.: İhsan Dağı

Devletin Sopası Var mı?

Bu ülkede devletin sicili hiç parlak değil. Faili meçhuller, azınlıklara yapılanlar, hapislere atılan aydınlar, darbeler, yasaklar… Saymakla bitmez devletin zulmü, devletin mağdurları.

Devletin mağdurları bile demokrat olsaydı bu ülkeye demokrasi çoktan gelirdi; devletin susturdukları, yasakladıkları özgürlükçü olsaydı çoktan özgür bir ülke olarak anılırdı.

Olmuyor, işte. Mağdurlardan demokrat olmuyor. Her mağdur iktidara geldiğinde devletin sopasını, baskı ve zulüm mekanizmasını kendi ellerine alıyor. Baskı altındayken demokrat ve özgürlükçü, iktidar olunca otoriter… Devletçilikte kimse yarışamıyor onlarla; devlet aklı diyorlar, devletin âli çıkarları, devletin bekası… Halk yok, birey zaten ağza alınmaz. Her şey devlet için, çünkü devlet artık bizim!

Birinin demokrat olup olmadığını iktidara oturduğunda anlayabiliyorsun ancak. Deniyorsun, değilse hayal kırıklığı yaşıyorsun, umudunu kaybediyorsun. ‘Denenmemiş’ demokrat buluyorsun, bir de onu deniyorsun. Yine aynı. Halkın desteğiyle devlete çıkan halkın tepesine biniyor.

Bu kısır döngüden çıkış var mı, artık emin değilim. Geriye, üç beş liberal-demokrat için sürekli bir hayal kırıklığı kalıyor. Ruh sağlığımız için galiba hiç umutlanmamak gerek.

Anlatamadık gitti; mesele devletin ‘doğa’sında. O vahşi, ceberut, şiddet eğilimli ‘doğa’dan ‘medeni’ bir kurum yaratmak için önce bunu istemek gerekiyor. İstersen onu şeffaf yaparsın, hesap vermeye mecbur, hukuka ve halkın temel haklarına saygılı yaparsın. Yok, onu elinde sopa olarak kullanmaksa niyetin o sopa bir senin eline geçer, bir ötekinin. Böylece her dönem bir sopa yiyen olur.

Üç beş kişi de ha bire sopa yiyenleri safça korumaya, onların haklarını savunmaya çalışır. Çoğunluğun sabit bir tarafının olduğu, kendi tarafları ne yaparsa yapsın itiraz etmedikleri için her dönem ilkeli durmaya çalışanlar, sopa atanlara ‘dur’ diyenler, sopa yiyenlere şefkat gösterenler dönek vs. olmakla suçlanır, ‘Ne oldu da taraf değiştirdin?’ diye sorulur. ‘Yahu kimse dayak yemesin diye arkaladık sizi, başkalarına sopa atasınız diye değil’!

Yani devlet el değiştiriyor ama işlevi, yöntemleri aynen devam ediyor. Bağırıyor, hakaret ediyor, iftira atıyor, fişliyor, gizlice dinliyor, atıyor, sürüyor. Birey yok, onun özgürlükleri, özel hayatı yok sayılıyor.

Şimdi de yeni bir iddia var; 7 bin kişi dinlenmiş iki savcının talebi ve mahkeme kararıyla örgüt davası paravanı altında. Adı geçen savcılar yalanladılar iddiaları. Gerçek elbette ortaya çıkacak. Eğer doğruysa yapanlar hukuk önünde hesap vermeliler. Kamu otoritesini ellerinde tutanların işi milletin mahremine girmek değil. Kim olursa olsun, devlet gücüyle bireyleri mağdur edenlere, onların özel hayatlarına, haklarına müdahale edenlere müsamaha gösterilemez.

Bu genel ilke herkesi her zaman bağlamalı. Yoksa ‘iki yüzlü’lüğünüz tescillenir. Mağdur olduğunuzda elbette isyan edin, itiraz edin ama kamu kaynaklarının yağmalanmasına, medyaya yapılan baskı ve müdahalelere, siyasetin yargıyı teslim almasına da bir şeyler deyin.

Bugün dinlemelerden şikayet edenler MİT’e sınırsız dinleme hakkı veriyorlar. Sadece dinleme mi? Bütün özel hayatınızı izleme, bütün özel bilgilerinize ulaşma yetkisi veriyorlar. Dahası sayılarını, kimliklerini asla öğrenemeyeceğimiz MİT mensuplarını adeta dokunulmazlık zırhıyla sarıyorlar. ‘Görev gereği’ bir MİT mensubunun size yaptığı her şey meşru. ‘Görev gereği’ denilmesi yeterli. Bırakın telefonlarınızın dinlenmesini özel hayatınızdan hayat hakkınıza müdahale onlara ‘helal’.

Biliyorsunuz, Taraf yazarları ve Mehmet Altan MİT’in talebi üzerine sahte isimlerle dinlenmişti. Güya uluslararası terör faaliyetlerine karşı dinleme yapılıyordu. Gazetecilerin suç duyurusu üzerine soruşturma başladı, ancak Başbakan izin vermedi mahkemeyi aldatarak, sahte belgeler düzenleyerek gazetecileri dinleyen MİT mensuplarını. Bu kadar!

İlkeli olalım, demokrat olalım diyeceğim, ama beni yine kimse dinlemeyecek!

Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.