.: Mehmet Ali İlkaya

Eğitim Sisteminde Yeni Model; 4+4+4= Seçmek Özgürlüktür!

Bugünlerde yine hummalı bir tartışmanın içindeyiz. Konu, eğitim.. Konu eğitim olunca herkes konuşuyor. Çocuklarımız üzerinden atıp tutuyorlar.  Cari eğitim yapısını başarılı bulanlar akıllarına geleni söylüyorlar. Sekiz yıllık kesintisiz eğitim sanki dünyada en büyük keşifmiş gibi davranıyorlar. Var olan yapıya iman etmiş durumdalar. Halkın eğitimini öyle önemsiyorlar ki, bu uğurda “ halkın isteklerini” boş veriyorlar. Aileleri adeta aşağılama yarışına girdiler. TV ekranlarında, gazetelerde; akademisyenler, sivil toplum önderleri (sivillikleri tartışmalı), eğitim sistemimizin kutsallığını vaaz ediyorlar. O kadar coşmuş durumdalar ki ebeveynlerin ne cahilliği kalıyor, ne yobazlığı…

CHP ve TÜSİAD (Türk Sanayici ve İş Adamaları Derneği) eğitim sisteminde atılmaya çalışılan adıma şiddetle karşı çıktılar. Gerekçeler ise: 1) Kız çocukları eve kapatılacak; 2) Kız çocukları erken yaşta (çocuk yaşta) evlendirilecek; 3) Okula devam oranı düşecek; 4) Dinî eğitim alma oranı artacak 5) Çocuk yaşta çıraklık, yani çocuk işçiler oluşacak; 6) Evde eğitim için yeterli eğitilmiş anne-baba sayısı az; 7) Yeni eğitim modeli 4+4+4 pedagojik değil.  Herhangi bir araştırmaya dayanmayan bu tür genellemeler ile kamuoyu yanıltılmaya çalışılmaktadır. Mevcut 8 yıllık kesintisiz eğitim daha mı çok pedagojik ilkelere uygun?  Söz konusu kaygıları dile getirenler, zımnen kendilerini ahlaki olarak ‘en doğru yerde’  konuşlandırmakta ve ailelere ‘sözüm ona’ ulvi bir yol göstermektedirler. Kendilerini ortaya atarak çocukları ve ailelerini ne kadar çok önemsediklerini göstermek istemektedirler. Ancak, farkında olmadan ailelerin haklarını çiğnemektedirler. Ayrıca, suçlayıcı bir üslupla görüş bildirmek sorunludur.

Yeni tasarıda 4+4+4 ile zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması önerisi, elbette çeşitli açılardan değerlendirilmesi gereken önemli bir durumdur. Bu temelde eğitim politikamız, eğitim finansmanı biçimimiz, eğitimin temel işlevleri gibi konuları tartışılmalıyız. İlk olarak eğitim bilimi açısından irdelediğimizde konu, bir eğitim politikası meselesidir. Ancak tartışma bu minval üzerinde yapılmıyor. İkinci olarak devlet-birey ve devlet-toplum ilişkisi boyutudur. Bu devletin lehine (Osmanlı’dan günümüze) olan ilişki bu çevrelerce normal ve sağlıklı kabul ediliyor. Üçüncü olarak eğitimde tercih hakkı bağlamında değerlendirmek gereklidir. Tercih hakkının olmaması bir özgürlük sorunudur. Bireyin özgürlüğünden söz ediyorsak, alternatifler arasında hür irade ile seçim yapabilmek gereklidir. Bireylerin, kamunun istediği yönde tercih yapmaya zorlanması kabul edilemez. Tercih hakkı özgürlüğün mihenk taşıdır. Tercih hakkınız yoksa özgürlükten söz edilemez. 

Üç ana başlıktan benim daha önemli olduğunu düşündüğüm ikinci ve üçüncü problemlere bakmaya çalışacağım.

