.: Yorum Analiz

Depremle Mücadele için Paradigma Değişikliği Şart – Enver Alper Güvel

Deprem, kadim çağlardan bu yana, kaosun en yıkıcı ve en sinsi manifestosudur.

Elazığ felaketinin bir kez daha gösterdiği gibi, ani  meydana gelen diğer doğal afetlerden farklı olarak bir takvimi, mevsimi ya da bilinen bir ön işareti yoktur. Öngörülmesi ve önlenmesi olanaksızdır. Frekansı düşük ancak yıkıcı etkisi son derece büyüktür. Her yerde, herhangi bir zamanda, habersizce vurur. Yerel, bölgesel ve ulusal ekonomilere çok büyük zarar verir. Meydana geldiği bölgelerdeki nüfusun sağlığına ve güvenliğine, ekonomik gelişmeye ve bölgesel altyapıya büyük zarar verir.

Jeolojik olayların politik sınırları da yoktur. Doğal olaylar küresel niteliktedir ve etkileri ulusal sınırların ötesine uzanır. Dünyanın afet direnci zayıf azgelişmiş ya da gelişmekte olan yörelerinde meydana gelen yıkıcı afetlerin sayıca ve şiddetçe artış trendi içinde olması da finansal piyasaların ve mal piyasalarının entegrasyonuna bağlı olarak küresel ölçekte etkili olabilmektedir. Depremler, özellikle de reasürans şirketleri aracılığıyla global ekonomik ilişkiler ağını da etkiler. Uluslararası ekonomik aktivite yanında uluslararası politik ilişkiler ve dünya barışı dahi etkilenebilecektir.

Doğal riskler karşısında insanın ontolojik nitelikteki can ve mal güvencesi gereksiniminin karşılanamaması, hâkim ekonomik ve politik kurumlara duyulan güvenin zayıflamasına; yerleşik kurumsal yapının meşruiyetini yitirmesine yol açma potansiyeli taşımaktadır. Bu durumda toplumla birlikte devlet de çaresizce enkaz altında kalabilecek ve bir politik çöküntü meydana gelebilecektir.

Bu özellikleriyle fiziksel, psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve politik patalojilere kaynaklık eden deprem, insan varlığına, yaşamına ve mülkiyetine olduğu kadar sosyal, ekonomik ve politik sisteme de yönelik en yıkıcı doğal tehdittir. Dolayısıyla, özelde depreme, genelde ise bütün doğal risklere karşı fiziksel, ekonomik, politik ve sosyal yapıların direncinin artırılması da büyük bir zorunluluk taşımaktadır.

Afete Bakış Paradigması Değişmeli 

Geleceğin dünyası sağlıklı bir çevre, daha iyi yönetim sistemleri, daha çok bilgi, daha yüksek refah düzeyi ve sürekli öğrenme ilkeleri yanında ‘Doğal Afetlerden Kaçınma’ ile de karakterize edilmektedir. Doğal Afetlerden Kaçınma’nın sağlanabilmesi ise doğal afetlerin doğru algılanmasını engelleyen ve yok olmayı sıradanlaştıran yerleşik kaderci tutumun zayıflatılmasına; fedakârlığı normalleştiren görev odaklı zihniyet yapısının sarsılmasına; kapalı toplum yapısının ve bildiğini tekrar edip durma döngüsünün kırılmasına; doğal afetlerin, koordinasyon yeteneğini geliştirici sosyal, kültürel, ekonomik ve politik kurumsal iyileştirmelerin gerçekleştirilmesine bağlıdır.

‘Doğal afetlerden kaçınma’ amacı doğrultusunda 1990-2000 onyılını içine alan ‘Uluslararası Doğal Afet Azaltım Onyılı [IDNDR]’nda afet azaltımı amacına yönelik ‘risk’ temelli yepyeni bir kavramsal çerçeve geliştirilmiştir. Teolojik Retorik’e ve Doğal retorik’e karşı Sosyal Retorik’e dayanan bu alternatif kavramsal çerçeveye göre bir “doğal risk”in [depremin, selin, hortumun, kasırganın, volkan patlamasının, heyelanın vs.] “doğal afet”e afete yol açabilmesi için sosyal, ekonomik ve politik yapıyı tahrip etmesi gereklidir. Bu ise büyük ölçüde toplumun sosyal, ekonomik ve politik yapısına bağlıdır. Sosyal, ekonomik ve politik yapının direnci ne kadar yüksek olursa doğal risklerin negatif etkisi de o kadar düşük olacaktır. Bu çerçevede doğal afetin etkisini toplumun kültürel, sosyal, ekonomik, politik ve yönetsel yapısı belirleyecektir.

