.: Ünsal Çetin

Dünyayı Kurtaran Merkez Bankaları

Öyle görünüyor ki merkez bankaları küresel ekonomiyi entegre bir enkaza çevirinceye kadar parasal manipülasyonlarına devam edecek. Merkez bankalarının özgür toplumla ne kadar uyumlu olduğu sorusu tutarlı özgürlükçüler için 2008’den önce de önem taşıyordu. 2008 sonrası gelişmiş ülke merkez bankalarının “olağanüstü” politikaları ve bu politikaların gelişmekte olan ülkelerdeki yansımaları artık bu kurumları modern birer merkezi planlama aygıtına çevirmiş durumda.

Peter Schiff gibi ekonomistler, 2008 sonrası cılız ekonomik iyileşmenin dahi sahte olduğunu ve bu iyileşmenin neredeyse bütünüyle ‘gevşek’ para politikasına ‘bağımlı’ olduğunu dile getirdiler. Şimdi, birbirine bakan merkez bankalarının yeniden faiz indirim furyası bu argümanı yeterince güvenle teyit ediyor.

Parasal merkezî planlamacılar bugün itibarıyla sahip oldukları itibar ve gücü hak etmiyor. 2008’deki çöküşü kendi hatalı politikaları ile hazırladıkları halde, tarihte eşi benzeri görülmemiş müdahale programlarını uygulamalarına izin verildi. Sonuç hiç de iç açıcı olmadı. Aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi (B. Lindsey, s. 2), ABD 2008 sonrası iyileşme dönemi, kıyaslanabilir dönemler arasında en yavaş ve en zayıf toparlanmayı sergiledi. Diğer gelişmiş ülkelerde de başarı seviyesi hemen hemen aynı.

ABD Kriz Sonrası İyileşme Dönemleri
Reel GSYİH Büyüme Seviyeleri

Ancak, artık mesele bundan daha da fazlasıdır. Yıllarca ‘exit strategy’ (çıkış stratejisi) gibi ifadelerle, ‘kontrol bizde, ne yaptığımızı biliyoruz’ mesajı vermeye çalışan merkez bankaları, bu stratejinin devamını getirmekten aciz bir duruma düştüler bile. Gerçek durumun bir ‘painting itself into a corner’ (kendi kendisini köşeye sıkıştırma) olduğu günden güne açığa çıkıyor. Faiz oranlarının bir ekonomide kaynak tahsisi kararlarının tümünü etkileyen, kritik bir gösterge olduğu unutuluyor. Bu göstergenin bu kadar uzun süre baskı altına alınmasının ne tür yıkıcı tesirlere sahip olabileceği merkez bankacıların üstünde düşünmek istemediği, hatta unutmak istediği bir konu haline geliyor.

Bizim finansal baskıcılarımız da geri kalmıyor (bkz. Y. Törüner). Ülkede fiyat istikrarı sağlanmış gibi ve faiz indirimi bütün sıkıntıları giderecek sihirli bir formülmüş gibi, daha fazla faiz indirimi gerektiği dile getirilebiliyor. Bu nedenledir ki, para politikası Türkiye ekonomisi için, 1990’larda olduğu gibi, tekrar büyük bir risk faktörü haline geliyor. Bunun bizi ekonomik bir yıkıma götürdüğünü, mevcut sıkıntılarımızın boyutunu artırmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünüyorum.

Merkez bankalarınca tahrif edilen faiz oranları sermayenin hatalı tahsisi sorununu dünyanın her yerinde ağırlaştıracak görünüyor. Şimdi ticaret-kur savaşları bahanesiyle biz de elimizdeki kıt kaynakları daha verimsiz alanlara yönlendiriyor olacağız. Bu hatayı, devletin ekonomiye gittikçe artan bir kuralsızlıkla müdahale ettiği bağlamın içinde işliyoruz. Devletçilik bizi ne yaptığından habersiz bir politikaya sürüklüyor. Örneğin, bir yandan KOBİ’leri teşvik eden, şirket birleşmelerini rekabet adına şüpheli vaka takibine alan devlet, verimlilik adına şirket birleşmelerini teşvik etme kararı alabiliyor.

Parasal merkezî planlamacıların kontrolü altındaki faiz oranları sadece sermaye dağılımını bozmakla kalmaz. Olayın bir de tüketici tercihlerinin çarpıtılması boyutu var. Örneğin, aynı anda hem ‘nedir bu her yerde beton üretimi’ ve hem de ‘depreme halen hazırlıklı değiliz’ eleştirisini yükseltenler, yeterince doğru düşünemiyor ve doğru muhalefet edemiyor. Türkiye bir deprem ülkesi olarak kentsel dönüşümü başarmak zorunda. Daha yaşanabilir, depreme dayanıklı yerleşim alanları daha fazla beton üretimi demek. (Apartman yapımına bile karşı olan romantik kimi aydınlarımız üzülecek olsa da). Ama bu kentsel dönüşüm süreci, yapay olarak düşük tutulan faiz oranlarının ve devlet finans kurumlarının sistem içinde artan rolünün şişirdiği bir konut talebi üzerinden sağlıklı olarak yürüyemez. Uzun soluklu bir dönüşüm için önce finansal-ekonomik istikrara ihtiyacımız var. Bu noktada, her ne pahasına olursa olsun, saman alevi gibi hızlanan ve sonra akamete uğrayacağı neredeyse kesin bir kentsel dönüşümü tercih etme lüksümüz yok.

Ekonomik istikrar insanlarımızın hayatını kurtarmak için de gerekli. Bu anlamda, ekonomik istikrar bu ülkenin insanları için kelimenin gerçek anlamıyla bir ölüm-kalım meselesidir.