    Birey-devlet, birey-toplum ilişkisi Osmanlı’dan günümüze kadar uzanan kadim bir tartışma konusudur. Maalesef merkeziyetçi yapı bu mücadelede galip durumdadır. Kadir-i Mutlak devlet ne giyeceğimize, nasıl bir eğitim alacağımıza, ne zaman emekli olacağımıza, saçımıza, ibadetimize kısacası yaşamımızın her alanına müdahale etmektedir. Prens Sabahattin’e göre iki tür toplum yapısı vardır. “Bunlar communauties  (kamucu, iştiraki) ve paticularist  (bireyci, ferdi) toplum tipleridir. Birinci tip toplumda kişi değil aile, kabile klan ya da devlet gibi zümreler üstünlüktedir. Bu tür topluluklar her şeyi devletten bekleyen, müstehlik¹ ve sorumsuz, kendi kendini idare edemeyen fertlerden oluşmaktadır. Böyle bir topluluğun insanlarının hürriyetleri kendilerine gayet dar bir hareket alanı bırakıldığı için çok azdır. İkinci tip toplumda ise sosyal yapının temeli ferttir ve ferdi gayretlerdir. Hususi hayatın temeli şahsi teşebbüstür. Hususi hayat umumi hayata hâkimdir…” (Kılıç, 2010:1-14) Prens Sabahattin’in bir asırdan daha önce vardığı sonuçlar tanıdık değil mi? Bizim toplumumuzda toplum-devlet ve de birey-devlet ilişkileri çoğunlukla birinci tipolojiye uygunluk göstermektedir. CHP ve TÜSİAD da bunda beis görmemektedirler. Onlara göre devlet her ‘şeyin en iyisini’ bilmekte ve uygulamaktadır.  Devlet bu faaliyetlere devam etmelidir.  CHP ve TÜSİAD vd. için normal olan bu durum, benim açımdan anormal bir durumdur. Tecrübelerimiz göstermiştir ki eğitim sisteminin bu çağdışı yapısı, sonuçları itibarı ile sınıfta kalmıştır. Eğitim sistemimizde, devlet-yurttaş ilişkisi problemli durumdadır. Eğitim politikamız değişmediği sürece birey-devlet ve toplum-devlet ilişkisindeki devlet lehine olan ağırlık devam edecektir. İnsan’a güvenmeyen, insanların isteklerini tehlike olarak gören anlayışı eğitim sisteminde yapacağımız reformlarla aşabiliriz. Bunun yolu da ailelerin eğitim sürecinde ve eğitim müfredatında söz sahibi olması ile mümkündür. Biz Amerika’yı yeniden keşfetme peşinde değiliz. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 26. Madde 3. Fıkrası’nda: “Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim türünü seçmek hakkını öncelikle haizdirler”. (1948) Yine Çocuk Hakları Bildirgesi 18. Maddesi, 1. Fıkrası’nda: “Taraf Devletler, çocuğun yetiştirilmesinde ve gelişmesinin sağlanmasında ana–babanın birlikte sorumluluk taşıdıkları ilkesinin tanınması için her türlü çabayı gösterirler. Çocuğun yetiştirilmesi ve geliştirilmesi sorumluluğu ilk önce ana–babaya ya da durum gerektiriyorsa yasal vasilere düşer. Bu kişiler her şeyden önce çocuğun yüksek yararını göz önünde tutarak hareket ederler.” (1989)  denilmektedir. Uluslararası metinler olan her iki sözleşme de ülkemizi bağlar durumdadır. Türk anayasası ve mevzuat sisteminde ebeveynlerin çocukları üzerindeki hakları görmezden gelinmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı başlatmış olduğu ‘Eğitim Reformu’ hareketine devam etmeli ve söz konusu eksiklikleri gidermelidir. Devlet eğitim sistemi içindeki devasa ağırlığını azaltmalıdır. Bu olmadan temel insan haklarını tam olarak tesis edemeyiz. Sınavla, öğrencilerin bir kısmının özel okullarda okutulması seçeneği yeniden hayata geçirilmelidir Mesleki eğitim yapan okulların programları, bölge sanayicileri ve müteşebbislerle birlikte hazırlanmalıdır.  Böylece çoktan tarih olmuş programlar kapatılabilecek ve daha cazip güncel programlar açılabilecektir. Yine bazı okul türleri için ‘harç’ uygulaması yapılmalıdır. Hizmeti alan bedelini ödemelidir. Bu açılardan devletin işi ehline “topluma” bırakması, en azından sorumluluğu paylaşmasının zamanı gelmiş de geçmektedir. 4+4+4 ve ‘Evde Eğitim Modeli’ vesilesi ile ailelerin çoğunluğu  ‘cahillikle’ suçlanmaktadır. Cahillik, göreceli bir kavramdır, “neyin cehaletini” yaşadığımızın farkında olmak oldukça güçtür. Cahillik, yobazlık gibi sıfatların uluorta kullanılması insan hakları ihlali ve ayrımcılıktır. Bu yolla pek çok ailenin rencide edilmesi önlenmelidir.