Kadim doğal afet problemi, yepyeni bir paradigmayla ele alınmaktadır. Bu yepyeni paradigmanın anahtar kavramı ‘azaltım’dır (mitigation). Azaltım Odaklı Afet Planlaması, ‘güvenlik ve koruma paradigması’na karşı ‘Toplumsal Yaşayabilirlik Paradigması’na dayanmaktadır. Temel hedef, dışsal yardımlara bağımlılığın azaltılması; doğal risk gerçekleştiğinde meydana gelecek afet etkisini minimize edecek bir fiziksel, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yapılanmanın başarılmasıdır.

Toplumsal Yaşayabilirlik Paradigması Nedir ?

Toplumsal Yaşayabilirlik Paradigması’na dayanan Azaltım Odaklı Afet Planlaması’nın temel ilkeleri şöylece belirtilebilecektir: Plan dökümanının nihai bir metin olarak tanımlanması yerine planlama süreci üzerinde odaklaşılmalıdır: Böylece afet planlaması kavramı, toplumların afet öncesi ve sonrası maddi ve sosyal koşullarına bağlı dinamik ve interaktif bir karar alma süreci, yani bir sosyal süreç niteliği kazanmaktadır. Bu yaklaşımda ‘kumanda ve kontrol modeli’ne karşı koordinasyon süreci vurgulanmaktadır: Buna göre iyi bir afet planlamasında otoritenin merkezileştirilmesine çalışmak yerine, bireyler ve örgütlerarası koordinasyonu vurgulayan bir modelin geliştirilmesine çalışmak çok daha uygun olacaktır. Bu model, bütün toplumsal kesimleri kapsamalıdır: Kriz dönemlerinde kendiliğinden ortaya çıkan [emergent] örgütlerin, sivil toplum örgütlerinin ve grupların, toplum liderlerinin kriz yönetimi süreci ile bütünleştirilmesi sağlanmalıdır.

Örgütsel yapı formel ve kurulmuş organizasyonlardan, “enformel organizasyonlar”a doğru genişledikçe doğal afetin direncinin güçleneceği öngörülmektedir. Merkeze karşı olağanüstü oluşumların yaygınlaşması, örgütsel çeşitliliğin artması örgütsel iyileşme anlamına gelmekte; doğal afet direncini artıracağı öngörülmektedir. Koordinasyon ilkelerine dayalı esnek bir kurumsal ortam, doğal risklere hazırlanmada, tepki göstermede ve toparlanma aktivitelerinde daha etkin rol alabilecektir. Bu çerçevede kamu kesimi de karar birimlerini ‘prim almaksızın’ her türlü riske karşı koruyacak, her sorununu çözecek, tehlikelere karşı güvence sağlayacak, ciddi ve alışılmadık bir doğal afet gerçekleştiğinde zararı tazmin edecek ex post bir sigortacı imajından bir an önce kurtarılmalıdır.

Sigortanın Caydırıcı Rolü

Bu noktada, kurumların ‘Güvenlik ve Koruma Paradigması’ yerine ‘Toplumsal Yaşayabilirlik Paradigması’nı benimsemesi büyük önem taşımaktadır. Kamu kesiminin, güvenlik paradigması yerine yaşayabilirlik paradigmasına göre yeniden yapılandırılması, onu prim almaksızın risk üstlenen bir kurum olmaktan da çıkaracaktır. Böylece hem devletin hem de toplumun yaşayabilirliği artacaktır. Bu çerçevede, örneğin Türkiye’de olduğu gibi, uluslararası üne sahip bazı deprem uzmanı jeologların, artık doğal risklerle başedemeyeceği tüm dünyada kabul edilen “Aydınlanmacı Akıl”a ve ‘Güvenlik ve Koruma Paradigması’na dayanarak devletçi ve merkeziyetçi ideolojik açıklamalar yapmaktan vazgeçmeleri, karar alma süreçlerini’nin iyileştirilmesine, sağlıklı enformasyon akışının sağlanmasına, kurumların ve bireylerin karar alma süreçlerinin iyileştirilmesi sürecine katkı sağlama açısından daha anlamlı olacaktır.

