.: Atilla Yayla

Dinî önderler, kriz ve açlık

2008 krizi açlığın ve yoksulluğun odağında bulunduğu tartışmaları artırdı. Dinî önderler de tartışmalardan geri kalmadı. Kasım ayı ortalarında Active Academy tarafından düzenlenen “Uluslararası Finans Zirvesi” üç büyük dinin (daha doğrusu kitaplı dinin) temsilcilerini buluşturdu.
Gazetelere yansıyan haberlere göre İstanbul Rum Patriği Bartholomeos, Türkiye Musevî Cemaati Hahambaşı Rav İsak ve İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı krize “bitmek bilmeyen tüketim tutkusu, kazanma hırsı, zengin-yoksul arasındaki adaletsizlik ve ahlâkî çöküş”ün sebep olduğunda birleşti. Patrik Bartholomeos “insanlar sadece tüketici konumuna indirgenirse, bunun sonucunda ortaya çıkan doyumsuz açgözlülük, varlık sahibi olanların olmayanlara kıyasla varlıklarını artırması şeklinde gerçekleşir” dedi. İstanbul Müftüsü Çağrıcı, küresel krizin ahlâkî ve manevi yoksullaşmanın sonucu olduğunu, modern insanın Tanrıyla bağlarını kopardığını ve bunun haz almanın hayatın yegâne aracı hâline gelmesine yol açtığını söyledi. Bir ABD vatandaşının bir Afrikalıdan 24 kat fazla tükettiğine ve eşitsizliğin “mağdur edilen, köşeye sıkıştırılan” insanlarda öfke ve isyan duygularını kabarttığına işaret etti. Hahambaşı İsak ise krizin bütün dünyayı etkilediğini ve krize karşı küresel bir mücadele verilmesi gerektiğini anlattı. Üç dinî önder, insanlar arasında dayanışma ve yardımlaşmanın hem krizin çözümü hem yoksulluğun ortadan kaldırılması için şart olduğunda da birleşti. Benzer açıklamalar Vatikan’dan ve Anglikan Kilisesi’nden de geldi.
Ortalama dindar için dinin özü itibariyle bir ahlâk kodu olduğu düşünüldüğünde, dinî önderlerin izahlarının ahlâkî tahliller ve çağrılar hüviyetinde tezahür etmesi anlaşılır. Şüphe yok ki, bireysel müminlerin ve mümin topluluklarının bu tür mesajlara ihtiyacı vardır ve dinî mesajların ve açıklamaların inananlar arasında bir itibarı ve etkisi bulunmaktadır. Bununla beraber, krizi açıklamanın tek yolu dinî ve ahlâkî yaklaşım değildir. Hatta, krizi ve açlığı açıklamada yalnızca dinî ve ahlâkî yaklaşıma başvurmak çoğu zaman eksiklik taşıyan ve bazen yanıltıcı olabilen bir yaklaşımdır. İktisat ilmine ve iktisat tarihine de başvurmak gereklidir. İktisadî faaliyetlerin öznesi olan aktörlerin ahlâkı dışlamış, insanları veya insanların bir kısmını kasıtlı olarak zor duruma düşürmek isteyen vicdansız varlıklar olduğunu peşinen kabul etmek insana yapılacak bir haksızlıktır. Ayrıca, tekil insanlar ve insan birlikleri (firmalar) iktisadî hayatın yegâne aktörleri değildir. Günümüzde ekonomideki en önemli aktörler devletlerdir ve ekonomik hayat sorgulanırken devletlerin rollerinin de sorgulanması şarttır.
Kriz 2008 Ekim’inde insanlığın kapısını çaldığında, solcu- sağcı kolektivist  kanatların piyasayı krizden sorumlu tutan açıklamaları –demeç, yazı v.s.- sel gibi boşalmıştı. Neredeyse herkes krizin piyasa ekonomisinin ürünü olduğunu ve krizden yalnızca devlet müdahaleleriyle çıkılabileceğini düşünmekteydi. Aradan geçen bir yılda durum epeyce değişti. Bugün krizde devletlerin mühim bir payı  olduğu görüşü gitgide ağırlık kazanıyor. Tahmin ediyorum ki, 1980’lerden  2008’e  uzanan zaman dilimiyle ilgili empirik bilgileri irdeleyen çalışmalar arttıkça bu görüş daha da güçlenecek. Bunun için biraz zamana ihtiyaç var. Ancak, açık olan gerçek, krizde devletlerin bir payının bulunduğu ve dinî önderlerin devletlerin felsefe ve icraatlarını da sorgulamalarının yerinde olacağıdır. Dini önderlerin ve dindar fikir adamlarının daha kuşatıcı ve aydınlatıcı açıklamalar yapabileceğini İspanya’daki Salamonko Okulu’nun tarihi göstermektedir. Bu okula (M.S. 500-1500) mensup teologlar ve filozoflar bize bugün dahi ışık tutan fikirlere imza atmışlardır. Özel mülkiyetin barışçı, üretken ve ahlaklı bir toplumun doğmasındaki rolünü kavramışlar ve sağlam paranın, ticaretin hem ülke içinde hem ülkeler arasında serbest olmasının önemini vurgulamışlardır. Piyasa süreci; adil fiyat; ücret, maaş ve kiraların değişimci adaletin unsurları olması gibi birçok öngörüyü de onlara borçluyuz. Dolayısıyla, zamanımızın din adamları ve dindar düşünürleri din  ve ahlakla başlayıp yine din ve ahlakla biten açıklamalar yapmakla yetinmemeli, iktisat ilmini ve temel iktisat bilgisini de devreye sokan açıklamalar yapmaya çalışmalı veya onları teşvik etmelidir.
