.: Atilla Yayla

Diyarbakır Anneleri’nin Direnişi

Türkiye daha önce eşine benzerine rastlanmamış bir olaya şahit oluyor. Evlatları PKK tarafından silahlı eylemlerde kullanılmak üzere dağa kaçırılan/götürülen/kaldırılan anneler (ve babalar, yazıda kısaca anneler denecek) Diyarbakır’da HDP binası önünde oturarak evlatlarının kendilerine iade edilmesini istiyor. Sayıları her gün artan anneler direnişlerini sonuç alana kadar sürdüreceklerini söylüyor.

Diyarbakır annelerinin direnişine toplumun büyük çoğunluğundan açık ve kuvvetli bir destek geliyor. Her meşrepten ve tabakadan insanlar annelerin kesinlikle haklı olduğunu düşünüyor ve ıstıraplarının, evlat hasretlerinin sona erdirilmesini istiyor. Buna karşılık, direnişe destek vermeyenler, eleştirenler, hatta anneleri siyasete alet olmakla veya siyaseten kullanılmakla itham edenler de var. Bunlar çeşitli argümanlarla bir yandan direnişe karşı çıkıyor, diğer yandan anneleri ve ona destek verenleri suçluyor. Bu yazıda, madde madde, direnişin anlamını, değerini ve direnişi yanlış bulanların bazı argümanların niçin yanlış olduğunu ele alacağım.

1. Bu tür bir sivil direniş ilk defa yaşanıyor. Bunun büyük bir cesaret gerektirdiğine kuşku yok. Zira bölgede PKK’yı eleştirmek ve PKK’ya açıkça cephe almak devleti eleştirmekten çok daha zor ve tehlikeli. Yanlışları çok olsa da devletin alenî işleyen bir hukuk düzeni var. Mahkemelerin verdiği kararlar temyiz edilebiliyor. İstinaf mahkemelerinin kararları Yargıtay’a, en sonunda AYM’ye ve nihayet AİHM’sine taşınabiliyor. Yargı ve infaz süreçleri kamusal gözetime ve eleştiriye tabi tutulabiliyor. PKK ise bir çete ve dolayısıyla yöntemi tehdit, şantaj, suikast, yargısız infaz. Bu yüzden PKK’ya bu tür eylemlerle karşı çıkmak cidden cesaret ve yürek işi. Geçmişte faili meçhul cinayetler üzerinde haklı olarak çok duruldu. Bazı cinayetlerin failleri hâlâ ortaya çıkartılamadı ve/veya cezalandırılamadı. Birçok cinayet dönemin güvenlik görevlileri tarafından işlendi ama bölgede PKK da çok sayıda (binlerce) cinayete imza attı. PKK cinayetlerine, belki dönemin şartları gereği belki başka sebeplerle, yeterli ilgi ve dikkat gösterilmedi. Silah gücüne sahip PKK sadece kamu görevlilerinin değil, aralarında Kürtlerin de bulunduğu binlerce sivilin hayatını vahşice, kalleşçe elinden aldı. Vietkong çetelerinin taktiğini kullanarak kendisine karşı olan Kürtleri terörle sindirdi. Bugün de PKK alanda –elbette HDP kadrolarıyla iç içe geçmiş olarak- herkesi takip etmekte ve istediğinde kolayca tehdit, şantaj ve cinayete başvurabilmekte. Hatta bırakın şahısları bazı durumlarda tüm aileleri yok etmekte. Bu zor -hatta korkunç- şartlar altında annelerin direnişi gerçekten kahramanca ve asil bir davranış.

2. Direnen annelerin korunması şart. PKK insan hayatına değer vermeyen bir terör çetesi olarak tehditten öldürmeye kadar her yol ve yöntemle anneleri susturmak isteyecek. Nitekim istemekte. PKK’ya karşı annelerin üç korunağı var. İlki, aleniyet. Direnişin medya aracılığıyla dünyaya duyurulması. Bu, PKK’yı, imajının yara alabileceği endişesiyle, silah kullanmaktan – geçici de olsa – frenleyecektir. Ancak, sadece annelere değil yakınlarına da yönelik tehdit ve şantajlar muhtemelen devam edecektir. Annelerin sahip olduğu –olması gereken– korumanın ikincisi, geniş sivil toplum desteği. Toplumun her kesiminden annelere gelecek yoğun ve daimî destek PKK’nın elini kolunu bağlar. Annelerin zaman kazanmasını sağlar. Üçüncüsü ise devletin güvenlik güçlerinin koruması. Devlet bunu yapıyor. Bunu yaptığı için devleti suçlamak ve direnişin değersizleştiğini iddia etmek sadece akılsızlık değil, aynı zamanda vicdansızlık. Böyleleri eğer muktedirlerse PKK’nın annelere dokunmayacağının garantisini versinler ve güvenlik güçleri anneleri korumayı bıraksın.

