.: Ünsal Çetin

Devlete bağlanan ekonomimiz

Türkiye’de ekonomi gündemini takip eden liberal bir iktisatçının yapacağı ilk tespit ‘devlet desteği’ ifadesinin yaygınlığıdır. İş dünyasından fikir beyan eden ve ‘devlet desteği istemiyorum’ diyen bir sözcü bulmak imkânsız gibi görünüyor. Politikacıların devlet desteği vaatleri ise 24 Haziran seçimleri öncesi abartısız bir çılgınlık halini aldı. Politikacılarımız seçim kampanyalarında yapabileceklerinin bir sınırı yokmuş gibi konuşuyorlar. Seçildikten sonra ise tüm olumsuzlukları hep kendilerinin dışındaki ‘öcüler ve böcülere’ yüklüyorlar.

2008 sonrasının gelişmiş ülkeler para politikalarını ‘geleneksel olmayan’, ‘olağanüstü’ gibi terimlerle tanımlıyoruz. Son on yılda gelişmiş ülkelerdeki ekonomik büyüme potansiyel altında kaldı. Bu durumun gelişmiş ülkeler için ‘yeni normal’ olarak adlandırıldığını duyuyoruz, zaman zaman. Potansiyel altı büyüme eğilimleri orta ve uzun vadede de devam ederse, tarihçilerin yaşadığımız dönemi Batının Duraklama Devri olarak adlandırabileceğini tahmin etmek mümkün. Ben gelişmiş ülkelerin önümüzdeki yıllarda daha da ağır sorun ve krizlerle yüzleşeceğini tahmin ediyorum. Temelde, gelişmiş ülkelerdeki olağanüstü, yani son derece keyfî para politikalarının ‘para politikasına aşırı bağımlı’ bir ekonomik yapı üretmiş olması nedeniyle… Gelişmiş ülke merkez bankalarının ‘çıkış stratejisi’ hamlelerinin bu gerçeğin açığa çıkmasına yol açıcı olacağını ve sonrasında daha da büyük müdahale adımlarının atılacağını düşünüyorum. Günümüz merkez bankacılığının aşırı kötümser ve şüpheci bir eleştirmeni miyim, bunu zaman gösterecek.

Türkiye’ye dönecek olursak, yaygın ekonomik paradigmamıza dair bazı tespitlerimi vurgulamam gerekli görünüyor.

Birincisi, devlet desteğinin/teşviğinin de bir maliyeti olduğundan bu kadar habersiz olmamız. Devlet bize göre maliyetsiz çalışan bir ekonomik aktördür. Onun birisini desteklemesi, başka birisinin sırtına bir yük bindirmez. Bunun nasıl bir ham hayal olduğunu, mevcut ekonomik hurafelerin en tehlikelilerinden olduğunu anlatmak için bu ülkenin az sayıdaki liberal iktisatçıları daha uzun bir süre nefes tüketecek. Bunu anlamak bazı insanlar için çok zor olabilir. Çünkü devletin ekonomik eylem ve müdahaleleri olmasaydı ortaya çıkacak olan ekonomik yapı ‘mahrum kaldığımız’ şeydir. Devlet müdahalesinin bizden aldıklarını, bize kaybettirdiklerini görmüyor, bilmiyor oluşumuz devlet müdahalesinin bize maliyetsiz, külfetsiz gibi görünmesine neden olan ‘iktisadî düşüncesizliktir’.

Bu gerçek, bizzat müdahale/teşvik çağrılarında kendisini belli eden bir güce sahiptir. ‘Daha çok üretim için’, ‘cari açığın kapatılması için’, ‘uluslararası piyasalarda rekabet gücümüzün artması için’, ‘gelir dağılımını düzeltmek için’ ve benzeri hedefler için ‘devlet desteklemeli’ denir. Bu çağrılar esasen devletlerin gereğinden fazla ‘kamulaştırdığının’, ‘kendisine mal ettiğinin’ birer kabulüdür. Aynı zamanda, dolaylı olarak anlaşılır ki, özel kesime teşvik olarak kullanılması talep edilen kaynaklar devletin elinde atıl ve verimsiz kalmaktadır. Böyle olmasa neden teşvik çağrısı yapılsın ki? Devletin bu kaynakları hiç edinmemesi, belli ki toplum için daha hayırlı olurdu. Bu ise, toplumun devletçilikten ötürü katlandığı maliyetin bir zaman kaybı boyutu olduğuna da işaret eder.

