.: Can Beysanoğlu

Dil Devrimi ve Öz-Türkçecilik Üzerine

Sevgili Furkan Karay’ın sayfasında Dil Devrimi ve öz-Türkçecilik üzerine keyifli ve ufuk açıcı bir fikir teatisinde bulunduk. Orada yaptığım yorumları ve verdiğim cevapları, elden geçirerek ve üzerine ilâveler yaparak derledim.

***

Benim Pozisyonum

Ben dil konusunda milliyetçiyim. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dediği gibi, “Türkçem benim ses bayrağım!” O bayrağı en yükseklerde dalgalanır görmeyi arzu ederim… Fakat muhafazakâr bir milliyetçilik benimkisi. Muhafazakârlığım ise dilimizin güncel ihtiyaçlarını kavrayan, ona göre dönüş(türül)mesini talep eden bir muhafazakârlık. Dönüştürme deyince tepeden birilerinin kelime dikte etmesini kastetmiyorum. Devrimin aşırılıkları tutmamıştır nitekim. Benim kastettiğim, ihtiyaç duyulan alanlarda yeni kelimelerin üretilip evvelâ o alanın insanlarına, sonra halka halka tüm topluma sunulması; sonra da muhataplarınca kabul gören, benimsenen kelimelerin dile yerleşmesi, benimsenmeyenlerin ise ille dikte edilmek yerine unutulmaya terkedilmesi.

Dil Devrimi pratiğinde buna uyan ve uymayan uygulamalar var. Bizde maalesef milliyetçi-mukaddesatçı dilciler bu konuyu bilimsel açıdan ele almak yerine ideolojik kavgaya malzeme ettikleri için, sözgelimi Tahsin Yücel’in Dil Devrimi ve Sonuçları veya Agâh Sırrı Levend’in Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri çapında ilmî eserler yazamadılar. Öte yandan, sol cenahta da konuyu ideolojik inada bindirip, gündelik dili bile toplumda karşılık bulmamış kelimelerle donatanlar oldu. Her iki tavır da yanlıştı.

***

Dil Devrimi’nin Sebepleri

Bütün mesele, geleneksel Osmanlı toplumunda seçkinlerin yazılı kültür dili ile halkın şifahî kültür dili arasında kapanmaz bir makas olmasıydı. Bunu biraz açalım: Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdığımız Türkçe ilmî ve felsefî düşünceyi besleyen soyut kavramlar bakımından fakir, gündelik hayatta haşır neşir olunan somut kavramlar bakımından zengin bir dildi; bu durum Türklerin kültür ve yaşayış biçiminin doğal bir sonucuydu. İslamla tanışan Türkler tefekkür ihtiyacını din dili olan Arapçadan, idarî gelenek oluşturma ihtiyacını ise devlet dili olan Farsçadan temin etti. Osmanlı’da devlet dili Türkçe olsa da, yazışma dili bu iki dilden birçok kavram devşirdi. Ayrıca İslamî ilimlerde ve edebiyatta tamamen kırma bir dil terkibi oluşturuldu. Seçkinler katında bu gelişmeler yaşanırken halk seviyesinde ise arı Türkçe olabildiğince korundu. Bâki’nin bir gazeli ile Karacaoğlan’ın bir koşması arasındaki çarpıcı fark böylece ortaya çıktı.

Modernleşme ve uluslaşmanın ilk adımlarının atılışında bu ikilik Osmanlı aydınlarının gözüne batmaya başladı. Batı’da modernleşme sürecinde halk (çoğunlukla orta sınıf) okuma salonları ve toplanma alanlarında “kamu”nun parçası olurken, basılı gazete ve kitap aracılığıyla sözü ve fikri dört bir yana dolaştırır ve ulusal bir anlam haritası yaratırken, ticarî ilişkileri ulusal düzeye vardırıp şehirlileşirken, eğitim ve siyasî katılım düzeyi yükselirken, elitin dili ile halkın dilini birleştirip millî bir dil yaratmak gündeme gelmişti. Türkiye’de bu süreç birebir bu şekilde cereyan etmedi, daha ziyade aydın-bürokrat zümre durumdan vazife üstlendi. Bu yolda ilk etapta: (1) Türkçenin yazım ve gramerinin halk diline yaklaştırılması lâzımdı. (“Eşhas” yerine “şahıslar”, “eşkıya” yerine “şakiler” gibi Türkçe çoğul eki kullanmak; “hakimiyet-i milliye” yerine “millî hakimiyet”, “divan-ı harp” yerine “harp divanı” gibi Türkçe kelime dizilişi vs.) (2) Kelime dağarcığının ise olabildiğince halk dilini esas alan, yahut o kökten türetilen, fakat kültür hazinemizin bağlı olduğu Osmanlı-İslam medeniyet dairesindeki kavramları ve terimleri sahiplenen, bunları halk diline uyarlayan bir metodun seçilmesi elzemdi. Bilhassa ilmî, felsefî, teknik terimlerin Türkçeye kazandırılması ihtiyacı vardı. Dildeki bu eksiklik, Batı bilimi ve felsefesindeki kavram ve sorunsalların bizim tarihsel gelişimimizde karşılığının bulunmayışından kaynaklanıyordu. (3) Türkçe’nin sınırları belirlenmiş, herkesçe bilinen ve benimsenen, net biçimde tarif edilmiş imlâ ve gramer kurallarına ve kıstaslarına gereksinimi bulunmaktaydı. İçinde hem Türkçe, hem Arapça, hem Farsça kural ve yöntemleri barındıran bir kırma dil, gerek aydınlarda gerekse okuryazarlarda kafa karışıklığı yaratıyor, herkes bildiğini okuyordu. Arap alfabesinin Türkçe ifadelere uyumsuzluğundan da kaynaklanan yazım anarşisi son bulmalıydı.