Bu süreçte özel sigortacılık aktiviteleri de doğal afet azaltımı açısından önemli bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Özel sigortacılığın azaltım güdüsünün kamu yönelimli sistemlerden daha yüksek olduğu ve her açıdan daha etkin olacağı öngörülmektedir. Çünkü sigortalar devletten farklı olarak prim karşılığı risk üstlenmekte; piyasa koşullarında kâr maksimizasyonu arayışında bir firma olarak üstlendiği riski de olabildiğince düşük tutmaya çalışmaktadır. Bu amaçla gelişmiş ülkelerdeki sigortalar yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, yapı kodlarının sağlamlaştırılması ve arazi planlaması sürecinde önemli rol oynamaktadır.

Deprem Demokrasi İlişkisi 

Kurumsal ortamın yeniden yapılandırılmasına temel alınacak “yaşayabilirlik, koordinasyon ve örgütsel çeşitlilik kriterleri”, demokratikleşme ile birebir ilişkilidir. Kâğıt üzerinde değil ama gerçek anlamda demokratikleşmiş ülkelerin doğal afetlere daha dirençli olduğu vurgulanmaktadır. Buna göre demokratikleşme, bütün çeşitliliği ile halkın doğal afet öncesi ve sonrası karar alma süreçlerine katılımını sağlayacaktır. Politik iktidarın denetlenmesini, keyfî aktivitelerinin sınırlandırılmasını, hukukun üstünlüğüne bağlı kalmasını sağlayacaktır. Devlet yönetiminde şeffaflaşmayı artırarak nepotizmi, rüşveti ve yozlaşmayı sınırlandıracaktır. Böylece arazi kullanımına ve bina kodlarına ilişkin teknik kriterlerin uygulanmasını ve denetimini etkinleştirecektir.

Sonuç olarak, doğal afetler ‘kader-i mutlak’ değildir. Deprem başta olmak üzere bir doğal riskin doğal afete dönüşme potansiyeli, her toplumun sosyal, politik ve ekonomik kurumsal yapısıyla yakından ilintilidir. Bireylerin, grupların ve kurumların patolojileri tedavi edilerek, içsel mekanizmalar ve bağışıklık sistemi geliştirilerek doğal afet direnci artırılabilecek, tahribatlar azaltılabilecektir. Bu süreçte kamu kuruluşları, özel sektör, sigortalar, para ve sermaye kuruluşları, siyasal partiler, devlet dışı kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve çeşitli toplumsal kesimler arasında işbirliği ve koordinasyonun sağlanması son derece önemlidir. Bu işbirliğinin ve koordinasyonun başarılamaması, gelecek nesillerin yıkımına yol açacak sonuçlar doğuracaktır.

Yakın gelecekte büyük bir deprem beklenen İstanbul ya da herhangi bir bölge için hazırlanan merkeziyetçi ‘afet senaryolarının’ geçerliliği de bu anlamda sorgulanmaya açıktır. Sürekli bir değişimin yaşandığı kaosun eşiğinde ancak her kese açık ve özgür bir bireysel ve örgütsel etkileşim ve öğrenme süreci, doğal afet direnci herhangi bir ‘akıl’ın ya da ‘planlama birimi’nin öngörebileceğinden çok daha yüksek bir dinamik sistemi kendiliğinden oluşturacaktır.

Bu süreçte doğal bilimciler kadar sosyal bilimcilere de önemli görevler düşmektedir.

2001’de İMKB tarafından yayınlanan Doğal Afetlerin Politik Ekonomisi: Doğal Riskler ve Afet Planlaması adlı kitabım bu konuda çalışmak isteyen sosyal bilimcilere katkı sağlayabilir.

Prof. Dr. Enver Alper Güvel, İktisatçı