Cari açığın Türkiye ekonomisinin yapısal özelliği olduğu söylenir. Sonra hükümet (geçtiğimiz dönemde yaptığı gibi) cari açığı kapatmak için büyük boyutlu bir teşvik paketi açıklar. Başlıca ithal mallarına rakip üretim yapan özel sektöre kaynak aktarımının cari açığı düşüreceğini dile getiren zihniyet, devletçi ekonomik yapı nedeniyle cari açık ‘sorununun’ ağırlaştırıldığını düşünmez bile. Kendi teşvik eylemi devletçi olmayan bir ekonominin, en azından, bugünkünden çok daha fazla yerli üretim yapacak olduğunu gösterdiği halde. Yükselen döviz kurları sonrası pahalılaşan ithal malların kendilerine rakip yerli üretim projelerini kârlı hale getirdiği dikkatlerden kaçar. Serbest döviz kurlarıyla ve serbest fiyatlarla ilerleyen, girişimcilik kültürünün güçlü olduğu bir ekonomi o kaynakları çoktan yerli üretime tahsis etmiş olurdu.

Diğer bir husus, geçici nitelikteki teşviklerin ‘teşvik’ olarak görülmesidir. Bu nitelikteki bir hükümet müdahalesi kısa vadeli düşünme alışkanlığı nedeniyle başarılı görülür. Talebin zamanlar arası dağılımı diye bir şeyin olmadığı; örneğin geçici teşviklerin talebi öne çekmediği; gelecekten yemediği, hatta adeta yoktan ‘talep yarattığı’ zannedilir. Kısa bir süre önce, gayrimenkul ve ev eşyası sektörlerinde bol miktarda örneğini gördüğümüz üzere, geçici teşviklerin kalıcı olmaları istisnasız istenir. Bu olursa, ekonomik sistem imtiyaz ve ihsan sistemine dönüşme doğrultusunda bir adım daha atar. Her sektör kendisi lehine haksız rekabet avantajına dönüşen devlet ihsanlarının ekonomik refaha ‘ne kadar da önemli’ katkı yaptığından bahseder durur.

Kalıcı teşviklerin, devlet diğer hiçbir piyasa yanlısı adım atmıyorken bir tür özelleştirme; devletin elindeki kaynakları özel kesime aktarma yöntemi olduğu için liberal açıdan onaylanabilir olduğu düşünülebilir. Fakat burada da çok dikkatli olmak gerekir. Kalıcı yani yerleşik çıkarlar tesis etmeyecek bir teşvik politikasının özenle tasarlanması gerekir. Verilen teşvikler nedeniyle hiçbir sektörde piyasaya giriş ve çıkış engelleri ihdas edilmemelidir. Her sektör için farklılaşan, birbirinden çok farklı uygulama detaylarına sahip, keyfî yönetimi ve yolsuzlukları kolaylaştıracak bir bürokratik politika yerine, devletin kesin ve kalıcı şekilde küçültülmesi eşit ve genele yayılan, piyasa yanlısı bir teşvik politikası olacaktır. Özellikle vurgulamamız gerekir ki, devleti küçültmeden vergileri düşürmek ekonomiyi teşvik etmez, devletin malî yükünü birilerinden alıp diğerlerine verir. Para politikası tarafsız kaldığında, vergiler tek oranlı olduğunda ekonomi de teşvik edilmiş olur. Devlet teşviği kazanan ve kaybedenleri belirlemenin bir yoluna dönüşmemiş olur.

Türkiye’nin 1980’lerden bu yana ekonomik gelişimine bakınca, elindeki bütün kaynakları kıskanç bir şekilde kendisinde tutmayı tercih edecek kadar kör kütük devletçi kadroların iktidara gelmemiş olması hayırlara vesile oldu denebilir. Ancak yine de, son 40 yılın hükümetlerinin devlete aşırı bağımlı bir ekonomiyi de ihdas ettikleri ve devlete bağımlılık derecesini günden güne artırdıkları görülmelidir.

Tek başına hemen veya yakın vadede bir krize neden olmasa bile, bir krizden çıkış döneminde, ekonominin kaynak tahsisini yeni koşullara göre değiştirme yeteneğini sınırlayan bir gelişme daha fazla eleştiriye tâbi olmalıydı. Devlete bağlanma sürecinin çok yavaşça gerçekleşiyor olması onun fark edilmesini engellememeliydi.