.: Atilla Yayla

Düşünce Dünyasında Otorite İstismarı: N. Chomsky ve Diğerleri

Düşünce dünyasında az zuhur etmeyen fakat ya fazla farkına varılmayan ya da yeterince dile getirilmeyen bir problem var: Otorite istismarı. Bu sorunu şöyle tanımlayabiliriz: Belli bir bilim dalında, sosyal düşünce alanında hak edilmiş (veya edilmemiş) bir şöhrete ve itibara sahip kimselerin, tamamen veya büyük ölçüde habersiz, bilgisiz oldukları başka alanlarda da kesin hüküm içeren açıklama ve izahlar yapma hak ve yetkisine sahip olduğu kanaati ve bu kanaate dayanan davranışlar. Bu tür kimseler, tabiri caizse, Paul Johnson’ın dediği gibi, belli bir alandaki itibarlarından edindikleri sermayeyi kendi yetkinlik alanları dışındaki toplumsal mevzular hakkındaki görüşleri için bir kaldıraç  olarak kullanmak meyline sahiptir. Başka bir deyişle, bir alandaki itibarlarından ve otoritelerinden büyük ölçüde yabancısı, hatta amatörü oldukları alanlarda da yararlanmaya çalışır.

Otorite istismarı itiyadında olan entelektüellerin ortak tipik özelliği uzmanı oldukları disiplinlerden toplumsal olaylara kayışta hiçbir tezat ve sorun görmemeleri. Bu aydınlar kendilerinin, bu olaylar hakkında en az onlar kadar ve hatta onlardan kat kat fazla bilgiye sahip olanlardan daha çok söz söyleme hakkına sahip olduğuna inanır. Bunu yapmalarının sadece hakları değil aynı zamanda görevleri olduğunu düşünür. Özgül bir alandaki yetkinliklerinin onları her alanda söz sahibi kıldığını ve bu çerçevede insanlara verdikleri öğütlerin büyük değer taşıdığını kabul eder.

Otorite istismarı değişik çaplarda pek çok sayıda aydında tezahür edebilmekte. Hemen akla gelen isimler fizikçi A. Einstein, matematikçi-felsefeci B. Russell ve dil bilimci N. Chomsky’dir. Biz bu yazıda, Türkiye’de de epeyce tanındığı ve itibarlı olduğu için N. Chomsky üzerinde duracağız.

Paul Johnson’ın işaret ettiği gibi, Chomsky insan bilgisinin insanın kafasında idelerle dünyaya gelmesi ve dışsal uyarım ve deneyim ile bu bilginin farkına vardığı görüşüne yakın durdu ve insan zihninin doğumda tabula rasa (boş levha) olduğu görüşüne karşı çıktı. Dil üzerindeki çalışmalarıyla birinci görüşe uygun bir teori geliştirdi. Buna göre, daha yukardan bakınca dünyadaki diller ilk etapta sanılabilecekten daha az farklılık gösterir. Bu dillerin hepsinin ortak sentaks özellikleri vardır. Bu özellikler cümlelerin hiyerarşik yapısını belirler. İnsan şuurunun derinliklerinde yer alan bu değişmez kanunlarla dünyaya gelir, yani dili kullanma yeteneğimiz kazanılmış değil doğuştan (insan olduğumuz için) sahip olduğumuz bir yetenektir.

Chomsky’nin dil çalışmaları gayet başarılıydı ve ona hak edilmiş bir şöhret ve itibar kazandırdı. Bu yaklaşımın siyaset ve sosyoloji gibi alanlarında sonuçları vardı. Yeteneklerin doğuştan gelmesi ve insanın aslî özelliği olması en azından bir alanda sabit bir insan doğasının bulunması anlamına geliyordu. Bu, örneğin, dil alanındaki toplumsal mühendisliğin niye yararsız, işe yaramaz, sonuç alamaz olduğunu açıklamaya katkıda bulunurdu. Aynı yorum elbette başka türden ve tüm toplumsal mühendislik projeleri için de yapılabilirdi.

Ne var ki Chomsky hakkıyla elde etmiş olduğu şöhretini, yani otoritesini, uzmanı olmadığı ve eksik ve taraflı bilgiye dayalı yorum ve değerlendirmeler yaptığı alanlarda istismar etmekten ve teorisini seçici ve çarpıtıcı şekilde kullanmaktan geri kalmadı. Dil alanındaki vukuflu çalışmalarının ona başka alanlarda da üstün bir öngörü ve tahlil yeteneği kazandırdığına inandı. Düştüğü çelişkilerin farkına varmaksızın, varınca da pozisyonunu düzeltmek yerine tevil etmeye çalışarak yoluna devam etti.

