.: Ömer Çaha

Dersim CHP’nin Prag Baharı mı?

Onur Öymen’in demokratik açılım paketi münasebetiyle Meclis’te yaptığı konuşma CHP’nin zihniyetini ve ‘ideolojik öz’ünü net biçimde ortaya koyan bir konuşmaydı. CHP adına yapılan bu konuşmada Öymen sorun çözme yöntemi olarak Şeyh Said ayaklanmasıyla Dersim olayları esnasında kullanılan yöntemi önermiştir. Bu yöntem üç beş kişinin kalkışması yüzünden kentleri, köyleri yakıp yıkmayı; çoluk çocuk demeden masum insanları kitleler halinde öldürmeyi, sürmeyi, sindirmeyi, kısaca dehşet saçmayı öngören bir yöntemdir.

Bu yöntem, Şeyh Said, Dersim, Menemen, Ağrı başta olmak üzere, yurdun dört bir yanında bazen devrimlere tepki yüzünden, bazen de yöneticilerin baskı ve zulmü yüzünden meydana gelen olaylar kaşsında devlet tarafından kullanılan bir yöntem olmuştur. Bu tür olayların çoğunda birkaç kişinin yol açtığı densizlikler yüzünden binlerce suçsuz ve masum insan kıyımdan geçirilmiş, yurdundan sürülmüş, bastırılmış ve susturulmuştur.

Faşizmin altın çağı

Bu yöntem, 1920’ler ve 30’lar dünyasının genel olarak takip ettiği bir yöntemdi. Bu dönemin, faşist rejimlerin dünyadaki altın çağı olduğunu unutmamalıyız. 1917’de Rusya’da gerçekleşen sosyalist devrim Türkiye’nin doğu yakasını tek parti diktatoryasına dayalı Lenin-Stalin tarzı faşist bir yönetimin ablukası altına aldı. Mussolini’nin 1922 yılında İtalya’da iktidara gelmesi, Hitler’in de 1926 yılından itibaren iktidara yürüyüşü sonucunda Türkiye hem doğudan, hem de batıdan faşist rejimler tarafından kuşatılan bir ülke haline geldi. Faşist rejimler kısa bir süre içinde egemenlik alanlarını Avrupa, Afrika ve Asya’nın bir kısmına kadar götürdüler ve faşizmin ön gördüğü kıyım ve dehşeti bir yöntem olarak bu dünyada yaygınlaştırdılar. Hitler, Avrupa’yı kıta içlerinden doğu yakasına kadar kana bulayıp milyonlarca insanı katlederken; Mussolini, Afrika steplerinde yüz binlerce insanın kıyımıyla sonuçlanan bir dehşete imza atmıştır.

1920’lerden itibaren İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Avrupa kıtasında bir boydan bir boya yayılan üç değer, ‘devletin üstünlüğü’, ‘ırkın üstünlüğü’ ve ‘ideolojinin üstünlüğü’ değerleridir. Bu modelin üç aktörü olan İtalya, Almanya ve Rusya’nın öncülüğünde bu değerler piyasa yapmış, demokrasi ve liberal dünya görüşü rafa kaldırılmıştır. Kendisini demokrat görenler vatan hainliği gibi ağır ithamlar altında kalmıştır birçok yerde.

Bunu Mussolini her vesileyle konuşmalarında ağzı köpürerek haykırırdı. Avrupa’nın hinterlandı dışında kalan dünyanın da güllük gülistanlık olduğunu düşünmeyelim. Demokrasinin mabedi konumundaki Amerika’da da farklı bir durum yoktu bu tarihlerde. Faşist rejimler buraya uğramamış olmakla birlikte, demokrasinin bugünkü değerleriyle henüz tanışmamıştı Amerikan toplumu. Zenciler, göçmenler, Yahudiler, Katolikler henüz beyaz Protestan Amerikanlılarla aynı haklara kavuşmuş değillerdi. Ayrıcalıklı kesimin diğerlerini köleleştirme anlayışı burada da devam etmekteydi.

Türkiye 1930’larda hızla devletin üstünlüğü, ırkın üstünlüğü ve ideolojinin üstünlüğü düşüncesinin ablukası altına alınmıştır. Türkiye’nin modernleşme anlayışı, yasal normları ve siyasal değerleri bu parametre içinde şekillenmiştir. Bu modelde insan hakları, hukukun üstünlüğü, tartışma, müzakere, uzlaşma, konuşma, itiraz etme, gösteri yapma, protesto, örgütlenme, muhalefet, suçun şahsiliği gibi değerler yoktur. Masum talepler ve itirazlar isyan sayılırdı bu modelde.

Bu haklardan yoksun oldukları için bazı insanların tepesi atar, artık “nereden inceyse oradan kırılsın” mantığıyla hareket ederek isyana kalkışırlardı. Bu onlar için bile bile ölüme atılmak anlamına gelirdi. Kendilerini ifade edememenin onlara bıraktığı tek seçenek buydu çünkü. Ne var ki, bu insanların kalkışması sadece onların ölümüyle sonuçlanmazdı; binlerce masum insan da o tarihlerde ölüm makinesi anlamına gelen devletin gazabına uğrardı. Bu tarihlerde devlet ‘sınırsız’ bir güç olduğu için her şeyi yapma kudretine sahipti. Bu kudret devleti bazen Dersim’de ya da Ağrı’da olduğu gibi bir ölüm makinesine rahatlıkla dönüştürebiliyordu. 