3. Ateş düştüğü yeri yakar. Hiç kimse ne kadar yanarsa yansın uzaktan bir problemin ağırlığını o problemi tecrübe etmekte olan kadar yaşayamaz, hissedemez. Annelerin direnme mekânı seçimi doğru. PKK ile HDP arasında organik ilişki olduğunun delili her ikisi tarafından yapılan açıklamalarda bile mevcut. KCK adlı totaliter yapılanmanın silahlı ayağı PKK ise siyasî ayağı HDP. HDP şimdiye kadar PKK’nın terör saldırılarını, cinayetlerini, katliamlarını bir kere olsun açıkça kınayamadı. Terör ile arasına hemen değilse bile zamanla olsun bir mesafe koyacağına dair en küçük bir ümit işareti vermedi. Oysa, benim de aralarında bulunduğum birçok eli kalem tutan demokrat, sekiz on yıl önce siyaset yapma imkânlarının artırılmasının siyaseti öne çıkaracağını ve şiddeti geriye iteceğini düşünüyordu. Bu olmadı. HDP PKK’nın organik parçası olarak yürümeye devam etti. Anneler gidip Kandil’de oturarak direnemeyeceğine göre, haklı olarak, HDP önünde toplanarak HDP üzerinden PKK’ya bir mesaj gönderdi, gönderiyor.

4. HDP’nin teröre karşı tavır sicili ne yazık ki hiç parlak değil. Yukarda HDP’nin terör örgütüyle arasına bir mesafe koyamadığından bahsettim. Ama HDP daha fazlasını yaptı. Meselâ partili belediyeler PKK’nın hendek terörü hamlesine fiilî, parti sözcüleri ise sözlü destek verdi. Teröre açıkça karşı çıkamayan, terörist faaliyetlere destek veren, parti binalarında PKK marşı okutulan ve gençlerin PKK ideolojisi doğrultusunda eğitimden geçirildiği bir HDP’nin ailelerin çocuklarının PKK için dağa yönlendirilmesinde hiç rol oynamadığına niçin ve nasıl inanalım? Nitekim bazı anneler somut şekilde çocuklarının dağa götürülmesinde HDP’nin oynadığı rolü ifşa ediyor. Dolayısıyla, HDP önündeki direniş demokratik siyasete bir engel değil bir katkı. HDP’ye bir haksızlık yapmak değil adaletin aracı olma çağrısı.

5. Devamlı gözetim altında olan HDP’den dağa adam çıkartılamayacağı iddiası da naifliğin zirve yapması. Mahmut Özdemirkol’un dediği gibi HDP binaları önünden Kandil’e otobüs kaldırılmıyor. Dolmuşlar “Kandil’e bir iki” diye yolcu toplamıyor. Ama HDP binalarında ve başka ortamlarda PKK ideolojisi enjekte edilen genç insanlar daha sonra bu işle uğraşanlar tarafından onları Kandil’e götürecek kimselere teslim ediliyor. Birçok durumda reşit olmayanlar, yani çocukları dağa kaldırılıyor. Yani ailelerin evlatlarına el konuluyor. Nitekim bir PKK sözcüsü (Mustafa Karasu) direniş üzerine yaptığı açıklamayla bunu teyit etti. Anneler de bunu ifşa etti. Daha yüzlerce, belki binlerce örnek var. Gelen bilgilere göre bu şikayetle devlete başvuran 1500 civarında aile bulunuyor. Daha birçoğunun da korkudan şikayetçi olamadığına emin olabiliriz.