***

Ne Olmalıydı Ne Oldu? 

Cumhuriyet öncesi dildeki dönüşüm, özetle “hakimiyet-i milliye”yi “millî hakimiyet” yapmaya, yazı dili ile konuşma dili arasındaki makası kapatmaya odaklanmıştı. Bu fark öyle yapmacık ve eğreti duruyordu ki, meselâ, kadınlardan bahseden biri “Ne güzel hatun!” diye konuştuğu hâlde, yazarken, atıyorum, “nisa-i hasnâ” diye yazıyordu. Halbuki çarşıda, pazarda, sokakta ahalinin dili “güzel hatun” demekteydi.

Dönüşümün ilk safhası görece sancısız gerçekleşti. Terimlere Türkçe karşılık üretmede ilerleme kaydedilemese de (“ideal”e karşılık “mefkûre”yi, “sosyoloji”ye karşılık “içtimaiyat”ı, “psikoloji”ye karşılık “ruhiyat”ı türeten Ziya Gökalp örneği ilginçtir), imlâ ve grameri Türk dilinin kurallarına göre yapma, yazı dilini konuşma diline yaklaştırma noktasında epey mesafe katedildi.

Cumhuriyet devrindeki ikinci aşama, (1) terimleri Türkçeleştirme, (2) “millî hakimiyet”i “ulusal egemenlik” yapma kavgasıdır.

Bu uğraşın iki boyutu var. Birincisi, bir dilde halkın kolayca kavradığı kök ve eklerden türetme kelimeler ne kadar çok olursa, bu akraba kelimeler ağının yaratacağı anlam ufku o kadar genişler. Türkçe eklerden Türkçe usüllere göre türetilen kelimeler dile ne kadar yerleşirse, yabancı ek ve kurallarla türetilmiş kelimeler o kadar eğretileşir, abesleşir. İkincisi, zurnanın zırt dediği yer, halkın zihninde yer etmiş kelime kökleri, hangi dilden gelirse gelsin, korunacak mıdır korunmayacak mıdır? Bence korunması gerekir, hatta yabancı kök + yabancı ek biçiminde türemiş kelimeler dahi halkın diline yerleşmişse, bunları ayıklamanın lüzumu yoktur. “Türkçeleşmiş olan, Türkçedir”. Arapçadan “ktb”kökünü almış, “kitap” yapmışız; bizim imâlatımız, bizim malımızdır artık. Biz üretmesek dahi, meselâ “cümle” yerine “tümce”, “kalem” yerine “yazgaç” demenin âlemi yoktur.

***

Terim Sorunu

Terimlerden karşılığı bulunmayanların olduğu gibi Türkçeye buyur edilmesine karşıyım, şahsen. Türkçe eğer güçlü bir dil olacaksa bilimde, edebiyatta ve felsefede şahlanmak zorunda; kahvedeki adamın 500 kelimelik Türkçesi onun küçük dünyası için yeterli olabilir ama bence dilimizi özel bilgi ve uzmanlık gerektiren alanlarda da geliştirmeliyiz. O bakımdan terimlerin Türkçeleşmesi şart. Kullananın zihninde, yaşadığı hayatla, bağlı olduğu çevreyle, ait olduğu medeniyet dairesiyle ve en geniş anlamda insanlık ailesiyle duygudaşlık kuracağı bir imgelem olmalı. Hepsini birarada mükemmelen yakalamak zor tabiî, kabul ediyorum. Fakat en azından, uzmanların dili hayattan ve değerlerden kopuk olmamalı, eğreti-ayrıksı durmamalı. Gerçi Dil Devrimi’nin aşırı hâli, tarihî ve kültürel çağrışımı olan eski kelimelerin yerine köksüz ve bağlamsız yapay kelimeler koydu. Bunların bir kısmı tuttu, bir kısmı tutmadı ve eskileri rağbet gördü.

Öte yandan, Dil Devrimi’nin tıpkı Harf Devrimi gibi, bir medeniyet dairesinden başka bir medeniyet dairesine toplumu kaydırma projesiyle de bağlantısı vardı. Osmanlı-İslam kavramları bilhassa ayıklandı, çağrışımlarıyla beraber geniş bir imgelem çöpe atıldı; bu, Devrimin yıkıcı tarafıdır. Terim türetmede ise bence başarıdan bahsedilebilir.

***

Ne Kazandık, Ne Kaybettik? 