1930’lara özenme

Bugünkü dünyada artık 1930’ların dünyasından eser kalmamıştır. Faşist rejimlerin İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte tarihin çöp sepetine atıldığını biliyoruz. Faşizmin kardeş ideolojisi olan Sovyet sosyalizmi de 1968 Prag Baharı ile bitmiştir. Sovyetler, Prag Meydanı’na dökülüp, demokratik toplumlarda temel hak olan itiraz ve protesto haklarını kullanan on binlerce insanın üzerine tam da Onur Öymen’in altını çizdiği tarzda tanklarını ve toplarını gönderdiklerinde Avrupa’da aklı başında birçok kişi “socialism is dead”, yani sosyalizm artık ölmüştür diye yazıp çizdi. Sosyalizme hayranlık duyan romantik Avrupa gençliği de yüzünü ölüm makinesine dönüşen bu ideolojiden çevirdi, ondan tiksinir hale geldi. Siyasi projeler, değerler, inançlar devletlerin zoruyla ayakta tutulmaya çalışılsa da aslında insanların vicdanında bittikleri an bitmiş olurlar. İşte Sovyet faşizmi de öyle olmuştur. Prag Baharı’yla insanların vicdanlarında bitti; ancak devletlerin baskı aygıtlarıyla yirmi yıl daha ayakta kalabildi. Sonuçta tarihin çöp sepetine, faşist rejimlerin yanına o da gitmek zorunda kalmıştır.

Bugünün dünyasının 1930’ların dünyasıyla bir benzerliği var mı? Değerler, kurumlar, siyasal yapılar ve süreçler bakımından karşılaştırıldığında arada zerre kadar ortak noktanın kalmadığı görülür. Bugünün dünyasında insan haklarını esas alan liberalizm ve demokrasi, siyasal değerleri, zihniyet dünyasını, devlet birey ilişkisini, sorun çözme yöntemini oluşturan temel referans haline gelmiş, tüm dünyada yaygınlaşmıştır.

CHP’nin ideolojik özü

Totaliter ve otoriter rejimler dünya düzeyinde yaygınlaşmakta olan bu değerlerin karşısında tek tek dökülüyor artık. Bugünün dünyasında yükselen değerler insan hakları, hukukun üstünlüğü, sınırlı devlet, müzakere, tartışma, gösteri, katılım, muhalefet, özgürlük gibi değerlerdir. Bugünün değerlerine göre insanlar kitleler halinde sokaklarda boy gösterdiklerinde bu isyan sayılıp üzerlerine tanklar, toplar, savaş uçakları gönderilmez. Seslerine kulak verilir, oturulup sorunları dinlenir, sorunlarının giderilmesine çalışılır. İnsanlar eline silah alıp suça yönelmişse bile devlet “kolektif aklın” temsilcisi olarak olayın üstüne akıl ve sağduyu yoluyla gider ve sorunu, bu yöntemleri kullanarak çözmeye çalışır. Bugünün dünyasında ‘gurur’ devletlerin değil, insanların hayvani tarafını ifade eden bir değerdir. Devletler gururla değil, kolektif akılla hareket eder ve sorunlarını onun yardımıyla çözerler.

Cumhuriyet Halk Partisi, Onur Öymen’in ağzından işte böyle bir dünyada bize 1930’ların şiddet, tedhiş ve kıyımı öngören yöntemlerini önermekte, sorunlarımızı bu yöntemle çözmemizi salık vermektedir. Bunu ‘ideolojik öz’ünün bir gereği olarak yapmaktadır. Şunu unutmayalım ki, bugünün dünyasında şiddetin, tedhişin ve kıyımın yanına hangi ismi, hangi ideolojiyi, hangi referansı, hangi inancı yerleştirirseniz onu insanların vicdanında bitirir ve itibar kaybına uğratırsınız. İnsanların vicdanında biten bir değeri devlet zoruyla daha fazla ayakta tutamazsınız. Şiddet içeren bir yöntemi Atatürk adına savunmanın, en fazla da Atatürk’ün kendisine zarar vereceğini unutmamak gerekir.

CHP, “ideolojik öz”ünün öngördüğü şiddet yöntemini toplumumuzun genişçe bir kesiminin hassas olduğu bir sembol üzerinden, yani Dersim üzerinden önümüze koydu. Toplumların hayatında bazı olaylar vardır ki toplumun vicdanına, muhakeme tarzına, olayları değerlendirme biçimine karşı bir ayna işlevi görür. Toplum bu ayna üzerinden kendisiyle hesaplaşır ve yanlışlarından arınır.

Dersim, CHP açısından bir yönüyle böyle bir işleve sahip olabilir; yani sağduyulu CHP’lilerin çağdaş dünyanın neresinde olduklarını muhakeme etmelerinin aynasına dönüşebilir. Ama bir yönüyle de CHP’nin Prag Baharı’na dönüşebilir Dersim. CHP’nin ideolojik özünün 2000’lı yılların dünyasında artık “dead” olduğu, yani noktalandığı ve bu partinin modern dünyanın değerlerine yelken açtığı bir bahara…

Açık Görüş, Star, 06.12.2009