6. Dağa çıkanların, çıkartılanların listesinin devletin elinde olduğu, annelerin çocuklarını HDP’den değil devletten istemesi gerektiği lafları da demagojiden ibaret. Bir kere, direnen annelerin hepsi devlete başvurmuş, ama bir sonuç alamamış. Bir kısmı devlete ilaveten büyük meşakkatleri ve tehlikeleri göze alarak PKK inlerine ve karargahlarına da gitmiş. Bir şey çıkmamış. Burada PKK’yı ihmal ederek sadece ve tamamen devleti suçlamak, insanı ‘’hırsızın hiç mi suçu yok?’’ diye sormaya zorluyor. Sonra, PKK’nın elindeki bu çocukları devlet nasıl alacak? Tarihli, sayılı, imzalı, mühürlü emir veya rica mektupları mı gönderecek? Yoksa Çocuk Esirgeme Kurumu memurları Kandil’e gidip çocukları alacak ve otobüse binip geri mi getirecek?

7. Türkiye demokrasisinin birçok kusuru var. Ama Türkiye HDP gibi terörle bağları aşikâr bir partinin var olmasına müsaade etmekle Avrupa’da eşine rastlanamayacak bir demokratik tolerans gösteriyor. Bunun karşılığı terör örgütüne ayakçılık yapmak olmamalı. İspanya’da Batasuna Partisi terörü kınamadığı için kapatıldı ve AİHM İspanyol devletini haklı buldu. Türkiye’nin HDP tipi partilere izin vermemesi demokrasiye aykırı olmaz. Bir parti düşünün ki, bütün ülkede örgütlenebiliyor, mahallî seçimlere girip onlarca belediyeyi kazanabiliyor. TBMM’de grup kurabiliyor, Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday yarıştırabiliyor, partilerle ittifaklar kurabiliyor. Ve tüm bu imkânlara rağmen teröre karşı çıkmıyor. Böyle bir parti demokratik bir parti olabilir mi? Buna rağmen şahsen HDP’nin kapatılmasını istemiyorum. Demokratik kanalları açık tutması Türkiye’ye ahlâkî üstünlük sağlıyor. İstediğim HDP’nin demokrasi sınırları içine çekilmesi. Terörün demokratik siyaseti değil demokratik siyasetin terörü bağlaması. Bunun için HDP’ye seçmenlerinin ve demokrat aydınların baskı yapması gerekiyor. Anneler bu direnişleriyle HDP’ye demokrasiye dönmesi için bir kanal açıyor.

8. Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde haksızlıklara uğratıldığı inkâr edilemez. Unutmayalım, bunun en büyük faili tek parti Türkiye’sinin CHP’sidir. Demokrasiye geçildikten sonra Kürt meselesinde durum, gecikmeli de olsa, iki adım ileri bir adım geri tarzında da olsa, genellikle daha iyiye doğru gitti. AK Parti iktidarları döneminde ise daha önceden hayal dahi edilemeyecek adımlar atıldı. Kürt dili üzerindeki baskı ortadan kalktı. İnkâr politikası sona erdi. Kürt dili eğitimi serbestleşti. Kürtçe yayın imkânları devlet tarafından sağlandı. İnanılmaz bir adımla Oslo müzakereleri ve çözüm süreci denendi. Yine bu dönemde demokratik siyaset kanalları açıldı ve parti kapatmak zorlaştırıldı. Terörün bu ilerlemelere paralel olarak ortadan kalkması, en azından azalması gerekirken tersi vuku buldu. Bunda PKK’nın kullanışlı bir uluslar arası taşeron hâline gelmesi ve Suriye’deki iç savaştan yararlanmak istemesi ana faktör oldu. Ama bugün geldiğimiz noktada PKK şiddetinin gayri meşru, ahlâksız ve haksız olduğu açık bir gerçek. HDP’nin PKK terörünü kınayamamasının ve PKK ile arasına bir mesafe koyamamasının onun demokratik meşruiyetini azalttığı da. Soruyorum: HDP’nin (ve PKK’nın) hangi talepleri şiddeti meşrulaştırılabilir? HDP-PKK şiddet ile neyi meşru olarak kazanabilir? Dahası, meselâ HDP ne istiyor? Kardeşlik, barış gibi yuvarlak lafları bir kenara koyup bize açıkça, somut olarak, lafı eğip bükmeden, ne istediğini söyleyebilir mi?

