitimde militarizmin devamından yana tavır koyuyorlar çünkü onlara göre çocuklar  üzerlerinde yatırım yapılan birer nesnedir.  Bu bakımdan çocuklara doğrudan çocuk oldukları için değil ileride resmi ideolojiyi özümseyen, rejime sadık, itaatkâr, tek-tip birer vatandaş olacakları için değer verirler ve bu konuda çok acımasızdırlar. Bu yüzdendir ki yıllarca küçücük çocuklara askeri esas duruşta andımız adlı bir yemin metnini ezberlettirmekten hiç rahatsız olmadılar. Oysa eğitimin köklü sorunlarına dönük ciddi reformlar yapılmadıkça eğitimde kalite artışları olmayacağı gibi özgür, kendine özgüveni olan, düşüncelerini kontrol edebilen bireyler yetişmeyecektir.

 Tevhid-i Tedrisat nedir?

Türkiye’de eğitim meselesi aynı zamanda bir zihniyet ve özgürlük meselesidir. Milyonlarca bireyin eğitim kurumlarından eğitildiği bir mekanizmanın evvele özgürlük çerçevesinden ele alınmaya ihtiyacı vardır. Ne var ki eğitim, mevcut yasal düzenlemeler göz önünde bulundurulduğunda tek bir model ve ideoloji çerçevesinde işlev görmekte ve bu toplumun diğer kesimlerine kanun marifetiyle dayatılmaktadır. Buna eğitim-öğretimin tüm unsurlarıyla tek merkezden kumanda edilmesine yol açan dolayısıyla hiyerarşik bir yapılanmayı da beraberinde getiren, 1924 yılında o dönemin şartlarına göre düşünülüp yürürlüğe sokulan Tevhid-i Tedrisat yasasına borçluyuz. 2013 dünyasının ihtiyaçlarını karşılamaktan bir hayli uzak olan bu kanun bugün eğitimin zenginleşmesin önündeki en büyük engellerden birisi durumundadır. Bilindiği gibi kanun ilk kez Atatürk’ün, 1 Mart 1924 tarihinde, TBMM`de yaptığı konuşma ile başlamıştır. O gün yaptığı konuşmada, eğitim ve öğretimin birleştirilmesinin önemini vurgulamıştır. Sonrasında Saruhan Mebusu Vasıf Çınar ve arkadaşları, Tevhid-i Tedrisat Hakkındaki Kanun Teklifi’ni TBMM’ne sunmuştur. TBMM’ne sunulan Kanun’un gerekçesinde şöyle denilmiştir: “Bir devletin irfan ve maarif-i umumiye siyasetinde, milletin fikir ve his itibariyle vahdetini temin etmek için tevhid-i tedrisât en doğru, en ilmî, en asrî ve her yerde fevâid ve muhassenâtı görülmüş bir umdedir… Saltanat-ı Münderise-i Osmaniye, tevhid-i tedrisâta başlamak istemiş ise de buna muvaffak olamamış ve bilakis bu hususta bir ikilik bile vücuda gelmiştir. Bu ikilik, vahdet-i terbiye ve tedris nokta-i nazarından birçok muzır neticeler tevlid etti. Bir millet efradı ancak bir terbiye görebilir. İki türlü terbiye, bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise vahdet-i his ve fikir ve tesânüt gayelerini külliyen muhildir. Teklif-i Kanunîmizin kabulu takdirinde Türkiye Cumhuriyeti dâhilindeki bilumum irfan müessesâtının merci-i yegânesi Maârif Vekâleti olacaktır…”

Gerekçede ” Bir millet efradı ancak bir terbiye görebilir. İki türlü terbiye, bir memlekette iki türlü insan yetiştirir” ifadeleri bir bakıma tek-tipçi eğitim anlayışının tohumlarının atıldığı göstermektedir..Kanun uygulanışı itibariyle devlet denetimi dışında eğitim veren tüm öğretim kurumlarının varlığını son verdiği gibi din eğitimi devletin tekeline alınmış ve vakıflarda devletin tasarrufuna verilmiştir. Bakıldığında 1924 yılında mecliste kabul edilen yasalarla bir bakıma ileride gerçekleşecek olan bazı inkılâpların alt yapısının oluşturulmak istendiğini görmekteyiz.

Benim dinim ulusalcılıktır!

Tevhidi Tedrisat yasasının kabulünden sonraki yıllarda (1925)İsmet İnönü’nün “Muallimler Birliği’nde” Tevhidi Tedrisatı övdükten sonra yaptığı bir konuşma da meseleye olan yaklaşımını ve kararlığını göstermesi açısından manidardır. İnönü, malum konuşmasında”Hedefe varmak için her cahilane itiraz ve teşebbüs bertaraf edilecektir. Kanunun bu husustaki salahiyetini bütün şümulü ile tatbikte en ufak bir tereddüt gösterecek değiliz. Hiç bir mani karşısında tevakkuf etmeyeceğiz, ettirmeyeceğiz” demiştir. Büyük Şef, yeni terbiye sisteminin esaslarını da şöyle belirtiyordu: “Milli terbiye istiyoruz; bu ne demektir. Bunu zıddile daha vazıh anlarız. Milli terbiyenin zıddı nedir derlerse söyleyebiliriz, bu belki dini terbiye yahut beynelmilel terbiyedir. Sizin vereceğiniz terbiye dini değil milli, beynelmilel değil millidir. Sistem bu.”Kısacası İnönü muallimlere dini terbiye değil milli terbiye verin diye telkin etmektedir. Milliyetçilik fikrinin her şeyin üstünde tutulduğu bir anlayışın ağırlığını hissetmekteyiz o dönem. Hatta daha da ileri gidilip “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı bir kitapta yazılacaktır. O kitap” Tek parti dönemin idarecileri tarafından rağbet gören yazarlardan aynı zamanda Samsun Milletvekili olan Ruşeni Barkur’un 25 Ekim 1926 yılında Atatürk’e sunduğu 247 sayfalık meşhur kitabıdır. Kitapta şu ifadeler dikkat çekicidir.” Benim dinim benim milliyetimdir. Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din kelimesinin tam karşılığı ulusalcılıktır. Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır.”

