.:

Dershaneleri değil okulları kapatın*

Kanun nedir? Doğa kanunlarına benzer beşerî kanunlar var mıdır? Kanunları kim yapar? Hukuktaki kanunlar doğa kanunlarına benzer mi? Ya iktisadî kanunlar? İktisadî kanunlar devlet zoruyla uygulanabilir mi? Devlet bu kanunları istediği zaman dilediği şekilde değiştirilebilir mi?

Şüphe yok ki, tabiat kanunlarıyla sosyal hayatta zuhur eden ve bazen kanun adı verilen davranış kalıpları, birbirinin tıpkısının aynısı değil. Bu yüzden, belki de, her ikisinin de \’kanun\’ olarak adlandırılması hatalı. Tabiat kanunları insanlar için bir veridir. Başka bir şekilde ifade edilirse, insan kendini tabiat kanunlarının hükmettiği bir ortam içinde bulur ve bu kanunları keyfince tadil veya iptal etme gücünden mahrumdur. Tabiat kanunları insanın iradesinden bağımsızdır. Zayıf da şişman da, uzun da kısa da, fakir de zengin de yer çekimi kanununa aynı şekilde tabidir. Bu bakımdan insanlar arasında mutlak bir eşitlik bulunur.

Buna karşılık, beşerî dünyanın kanun adı verilebilecek davranış düzenlilik ve kalıpları, insanın eseridir. İnsanlar belli şekillerde davrandığı için doğar ve yaşar. Ancak burada düşünce tarihi boyunca birçok filozofun -meselâ Rousseau\’nun- gözden kaçırdığı mühim bir nokta var. Sosyal davranış kuralları, insan davranışının eseri olmakla beraber, bilinçli ve amaçlı insan dizaynının ürünü değildir. Deneme yanılmayla ilerleyen; genel fayda kuralı tarafından rehberlik edilen; hiçbir somut tekil iradenin kontrol, denetim ve yönlendirmesinde olmayan davranışların milyonlarca defa tekrarına dayanan; başarıların doğmasıyla kurumsallaşan ve başarıların taklit edilmesiyle kurumsallaşmayı yayan bir beşerî akışın ürünüdür. Bu yönüyle sosyal kurallar kanun yapan otoritenin -parlamentonun veya monarkın- iradesinin ötesinde ve üstündedir. Kimileri bunu doğal hukuk kavramıyla açıklar. Benim bağlı olduğum felsefî gelenekse evrim, tekâmül, inkişaf, kendiliğinden doğan düzen terimlerini bu olguyu izah etmek için kullanır.

Bu yaklaşımı iktisadî hayata uygularsak karşımıza ne çıkar? İktisadî hayatın kendine mahsus kurallarının ve işleyişinin olduğu ve bunlara keyfî şekilde müdahale edilemeyeceği. Bir örnek vereyim: Bir malın fiyatı onun arzı ile talebinin buluştuğu noktada oluşur. Böyle olması, bir siyasî emrin veya pozitif hukukta yer alan bir kanunun sonucu değildir. Bundan dolayı da bir siyasî kararla veya yasayla ortadan kaldırılamaz, değiştirilemez.

Dershane olayı da bu çerçevede görülebilir. Türkiye\’de üniversite eğitimine büyük bir talep var. Buna karşılık, arz sınırlı. Sebep, eğitimde piyasanın işlemesine müsaade edilmemesi, devletin bu alanda katı bir tekel olmayı on yıllardır sürdürmesi. Arz ile talep arasındaki dengesizlik ister istemez üniversiteye girmek isteyen öğrenciler arasında bir eleme yapılması mecburiyetini doğuruyor. Bu yüzden lise öğrencileri neredeyse daha ilk yıllarından itibaren sınav yarışına başlıyor. Dershaneler, işte bu eğitim sisteminin ürünü. Her öğrenci yarışta daha avantajlı konuma gelmek için resmî eğitim sisteminin dışında bilgi ve ders kaynağı aramaya başlayınca, kurumsallaşmış ve ticarileşmiş eğitim yapıları olarak dershaneler ortaya çıktı. Ve dershaneler toplumdan çok ilgi gördü. Bunu nereden anlıyoruz? On yıllardır ayakta kalmalarından, gelişmelerinden ve devamlı \’müşteri\’ bulabilmelerinden.

Hükümet dershanelere menfi bakışı sanki sabit fikir hâline getirmiş. Israrla \’Dershaneler kapanacak!\’ diyor. Niye? Dershanelerden insanlar ne zarar gördü? Dershanelere çocuklarını gönderenler çocukları için neyin iyi olduğunu bilmiyorlar mı? Dershaneleri kapatmanın fakire yararlı olacağı iddiası tamamıyla yanlış. Devlet tekelini kırıp yükseköğretim piyasasını tamamen serbestleştirsek ve böylece arz ile talebi dengelesek bile, devlet eğitim sistemi dışında ders alma ihtiyacı ortadan kalkmaz. Bazı okullar her zaman daha çok ilgi göreceği için yarış sürer. Zengin çocukları en pahalı hocalardan alınacak özel derslerle sınavlara hazırlanırken fakir çocukları, ilave dersin maliyetlerini kendileri gibi fakirlerle paylaşarak karşılanabilir miktara indiremeyeceklerinden, yarışta geri kalmaya mahkûm olur.

Bana sorarsanız, dershaneleri değil Milli Eğitim okullarını kapatmak daha doğru ve faydalı. Baksanıza, okulların neredeyse 12 senede öğrencilere kazandıramadığını dershaneler 1 senede kazandırıyor. Çünkü öğrenciler MEB okullarına gönüllü olarak değil, zor korkusundan gidiyor. Öğretmenler, iş garantisine sahip. Göreve hangi birikimle başladılarsa onunla, hatta daha azıyla, emekli olabiliyorlar. Rekabet yok denecek kadar az. Öğrenciler ve veliler eğitimin maliyetini hissetmiyor ve doğrudan üstlenmiyor. Böyle bir sistem etkin ve verimli olabilir mi? Dershanelerde tam tersi söz konusu. Gönüllülük esas. Maliyeti müşteri ödüyor. Her bakımdan rekabet müthiş. Dolayısıyla, kaynaklar çok daha etkin kullanılıyor, randıman kıyaslanmayacak kadar yüksek oluyor.

Dershanelerle uğraşmak, sanal bir probleme zaman ve enerji harcamaktır.

*Bu yazı 14 Eylül 2012\’de Zaman\’da yayımlanan yazımın kısaltılmış ve güncellenmiş hâlidir.

Yeni Şafak, 19.11.2013

Ayrıca bakınız...

Eğitim kimin hakkı, kimin işi

Eğitim kimin hakkı, kimin işi?

Cem Yılmaz meşhur reklamında “eğitim şart” diyordu. Eğitimin gerekli olduğu konusunda toplumun değişik meşrepten bütün ...