Şuna katılırım: Arapça bir kelimeden vazgeçtiğimizde, Arap dilinin ekleriyle ve gramer kurallarıyla türetilmiş bir dolu kelimeden de uzaklaşmış oluyoruz. O yüzden bu kelimelerin en azından edebiyatta kullanılması ve az buçuk kitap okuyan kalburüstü ahaliye intikal ettirilmesi önemli. Öz-Türkçe kaygısıyla haşır huşur bir dil kullanan yazarlar sadece dili değil kendi anlam dünyalarını da felce uğratıyor.

Öte yandan, Türkçe kökten üretilen ve Türkçe eklerle bu dilin kurallarına göre türetilen nice kelimeler de kullanıla kullanıla anlam dünyamızda geniş bir çağrışım ufkuna kavuşabilir.

Kemâl, kâmil, tekâmül, mütekâmil… Bunları atmaya lüzum yok. Tabiî süreç içinde bir kısmı kendiliğinden unutuluyor belki. Çünkü dediğim gibi kitle toplumu demek yüzeyselleşme demek.

Ön, önem, önlem, öncü, öncül, öncelik.. Bunlar da “ön” kelimesinin zihinde uyandırdığı âşinalıktan dolayı kolayca zihinde karşılık bulabilen kelimeler. “Önlem”in ön almaya, “öncü”nün toplumun önünde gitmeye, “önem”in (ki -em diye bir ek olmadığına göre kural-dışı türetilmiş; böyle çok kelime var maalesef) yine de bir kişinin nezdinde önde yer tutmaya atıfta bulunduğu hemen anlaşılabilir.

Ben yazarken ve konuşurken bu iki dağarcık kümesinden de yararlanma taraftarıyım.

***

Ne Yapılabilirdi? 

30’larda Dil Devrimi’nin aşırıcı devirlerinde Meclis’te kurulan Dil Komisyonu’na mensup mebusların hababam kelime üretmesi saçmaydı. Bu işin zamana yayılması ve dilcilere, yahut bir uzmanlar heyetine (ideolojik olmayan bir Dil Kurumu’na) bırakılması gerekirdi. Dilciler ve edebiyatçılar eserlerinde kullanacakları yeni kelimelerle gazeteci ve fıkra yazarı gibi aktarıcı aydınlara yeni bir dağarcık sunacaklar, onlar da benimsediklerini alıp kullanarak halka mâl edeceklerdi. En akılcı yöntem buydu. Ne yazık ki gayretkeşlik ve radikallik ağır bastı ve bir dönem siyasetçiler ve yazarlar kendi konuşup yazdıklarını dahi anlamaz hâle geldiler. Birkaç sene sürdü bu aşırılık.

***

Dil Savaşını Kim Kazandı? 

80’lerle beraber öz-Türkçeciler ile “yaşayan Türkçe”ciler arasındaki kültür savaşı şiddetini ve derinliğini yitirdi. Türkiye’de bir dönem var ki, dil konusunda yaptığın tercih senin ideolojik pozisyonunu da ele veriyordu. Öz-Türkçecilik solculuk ve “ilericilik” demekti; “yaşayan Türkçe”cilik ise milliyetçi-mukaddesatçılık! Ecevit ısrarla “olanak, olasılık, olay, eşgüdüm, dışalım, dışsatım” gibi kelimeler kullanırken, sağcılar ille de “imkân, ihtimâl, hadise, koordinasyon, ithalat, ihracat” diyordu!

Peki savaşı kim kazandı? Resmî galip “yaşayan Türkçe”ciler oldu, zira 12 Eylül’cüler hem öz-Türkçeciliğin kalesi Türk Dil Kurumu’nu kapatıp hükümete bağlı bir daire olarak yeniden kurdu, hem de TV’de öz-Türkçe kelimelerin kullanımını yasakladı. İlk raundu sağcılar kazandı yani… Fakat bana kalırsa müsabakadan öz-Türkçe galip ayrıldı, fakat birtakım sivriliklerden ve aşırılıklardan arınmış hâliyle!

50’lerin gazeteleriyle bugünküler kıyaslandığında aktarıcı aydınların dilinin büyük ölçüde değiştiği, halk dilinin de yeni kelimeleri azımsanmayacak nispette kabul ettiği görülüyor.

Gözlem (müşahade), anlayış (telâkki), tutum (tavır), söyleşi (mülâkat), olasılık (ihtimâl), evrim (tekâmül), doğal (tabiî), gelişim (inkişaf), yayın (neşriyat), sözlük (lügat) vs. bunlardan sadece birkaçı.

Nasıl kotarıldı bu değişim? Zorla değil hayatın olağan akışıyla… Dünyaya açılan, kültürel ve ekonomik küreselleşmeye entegre olan, teknoloji sayesinde yeni davranış kalıplarının boy verdiği, yeni orta sınıfı serpilen Türkiye’de yeni nesiller, kitle toplumu olmanın getirdiği yüzeyselleşme de hesaba katılırsa, daha basit ve akıcı gördükleri yeni kelimelere teveccüh ettiler. Eski kelimeleri içeren üslup, eski hayatın üslubuyla birlikte yavaş yavaş sahneden çekildi.