.: Ünsal Çetin

‘Diktatörün’ Sonu

Tarihe muhalefetin hediye ettiği ‘Evet’ olarak geçmesi gereken bir referandumu geride bıraktık. Ülkemize hayırlı uğurlu olmasını diliyorum. Bu halkın basiretiyle, sağduyusuyla gurur duyuyorum.

Hepimiz biliyoruz aslında Erdoğan’ı ‘diktatör’ yapan şeyi. Menderes, Özal ya da Demirel’in kaderini paylaşmadı o. Kapatma davasından 15 Temmuz’a sürek avında yem olmadı. Katledilemedi darbecileri tarafından, Menderes’ten farklı olarak. Özal’dan farklı olarak, siyasî ömrünü tamamlamadan önce hayatını da kaybetmedi, ölmesi için yapılan bütün o haykırış ve yakarışa rağmen. Demirel’den farklı olarak, müesses nizama teslim olmadı ve siyasî ömrünü politik bir fiyasko ile noktalamadı. Başarılıydı ve halen de başarılı. 7 Haziran’dan sonra bir kez daha, % 51 ‘Evet’ oyu nedeniyle, insanların onu başarısız bulduğu ve ‘ders verme’ sırasına girdiği bir süreçte olmamıza karşın, bu yine de böyle. Bu ders verme kaygısı her ne kadar anlamlı ve gerekli olursa olsun, ancak onu kendi standartları ile yargıladığımızda ‘başarısız’ olabilen bir Erdoğan var karşımızda.

Ortada şayet seçim kazanamasaydı kimsenin yüzüne bakmayacağı bir ‘diktatör’ ve ‘tek adam’ var. Kabul etmek lazım ki, onu ‘diktatör’ yapan tek neden Erdoğan’ın cumhuriyet tarihinin en yüksek seçim başarısını göstermesi değil. Muhaliflerin cumhuriyet tarihinin en ağır seçim başarısızlığına sahip olması da dikkate alınmalı. Kendi muhaliflerinin başarısızlığı yüzünden diktatörlükle suçlanma ‘mutluluğu’ ya da aslında talihsizliği nasip oldu Erdoğan’a. Bu bir nevi başarılı olduğu için karalanmak anlamına geliyor. Keşke bu ülkede Ayn Rand daha fazla okunsaydı.

Bir bakıma bütün bunlar doğal. Çünkü biliyorsunuz, eğer Türkiye’de sağ seçmene yaslanarak iktidara gelmişseniz önünüzde iki seçenek vardır. Ya mükemmel yönetirsiniz ya da otoriterleşirsiniz. Batıdaki hükümetlerden farklı olarak sizin siyasî, idarî veya hukukî hata yapma durumunuz söz konusu olamaz. Siz de beşersiniz ancak eğer şaşarsanız bu şaşma sizin kötü niyetli olduğunuza apaçık kutsal bir delildir. Başka bir şey olamazsınız. Batıda hükümetler hata yapar veya ‘ağır’ hata yapar fakat Türkiye’de merkez sağ hükümetler sadece ‘otoriterleşir’. Merkez sağ belki de hatalı bir ifade bu noktada. Belirli bir ideolojik oligarşiyi benimsememeniz aleyhinize yeterli delildir. O ideolojik oligarşiden daha demokrat olmanızın bir önemi bile kalmaz.

Devasa bir talihsizlik, çok ihtiyaç duyduğumuz muhalefetimizin müktesebat yetersizliği. Ülkenin tipik demokratımsı aydınları Menderes’e diktatör dedi. 70’lerin Demirel’i de diktatördü, Özal da,  Erbakan da, Erdoğan da. Geçen 70 yılda muhalefet olmak ve fikir geliştirmek adına tek bir kalıbı tekrarladı durdu bu aydın tipi. Çünkü başka bir fikir bilmiyor, bilmek de istemiyor. Fikir üretmek, yapıcı eleştiri getirmek işin en zor kısmı.

Bırakın 27 Mayıs’ı, daha 367’yle bile hesaplaşamayan bir muhalefet bu. Sosyal bilimlerdeki amaçlanmayan, ters tepen, uzun vadede ortaya çıkan sonuçlar gibi kavramlarla ilgilenmiyor bu muhalefet. Didem Aslan Yılmaz’ın Deniz Baykal’a 367’yi hatırlatması üzerine aldığı cevaba bakınca bu görülmüyor mu? Sizce 367’nin 16 Nisan’a giden yola taş döşediği fikrine aşağıdaki gibi bir karşılık verilirse, demokratik ve rekabetçi bir muhalefet yapılmış olabilir mi?