Aynı şeyin açlık vakalarını incelerken de yapılması gerektiği kanaatindeyim. Afrika’daki açlığın sebebi zenginlerin “çok yemesi” veya fakirlere yardım etmemesi değildir. Zenginlerin az yemesi, otomatikman fakirlerin daha çok yemesi anlamına gelmez. Hatta tam tersi doğru olabilir. Tarımsal üretimin azalması Afrikalının daha da az gıdaya mahkûm olması sonucuna yol açabilir. Açlara ağıt dizmek, sempati geliştirmek yetseydi, onları sevgi ve üzüntümüzle doyurmak mümkün olsaydı, dünyada açlık diye bir şey kalmazdı. Açlığın dış yardımla ortadan kaldırılabileceği de bir illüzyondur. Peter Bauer’in kırk yıla yayılan çalışmaları dış yardımların uzun vadede faydadan çok zarar verdiğinin kanıtlamıştır. Dış yardımların baş organizatörlerinden Dünya Bankası’nın uzmanları da aynı noktaya varmıştır. Özellikle gıda yardımları uzun vadede yardım yapılan coğrafyalara çok zararlı çok olabilmektedir. Tarımsal üretim ortamını hem çalışma müşevvikleri hem de toprak sermayesinin korunması bakımından tahrip ederek açlığı kalıcılaştırmakta, yardım alanları yardıma bağımlı hale getirmektedir.
Şüphesiz, zengin ülkeler aç ve fakir bölgelere yardım etmelidir. Ama bunun, acil durumlar dışında, doğrudan gıda yardımı yerine salgın hastalıklarla mücadele, doğal afet alanlarının ıslah edilmesi, işgücüne üretim bilgi ve becerisinin kazandırılması, mülkiyeti kayıt altına alma ve koruma sistemlerinin kurulması gibi yollarla yapılması daha doğru ve yararlıdır. Ve, başkaları ne yaparsa yapsın, açlıktan kurtulmak uzun vadede ancak açların kendilerinin başarabileceği bir şeydir. Bugün Afrika’da korumacılık egemen iktisat politikasıdır. Afrika ülkeleri arasındaki ticaret engelleri, zenginlerin Afrika’nın önüne diktiği ticaret engellerinden çok daha fazladır. Kıta birbirinden kopuk siyasi toprak parçalarından müteşekkildir. Afrika’da bir ülkeden diğerine seyahat, korumacılık yüzünden, çok zor ve meşakkatlidir. Ülkeler arasında doğrudan uçuşlar neredeyse yoktur. Bu yüzden, Afrika’da bir yerden diğerine gitmenin en iyi yolu, önce Avrupa’ya (özellikle Londra’ya) gitmek ve sonra tekrar oradan gidilecek yere uçmaktır. Kıta içi korumacılık o kadar kötüdür ki, Afrika ülkeleri arasındaki ticaret engellerinin ortadan kaldırılmasının tek başına kıtanın genel durumunu yüzde elliye varan oranlarda  iyileştirebileceği iddia edilmektedir.
Dinî önderlerin açıklama ve nasihatlerine her zaman ihtiyaç vardır. Ancak, hikâyenin bütününü onların sırtına yıkarak sorumluluktan kaçamayız. Böyle yapmak  kendimizi aldatmak, onlara haksızlık etmek anlamına gelir. Okuyan ve yazan insanlar olarak iktisat, tarih gibi disiplinlerden ve empirik bilgilerden yararlanarak daha etraflı, ayakları yere sağlam basan açıklamalar yapmaya ve işlerliği olan çözüm önerileri geliştirmeye çalışmalıyız.
Zaman, 18.12.2009