Chomsky ABD’nin Vietnam’a gereksiz, acemi ve beceriksiz müdahalesini toplumsal mühendislik projesi diye eleştirmesine karşın sosyalistlerin bu ülkede daha büyük toplumsal mühendislik projelerinin peşinde olduğunu görmedi veya görmezden geldi. Yani, piyasa ekonomisinin kendiliğinden bir oluşum değil rasyonalist bir proje olduğunu ileri sürerken başka ve daha baskıcı-sekteryen bir rasyonalist ekonomi modeli öneren Karl Polanyi’nin düştüğü hatayı tekrarladı. Ortada paradoksal bir durum vardı, Chomsky bir taraftan Amerikan devletinin şiddetine karşı çıktı, diğer taraftan da henüz devlet olmamış, kişisel şiddeti meşru gördü. Ne yazık ki bu sadece Chomsky’de ortaya çıkan bir paradoks, bir dram değil. Pek çok yazar ve düşünür aynı durumda kaldı. Bir taraftan bir tür sosyal mühendisliğe karşı çıkan nicesi, diğer taraftan başka bir tür ve çoğu zaman daha ağır, kötü toplumsal mühendislik projelerini sevdi, beğendi ve fikren ve/veya fiilen destekledi. Bu projeler 20. Yüzyıl’da Sovyetler Birliği, Nazi Almanya’sı ve Komünist Çin’de milyonların hayatına mâl oldu. Daha öncesinde de küçük çapla toplumsal mühendislik denemeleri vuku bulmuştu. Ancak, kendi akıllarına göre dünyanın şekillendirilebileceğine inanan makro ölçekli sosyal mühendislik projeleri daha ziyade 20. Yüzyıl’da doğmuş olan modern bir fenomendir. Bu zihniyetin öncülüğünü Rousseau yaptı, Marx toplumsal mühendisliği sistemleştirdi ve Lenin-Stalin-Hitler kurumsallaştırdı. Gerek büyük gerekse daha küçük ve mahallî toplumsal mühendislik projeleri hep bu isimlerin izinde arandı. İz takip eden ve/veya kendi çapında iz bırakanlar arasına Chomsky de katıldı.

Chomsky bir liberal demokraside yaşamasına ve onun imkânlarından azamî ölçüde yararlanmasına rağmen, liberal demokrasinin özünü bir türlü kavrayamadı. Liberal demokrasiyi, H. Marcuse’un yakalandığına benzer bir akıl tutulmasıyla, en az totaliter tiranlıklar kadar karşı çıkılması gereken bir rejim olarak gördü. Dediği gibi olsaydı bu sözü sarf edemeyeceğini göremeyecek kadar gözlerini kapattı.

Chomsky’nin ve de yandaşlarının kafa karışıklığı, şiddet içinde yaptığı tuhaf ayrımlar Kamboçya’da 1970’lerde vuku bulan vahşete karşı takındığı (ve aynı zamanda takınmadığı) tavırda trajikomik biçimde tezahür etti. Kamboçya’daki akıl almaz katliamlara karşı kronolojik sırada şu dört cevabı verdi: 1) Katliam yoktur, katliam iddiaları Batı’nın propagandasıdır, 2) Küçük çapta cinayetler olmuş olabilir ama “Kamboçya vahşeti” denen şey Batılılar tarafından “Vietnam sendromunun üstesinden gelmek” için ortaya atılmıştır, 3) Katiller ve cinayetler ilk başta düşünüldüğünden daha çoktur ama bunlar Amerika tarafından köylülerin vahşileştirilmesinin/terörize edilmesinin sonucudur, 4) En kötü katliamlar Marksistler tarafından değil, bir zamanlar sahip olduğu Marksist rengi kaybetmiş “hiper şövenist, fakir köylü popülizminin” bir aracı olarak gerçekleştirilmiştir.

Otorite istismarcılığının iyi bir örneği Chomsky’dir. Ancak, yazı ve düşünce dünyasına baktığımızda, yukarda da işaret ettiğim üzere, başka örnekler bulmak zor olmaz. Böylelerinin bizi yanlış yönlendirmesinden sakınmak için herkesin sadece veya daha ziyade uzmanlık alanıyla ilgili dediklerine bakıp, diğer konularda söylediklerini yerine göre tamamen görmezden gelmekte, yerine göre ihtiyatla karşılamakta fayda var.

26 Eylül 2019