“Ne  alâkası var? Bunların bir ciddi tarafı yok. Bunlar boş laflar. Varsa bir şey söyle! Siyasî geyik bile değil. Bunun dışında bir laf bulamıyor musun Didem? Hiç alâkası yok. Zamana yazık. Yok efendim hiç konuşulmuyor, konuşuluyordu, artık kimse konuşmuyor, herkes bu işi biliyor. Ben sana 367’nin hikâyesini anlattım. Ben arkasındayım diye olay bir yere gitmiş değil. Anayasa Mahkemesi bir şey söyledi. Kardeşim… Sen anayasayı konuşturmak istemiyorsun galiba. Yapay, bunlar çürümüş, hiçbir geçerliliği olmayan boş laflar. Bunları koy bir kenara.” (Habertürk, Türkiye’nin Nabzı Programı).

Bir soru daha soralım mı? Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin TBMM’yi zayıflattığını, kesinlikle ‘Hayır’ oyu verilmesi gerektiğini öne süren bir muhalefete ‘367 hataydı, meclisin elini kolunu bağlayan vesayetçi müdahaleydi, antidemokratik bir hukuk katliamıydı’ demediği sürece seçmenin güven duyması mümkün mü? Anayasal amir hükme aykırı olarak, cumhurbaşkanı seçmesi engellenen, temel bir hak ve görevi elinden alınan TBMM’nin gücü neden o vakitler 367’cilerin kaygılandığı bir husus değildi ki? Çünkü ve elbette 367 ile amaçlanan şey bizzat vesayetin hüküm sürmesiydi, TBMM’nin kararını iptal etmek pahasına.

Kapatma davasından 15 Temmuz’a sürek avının her ayağında kendisini avcı yerine koyan bütün aktörler kötü birer sosyal bilim öğrencisi oldular. Eğer biraz Hayekyen ‘amaçlanmamış sonuçlar’ kavramından haberdar olsalardı bir sonraki yenilgilerini kendi elleriyle hazırlıyor ya da kolaylaştırıyor olabileceklerine dair bir şüpheye sahip olabilirlerdi. Bunun yerine, ‘göbeğini kaşıyan kıllı ayı’ hakareti geri plana çekildikçe ‘diktatör/tek adam söylemi’ ön plana alındı. Diktatörlük ithamı da ‘kıllı ayı’ söylemi kadar bu halka bir hakaretti hâlbuki.

Bu milletin diktatörlüğü, böyle bir rezaleti ve zilleti kabul etmeyeceğini anlamak için 15 Temmuz’u bırakın, 16 Nisan’a bakmak yeterli olmalı. Hepimiz biliyoruz ki, Erdoğan bir diktatör değil, olamaz ve olmak da istemiyor. Ben aslında olmak istememesi ile değil olamayacağı gerçeği ile daha yakından ilgiliyim.

Bu ülkede kimileri bilmiyor ya da hatırlamak istemiyor olabilir ama 28 Şubat sürecinde Refah Partisi kapatıldı. Ve bugün güya ‘meclis de meclis’ diyen bir zümre bu kapatma kararını ayakta alkışlamıştı, kitlesel bir mağduriyet umurlarında değildi. Bugün zarflardaki damga hakkında ‘endişeli’ olanlar seçmenin dörtte birinin oyunun iptal edilmesine ses çıkarmamıştı. Hadi diyelim ki Erdoğan diktatör olmak istiyor. Ve diyelim ki (yapamaz ama) Anayasa Mahkemesi’ne kendisine emir kulu olacak adamları doldurdu. Sonra da (yapmaz ama) CHP’yi kapatma talimatı verdi onlara. Siz de ben de biliyoruz Erdoğan’ın bunları yapmayacağını, yapamayacağını ama diyelim ki yaptı bunu ve o AYM de bu CHP’yi kapattı. Bu halk (sadece CHP ya da AK Parti seçmeni değil, bu halkın tamamı) ilk fırsatta Erdoğan’ı alaşağı eder. Hepimiz biliyoruz ki, böyle bir hatanın bedelini bu millet çok ağır ödetir, ilk fırsatta o AYM’yi ve o Cumhurbaşkanı’nı cezalandırır.

Artık bu ülkede muhalefetin iktidara ‘ülkeyi işgal etmiş Yunan askeri’ muamelesi yapmaması lazım. Hep karşısındakinin ne kadar kötü niyetli, beceriksiz, yolsuz olduğundan bahsetmeyi bırakıp, biraz da kendisinden bahsetmesi lazım. ‘Diktatörlük’ gibi gülünç söylemlere bir son verip fikir üretmesi lazım.

İktidardan daha çok boş vakti olduğu için bu boş vakti iktidara hazırlık amacıyla verimli kullanması lazım.

Ayrıca bakınız...

Eyalet Sistemini Tartış(ma)mak

Eyalet Sistemini Tartış(ma)mak

16 Nisan referanduma beş kala Cumhurbaşkanı danışmanlarından Şükrü Karatepe “eyalet” tartışmalarını gündeme getirdi. Büyük bir ...