.: Hür Fikirler

Devlet Dindarlığı mı Toplumsal Sekülerizm mi?

Sekülerizm, din merkezli veyahut dinî öğeleri sosyal, hukukî ve siyasî anlamda tayin edici kılan bir yaklaşımın tersine, bunları sosyal, hukukî ve siyasî kümeden ayıran bir yaklaşımı tanımlar. Çok geniş bir terim olan sekülerizm, içinde birçok farklı akım, tür ve teori barındırır. Seküler kelimesi, dünyevi olanı belirtir ve dünyanın nesnel halinin göz önünde tutulması demektir. Bir açıdan fikrî, bir açıdan sosyal bir süreç olan sekülerleşmenin kökleri Aydınlanma ve Reformasyon gibi kitlesel düşünce hareketlerine kadar götürülebilir. Modernizm ve gelişen modern kültürle birlikte gelişimini bir ölçüde küreselleşmeye borçlu olan sekülerlik, Batıda olduğu kadar dünya coğrafyasının diğer bölgelerinde de etkisini halen sürdürmektedir.

Özellikle ülkemizde son yıllarda din sosyolojisi alanında bu hususta yapılan çalışmalar bu konunun önemini bir kez daha gündeme getirmiştir. Nitekim bu hususta araştırmalar yapan Volkan Ertit’in özellikle son kitabı Sekülerleşme Teorisi dikkat çekicidir. Ayrıca yazarın daha önceki Endişeli Muhafazakarlar Çağı kitabını da bu hususta zikredebiliriz. Ertit yaptığı çalışmada özellikle ülkemizde şu anda iktidarda bulunan muhafazakâr bir partinin uygulamalarını sosyal bir düzlemde ele alıyor, yaptığı tespitlerle Türkiye’deki yaygın kanının aksine, insanların daha fazla dindarlaşmadığını, sekülerleştiğini ya da dinden uzaklaştığını öne sürüyor. Ertit ayrıca, evlilik öncesi ilişki, eşcinsellik, kılık-kıyafet ve verdiği başka diğer örneklerle konuya dair sağlam bir takım tespitlerde bulunuyor.

Bu çalışmaların bence en dikkat çeken tarafı, dindar bir retorik ile iktidarda kalan bir partinin aslında bu söylemlerinin halk nezdinde bir karşılığının olmadığını ortaya koymasıdır. Yani Ertit bize, siyasal iktidarın dindarlık söylemlerine ve uygulamalarına sıkı sıkıya bağlı olsa da halkın bu tarz bir uyum içinde olmadığını göstermeye çalışıyor.

Ancak özellikle ülkemizde, imam-hatip okulu veya ilahiyat fakültesi sayısındaki artış, ayrıca yine bu okullarda okuyan öğrenci sayısındaki istatistik bize bir açıdan bu hususun yanlışlığını ispat etmez mi? Bu soruya benim cevabım hayır olurdu. Nitekim “bu kurumların ve bu kurumlardaki öğrenci sayısının artması dindarlığın artmasına neden olmuştur” şeklinde bir çıkarım bence hatalıdır. Öncelikle bu kurumlar dindar bir insan yetiştirme yeri değildir. İlahiyat fakülteleri ve imam-hatip liseleri, İslami ilimlerle meşgul olmak isteyen insanların tercih edeceği bir yerdir. Hatırlarsanız, geçtiğimiz yıllarda özellikle ilahiyat fakültelerinde okutulan felsefe derslerinin sayısının azaltılması gündeme gelmiş ancak gelen tepkiler üzerine bu değişiklik rafa kaldırılmıştı. İlahiyat fakültelerinin müfredatına baktığımızda içerisinde din psikolojisi, din felsefesi, İslam felsefesi, din sosyolojisi, kelam, fıkıh, tefsir gibi hem Batı hem de İslamî ilimleri sentezleyen bir müfredatla uyum içerisinde olması bunun en büyük göstergesidir.

Bana kalırsa belki çok spesifik olmakla beraber insanların bu kurumları tercih etmesinin bir başka nedeni de iş olanaklarının fazla olmasıdır. Nitekim özellikle geçtiğimiz yıllarda yapılan müfredat değişikliğiyle beraber okullardaki seçmeli derslere; Kur’an, Siyer vb. gibi bir takım ilahiyat fakültesi mezunlarının iş bulabileceği derslerin eklenmesi, hastanelerde şu an pilot uygulama olarak yapılan dinî danışmanlık gibi yeni iş olanaklarının ortaya çıkması iddiamı doğrular niteliktedir.

Ayrıca yakın dönemde yapılan çalışmalar sonucu Türkiye’de ateizm, agnostisizm ve deizm gibi ekollere yönelimin artması ve bu artışın özellikle kendini daha çok dindar diye niteleyen insanlar üzerinde etkili olması da toplum nezdinde bir dindarlaşmadan çok sekülerliğin veya dinden uzaklaşmanın olduğunu bence haklı kılar niteliktedir.

Buradan çıkaracağımız sonuç bana kalırsa toplumun ne kadar baskıcı veya demokratik olursa olsun bir takım fikirlerin zorunlu olarak uygulanmasının toplum tarafından kabul görülmediği, hatta bu tarz bir fikir aşılama yönteminin ters bir tepki verdiğini söylememiz olacaktır. Ayrıca siyasî iktidarların kendi ideolojileri uğruna bir takım kutsal kavramları bu kadar politikleştirmesi hatta bu kavramların içeriğini boşaltması da tehlikelidir. Son olarak Dücadene Cündioğlu’nun da haklı olarak ifade ettiği gibi; “Her tarafa cami yapıyorlar, her tarafa minareleri dikiyorlar. 20 yıl sonra bir daha insanlar İslam, din, sakallı, cübbeli falan görmek istemeyecekler. İnşallah maşallah diyerek her türlü telbisat yapılabiliyor. Yeter ki inşallah, maşallah formülünü kullan. Bunların hiçbiri sosyal kurumlar değil ki, hepsi politik kurumlar, hepsi manipüle edilebilir kurumlar.”

Musa Yanık, 4 Şubat 2019