 Türkiye Tevhid-i Tedrisat yasasıyla birlikte eğitim faaliyetlerini ulus devletçi bir zihniyetle sürdürmeye çalışmıştır. Kemalizm’in toplumun tüm kesimlerince benimsenmesi için CHP’nin kontrolünde devletin ideolojik aygıtları diyebileceğimiz türden bir kısım kurumların faaliyete geçtiğini görüyoruz. Diğer taraftan uygarlığının temelinde Türk uygarlığının yattığı, Türklerin en üstün millet olduğu düşüncesi de resmi ideolojinin en önemli parçası haline gelmiştir. Bu nedenle 1930’ların baslarında Türk-tarih tezi ve Güneş-Dil teorisi gibi birazda trajikomik denilebilecek savların ortaya atıldığını biliyoruz. Fakat asıl vahim olan Harf Devrimiyle birlikte bir milletin geçmişiyle olan bağları kopartılmış ve ciddi bir dil/kültür sorunu yaşanmıştır.Keza o dönem okullarda okutulan ders kitaplarında da bu bakış açısını daha net bir biçimde müşahede etmekteyiz. Bireylerin gerekirse vatanı uğruna canlarını seve seve vermeleri gerektiği ders kitaplarında işlenen konular arasındadır. Vatan sevgisi doğal olarak, vatan için fedakârlığı hatta ölümü bile seve seve göze almayı gerektirmektedir. Bu doğrultuda Tezer Taşkıran; İnönü’den şu sözü ortaokullar için okutulan ders kitabına olduğu gibi almıştır.”Doğru sözlü, temiz yürekli, vatan için kahraman ve fedakâr çalışkan ve bilgili olmaya çalışınız. Ancak bu ahlakla ve vatan için canınızı feda etmek ülküsü ile birbirinizi severek Türk adını göklerde tutabilirsiniz. Kısacası Türkiye’deki tek-tipçi(Tevhid-i Tedrisatçı) eğitim sisteminde öğrencilere devletin istemediği hiçbir bilgi ve değer aktarılamaz. Dolayısıyla öğrenciler otonom bir kişilik elde edemedikleri için neyin doğru, neyin yanlış ve kimin dost, kimin düşman olduğunu ve olacağını ancak ve ancak devletin belirlediği kriterlerle anlarlar ve bu doğrultuda bir anlayışla hayatlarını sürdürürler

Eğitimde zenginliğin önünde engel olan bu yasanın kaldırılması gerekir

Diğer taraftan kanuna göre, toplumun ihtiyaç hissettiği alanlar tek bir merkeze bağlı kalınarak yürütülecektir.Ne  var ki bu durum ülkenin sosyal ve ekonomik verimliliğinde düşüşleri de beraberinde getirmektedir..“ Eğitimin birliğini öngören bu anlayış, eğitimle ilgili tüm ipleri Milli Eğitimin uhdesine vermiştir. Bu anlayışa göre bir toplumun ihtiyaç hissettiği din adamını, meslek adamını, askerini, sanatçısını, bilim adamını, kültür adamını kısaca tüm alanlarda ihtiyaç duyduğu insan gücünü Milli Eğitim yetiştirecektir. Kısacası bu yasa eğitimin finansmanından, müfredatına, ders kitaplarından, bireyin tutum ve davranışlarına varıncaya kadar tüm unsurlarını tek merkezden emir-komuta biçiminde işleyen hiyerarşik bir yapılanmayla yönlendirmeyi mümkün kılmaktadır. Bu tarz eğitim-öğretim sistemlerinde doğal olarak kalite artışı gözlemlenmez. Birey ne içinde yaşadığı toplumun sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlarına katkıda bulunabilir nede çağın hızla ilerleyen bilimsel gelişmelerine ayak uydurabilir.

Eğitimde çeşitliliğin ve zenginliğin önünde hala ciddi bir engel olarak duran, alternatif eğitim modellerin ve farklı okul türlerin önünü tıkayan, en önemlisi de finansman olarak ülkeyi zora sokan bu yasanın gelinen noktada artık kaldırılması gerekmektedir. Paketten çıkan; özel okullarda farklı dillerde eğitimin yapılacak olması aynı zamanda ileride farklı okul türlerinin de önünü açacak bir uygulama gibi görünmektedir. Doğru olan da budur. Türkiye artık farklı okul türlerine ve eğitim modellerine şans tanımalıdır. Zamanla bunun mümkün olacağı kanaatindeyim. Çünkü Tevhid-i Tedrisat zamanın ruhuna aykırı bir kanundur. Kanun kaldırıldığında bugün tartışma konusu edilen gerek dershaneler meselesi gerek eğitimde tek-tipçilik sorunu gerekse eğitimi zora sokan finans sorunu kendiliğinden çözülecektir.Ne var ki eğitimin bu temel sorunu hala ciddi manada gündeme alınmıyor.Bunun için Sayın Başbakanın kanun üzerinde iki-üç cümle kurmasını mı beklemeliyiz?

Sivil Düşünce