Üzerinde durulması gereken ikinci konu özgürlük meselesidir.  Özgürlük, eğitim dünyasında yeterli düzeyde tartışılmamaktadır. Eğitim sistemimizin yapısı genel olarak kısıtlı bir özgürlük ortamı sunmaktadır. Mevcut yapıda 8 yıl aralıksız ilköğretim okuluna devam edilmektedir. Tek tip eğitim programı, tek tip kıyafet, tek tip ideolojik bakış, çocuklarımızı esir almış durumdadır. Okul seçme hakkı yoktur; öğretmen seçme hakkı yoktur; müfredat seçme hakkı yoktur; dini eğitim seçme hakkı sınırlıdır. Bu şekilde tesis edilmiş bir yapıda nasıl özgür bireyler yetişecek? Küresel dünya vatandaşlığına hazır bireyler yetiştirmek mümkün mü? Özgürce düşünemeyen bireyler, üretken olabilirler mi? Bu ve benzeri sorulara kimse gönül rahatlığıyla ‘mümkündür’ diyememektedir.
   
Tercih hakkı, özgürlük demektir. Eğitim özelinde inceleyecek olursak, ilköğretimin birinci 4 yılını tamamlayan çocuk ikinci [zorunlu] 4 yıllık dönem için olabildiğince çok tercih hakkına sahip olmalıdırlar. Homeschooling ( Evde Eğitim), İnteraktif Eğitim, Açık Öğretim, Akademik Orta Okulu, Meslek Lisesi Orta kısmı, Dini Eğitim Okulları Orta kısmı, vb. seçenekler arttırılmalıdır. Hangi seçeneği seçerek, eğitime devam edeceğine çocuk ve ailesi özgürce karar vermelidirler. Ailelerin hangi alternatifi seçeceği ne devleti, ne fikri sorulmayan üçüncü şahısları ilgilendirir. Çocuklar anne-babasınındır (istisna-i durumlar dışında, örneğin çocuk istismarı, şiddet vb.) devletin ya da başka birilerinin değildir.
   
Özgürce bir seçim yapabilmek için seçeneklerin olması zorunludur. Seçeneklerin neden tercih edildiği devleti ilgilendirmez, ailelerin tercihlerini sorgulama cüretini gösterenlere, B.Berat Özipek’in ifadesiyle verilecek yanıt “Sana ne” ‘den başka bir şey değildir. Tercihte bulunma hakkı, sonuçlarından bağımsız temel bir haktır. Henüz gerçekleşmemiş vehimlerle tercihte bulunma hürriyetini kısıtlamaya kalkmak yanlıştır.
    
Anne-babalar sadece devam edilecek okulu değil, müfredatı da seçebilmelidirler. Tercih edilecek okulu, okulun müfredatını belirleme fırsatı lüks değildir; ülkemizin yurttaşlarına karşı sorumluluğudur. Seçenekler arasından bir tercihte bulunan aile ve çocuk, süreçte sorumluluk sahibi oldukları için okul ve derslere ilişkin bakış, olumlu yönde değişecektir. Zorla devam edilen eğitim modeli, çocuğu ve ailesini sorumsuz davranmaya itmektedir. Bu da eğitimde arzulanan gelişmeyi önlemektedir. Pek çok aile kendileri adına karar verilmesi nedeni ile eğitim yaşantısına gerekli desteği vermemektedirler. Son olarak şunu söyleme hakkımız olduğuna inanıyorum; Çocuklarımız üzerinden yapılan tartışmada asıl söz sahibi ailelerindir. Ailelerin görüşleri, istekleri hepimizin yol haritasıdır. Söz sahibine, yani ailelere verilmelidir.

1:müstehlik: “tüketici” Türk Dil Kurumu Sözlüğü.

 

06.04.2012