.: Şenol Kaluç

Eğitimde Gerçekten Çözüm İstiyor muyuz?

Bazı konuları dönüp dolaşıp tekrar tekrar yazmak maalesef ülkemizde farz-ı ayn mesabesinde. İşte bu konuların başını çekenlerden birisi de eğitim.

Ne yazık ki hepimiz çocuklarımızı düşündüğümüzü iddia etsek de bu işin asıl muhatapları olan çocukları doğru düzgün kimsenin düşündüğü yok.

Var da yok!.. Herkes gücünce kendi evladını kurtarma derdinde…

***

Cumhuriyetin 75. yılı vesilesiyle başlatılan eğitim seferberliği gerçekten güzel meyveler vermişti. Bugün pek çok şehrimizde okul ve derslik ihtiyacı neredeyse yok denecek kadar az. Hele ilk yıllarda yapılan bazı proje okulları var ki gerçekten mükemmel düşünülüp planlanmıştı. Ancak ne oldu ise bu tip okullar yapmak yerine daha çok derslik içeren ama sosyal aktiviteleri çok fazla önemsemeyen bir model egemen oldu.

Ülke birbirinin kopyası okullarla doldu. Öyle ki, 6 yaşındaki küçük kızım gittiğimiz şehirlerdeki pek çok okulu “Aaa Baba bak bizim okulumuz!” şaşkınlığı ile gösteriyor.

Kapalı spor salonu olmayan, geniş kantin alanları ve serbest mekanları olmayan bir okul çocuklara ne verebilir ki? Böyle bir ortamda çocuklar ne bulacak?

***

Mekanı geçtim verilmeye çalışılanlar da bir başka fecaat…

Bir öğrenci haftada ilkokulda 30, ortaokulda 36, lisede tam 40 saat derse giriyor ve bu derslerin büyük çoğunluğunda da öğrenci ister istemez öğretmen ve ders karşısında edilgen durumda. Çocuklara lütufmuş gibi 1’er 2’şer saat resim, müzik gibi dersler veriyoruz. Hatta bazı sınıflarda birini seçen diğerine giremiyor.

Kimse kızmasın Beden Eğitimi, Resim, Müzik gibi dersleri el birliği ile başta MEB olmak üzere Okul-Aile-Öğretmen üçgeninde itibarsızlaştırdık; çocuklarımızı yarış atı misali sınavlara hazırladığımız için de bu dersleri gereksiz ders konumuna soktuk.

Geldiğimiz noktaya dikkat:

40 sene önce kasadan atlayamadığı için ya da resimlerini tamamlamadığı için sınıfta kalma tehlikesi yaşayan bir neslin çocukları neredeyse bu derslere hiç uğramadan 80, 90, 100 alarak geçiyor.

Notaları okuyup seslendirebilmenin, bir müzik aleti çalabilmenin sadece ruhu beslemediği aynı zamanda matematiksel bir beceri de istediğini unutup çocuklarımız matematik öğrensin ama müzik öğrenmese de olur diye düşündük.

Resmin aynı zamanda algıyı güçlendirip, düşünme, kavrama, analiz ve sentez gibi becerileri de geliştirdiğini görmezden geldik.

Bakın şöyle bir şehirlerimize hemen hepsinden görsel bir zevksizlik akıyor. Bakın hastahanelere doktor yaptığımız nice zeki öğrencimizin insan ilişkileri sıfır.

Bu kadar zevksizlik ve nezaketsizlik ancak eğitimle kazanılabilirdi…

***

Bugünlerde MEB’de ve kamuoyunda bir 15 Ekim beklentisi var.

Ben ise Sayın Bakanımdan sadece şu ricada bulunacağım; lütfen çocukları onlarca farklı derse girme ve hepsinden de –güya- başarılı olmalarını bekleme garabetinden vazgeçelim.

Lütfen resim, müzik, beden eğitimi vb. derslerin saatlerini artırarak öğrencilerin kendisini dinlemesine ve yeteneklerini tanımalarına vesile olacak zamanlar yaratalım.

Daha dört işlemi yapmakta zorlanan, okuduğunu anlayıp, anlatamayan, yorumlayamayan çocuklara yüksek matematik dayatması ve bilgi boca etmekten vazgeçelim.

Ders saatini azaltın diyemiyorum çünkü milyonlarca velimiz –kabul etmeseler de- okulları bir kreş-yurt gibi görüyor. Kimisi kendi işini yürütebilmek için kimisi de çocuk evden okula gitsin de kafamı dinleyeyim beklentisi ile okulu bir kaçış görüyor. Sonra da evinde iki çocukla baş edemeyenler okuldan ve öğretmenlerden onlarcası, yüzlercesi ile bu şartlarda başa çıkmasını bekliyor.

Madem öyle, okulları çocuklar ve gençler için daha çekici ve geliştirici mekanlara nasıl dönüştürebilirizi sorgulamamız ve düşünmemiz gerekmez mi?

Tabii ki bunun için önce şu her gelenin kendi ideoloji ve dünya görüşünü çocuklara dayatma absürtlüğünden vazgeçmemiz gerekiyor.

Bu arada Sayın Bakana da haksızlık etmeyelim yılların problemlerini bir çırpıda çözmesini beklemeyelim.

Önce bir dönüp kendimize soralım: “Acaba bizler gerçekten bir çözüm istiyor muyuz?”

Karar, 10.10.2018