.: Cennet Uslu

Doğası gereği kötü bir Din!

Hollanda’da yapılan bir sosyal deney gündem oldu. İki kişi, daha önceden belirledikleri bazı pasajları sokakta bulunan kişilere okuyarak onlardan görüş alıyorlar. Ancak bir İncil’i, Kur’an şömizine koyarak okudukları kitabın ne olduğu konusunda yanlış izlenim veriyorlar.

Alıntılar, seküler dünyada genellikle İslamiyet ile “özdeşleştirilen” kadınlar ve eşcinsellerle ilgi olumsuz fikirleri, zalimane kabul edilen cezaları veya şiddeti onaylayan ifadelerden seçilmiş. Bir örnek verelim “iki erkek ilişkiye girerse, ikisinin de öldürülmesi gerekir”.

Bu deneyin Avrupa’da İslam’a yönelik negatif önyargıyı sergilediği konuşuldu. Bu vesileyle başka bir yöne de dikkat çekilebilir.
İslamofobiyi besleyen oldukça iddialı bir sav var. Buna göre; Müslümanlar ne yaparlarsa yapsınlar, İslam’ı kabul ettikleri sürece kadın-erkek arasında eşitsizliğin, ateistlere ve diğer din mensuplarına karşı hoşgörüsüzlüğün, zalimane ve ölçüsüz cezaların, din referanslı terörün hakim olduğu bir öğretiye ve pratiğe mahkumlar. Müslüman toplumların, İslam ile aralarına mesafe koymadan özgür ve açık bir toplumu, anayasal bir demokrasiyi kurmaları kategorik olarak mümkün değil. Çünkü İslam, teolojisi veya doğası gereği bu değerlerle uyumsuzdur, çatışma halindedir.

Buna karşın, Hristiyan toplumlar ise “Hristiyan kalarak” bireysel özgürlükleri ve hoşgörüyü içeren demokratik siyasal sistemler içinde yaşayabilirler. Yani Hristiyanlık sahip olduğu teolojik öz gereği özgürlükler, hoşgörü ve demokrasiyle uyumludur veya en azından bunlarla çatışmaz.

Hatalı bir varsayıma dayanan bu sav pek çok kanıt tarafından kolayca yanlışlanabilir. Bunun arkasında, varlıkları veya yapıları sabit, koşullardan etkilenmeyen, çevreyle ve birbirleriyle etkileşim halinde olmayan, statik ve mutlak yapılar olarak gören özcü bir anlayış vardır. Sabit bir insan vardır, sabit bir din vardır.
Buradan hareketle, Hristiyanlığın sabitesi “iyiliklere” müsaitken, İslamiyet’in sabitesi “kötülüklere” müsaittir çıkarımı yaparlar. Buna göre, Kur’an’dan ve İslami temel kaynaklardan aşırılık, hoşgörüsüzlük ve şiddet türerken, İncil ve diğer Hristiyan kaynaklarından ılımlılık, hoşgörü ve barış türer.

Oysa ne insanlar, dinler veya ideolojiler tarihsel-sosyolojik bağlam ve koşullardan azadedir. Ne de her türlü etkileşim ve sübjektiviteden muaftır. Diğer yapılar gibi, din de döneme, kültüre, ekonomiye, coğrafyaya, ihtiyaçlara, sosyal ve siyasî dinamiklere veya başka faktörlere bağlı olarak değişir, dönüşür, farklılaşır, çeşitlenir. Birbirine alternatif ve karşıt ekoller türer.
Hem Endülüs’ü hem Taliban rejimini İslam’a dayandıranlar çıkar. Hem kadınlara karşı eşitsizliği hem de pozitif ayrımcılığı İslam’a referansla savunanlar çıkar. Ve kimin haklı olduğunu karara bağlayacak bir üst makam bilinen dünyada yoktur!

İşte, bu sosyal deneydeki İncil pasajları vb. “İslam teolojisi veya doğası gereği kötüdür” iddiasına karşı kanıtlardan biridir. Hristiyanlığın cadı avları, din savaşları veya engizisyon mahkemeleri ile işkence edilen, sakat bırakılan, diri diri yakılarak katledilen insanlarla dolu tarihi de diğer bir kanıttır. Daha yeni sayılabilecek bir tarihe kadar, Kilise’nin kadınlar, köleler ve eşcinseller konusundaki görüşleri ise başka bir kanıt.
Velhasıl, doğası gereği iyi veya kötü din yok. Sadece dinlerin farklı yorum ve pratikleri var. Bunlar arasından ılımlı ve barışçıl olan sağduyulu yorumların mı, yoksa tahammülsüz ve saldırgan olan radikal yorumların mı hakim paradigmaya dönüştüğü meselesi var. Bunu da belirleyen ve etkileyen bazı değişkenler…

Yeni Yüzyıl, 14.12.2015