9. Meseleye demokrasi teorisi ve pratiği açısından bakalım. HDP bir tür ordusu olan bir parti. Bu durumda güneydoğuda diğer partiler HDP ile nasıl rekabet edebilir? Eşitliğin sağlanması için her parti benzer türden bir tür ordu mu kurmalı? Buna benzer bir duruma Hitler’in hâkimiyeti öncesindeki Almanya’nın Wiemar Cumhuriyeti’nde rastlıyoruz. Bu talihsiz cumhuriyette hemen hepsi bir milis gücüne sahip partiler yarışıyordu. Sonuç felaket oldu. Bir soru daha: PKK’nın HDP’nin arkasında bulunduğu bilinen, hissettirilen ve gösterilen bir coğrafyada seçmen iradesinin özgürce tecelli ettiğinden nasıl emin olabiliriz? Böyle bir partiyi ne ölçüde demokratik bir aktör ve onun girdiği seçimleri ne ölçüde demokratik seçimler olarak kabul edebiliriz? Gerçekten demokratik bir seçim ve ortam istiyorsak önce PKK’nın sahneden çekilmesini talep etmemiz gerekmez mi?

10. Annelerin direnişinin devlet tarafından desteklendiği, siyasî amaçlarla yapıldığı, kullanıldığı iddia ediliyor. Diyelim ki öyle. Bu annelerin haklı taleplerini haksız kılar mı? HDP zaten bölgedeki ölümleri siyasî amaçlarla kullanmaya çalışmıyor mu? İnsan hayatından daha değerli ne olabilir? Siyasî veya gayri siyasî, biri insanın hayatının kurtulması her şeye değmez mi? Bazıları geçmişte olan veya olduğu iddia edilen yanlışlara atıf yaparak annelerin direnişini itibarsız hatta geçersiz kılmaya çalışıyor. Dediklerinin hepsi doğru olsa bile akıl, ahlâk ve insaf anneleri desteklemeyi gerektirmez mi? Doğruyu yapmak için mutlaka eskilere hatta sıfır noktasına girmek zorunda mıyız? Çocukların kurtulması ülkede havanın yumuşamasına katkıda bulunmaz mı?

11. Bir diğer kafa karışıklığı çocuklarımızı PKK’nın da devletin de siyasî amaçla kullanmasına izin vermeyelim çağrısında yansıyor. Türkiye Cumhuriyeti meşru, egemen bir devlet. Yukarıda işaret edildiği üzere bir hukuk sistemi ve iyi kötü işleyen yargısı var. Uluslararası hukukla da bağlı. PKK ise bir terör çetesi. İkisini aynı meşruiyet seviyesinde, eşit aktörler gibi görmek ve vatandaşı ikisine karşı teyakkuz halinde olmaya çağırmak terörist bir örgütü demokratik bir aktör seviyesine yükseltmek  anlamına gelir.

12. Batı dünyası Türkiye’ye karşı önyargılı, çifte standartlı ve tiksindirici tavrını Diyarbakır anneleri vesilesiyle bir kere daha sergiledi. Annelerin feryadını, direnişini görmezden geldi. Ne yayın organları doğru dürüst bir haber yaptı ne de resmî makamlar direnişi gündemlerine aldı. Bu onların ayıplarına bir yenisini ekledi.

Demokrasinin en temel ilkesi, şiddetin dışlanmasıdır. Şiddetin dışlanmadığı yerde seçim ve temsil mekanizmaları sağlıklı çalışamaz, fonksiyonlarını ifa edemez. Şiddeti dışlamayan, kınamayan ve mahkûm etmeyen hiç kimse, hiçbir parti demokrat olma iddiasında bulunamaz. Demokraside şiddet bir metot, bir araç olarak kullanılamaz. Şiddetle doğrudan veya dolaylı bağları olan bir siyasî parti de demokratik bir parti olamaz. Diyarbakır annelerinin direnişini her ne sebeple olursa olsun karalamak, önemsizleştirmek, hem annelere büyük haksızlık yapmak ve insan hayatına saygı göstermemek hem de, niyet o olmasa bile, PKK’ya cesaret vermek anlamına gelir. Gerçekten demokrat ve aklı başında olanların bu duruma düşmekten kaçınmaya çalışması beklenir.

Diyarbakır anneleri evlatları için gerçekleştirdikleri bu asil direnişle HDP’ye şiddeti dışlayarak demokratikleşmesi için bir şans veriyor, bir kredi açıyor. Bakalım HDP liderleri ve memleketin demokratım diye kasılan, etrafa yerli yersiz demokratlık öğretmeye kalkan kimi aydınları bu gerçeği  görebilecek ve gereğini yapabilecek mi!

16 Eylül 2019