.: Atilla Yayla

Demokratik açılım zamanı

Demokratik ülkelerin sosyal ve siyasal tarihiyle ilgili incelemeler her ülkede karşılaşılan temel problemlerden birinin özgürlük-güvenlik dengesi olduğunu gösteriyor. Demokrasi bireysel özgürlük alanının diğer siyasî rejimlerde olduğuna nispetle daha geniş tutulduğu ve anayasal koruma altına aldığı sisteme verilen isim. Devlet denen şey ise bireylerin güvenliğini sağlamayı ilke edinmesi gereken siyasal yapılanma. Bu ikisi –yani özgürlük ile güvenlik- arasında bir ilişki ve denge var. Özgürlük alanının ‘aşırı’ geniş olmasının güvenliği tehlikeye sokacağı, güvenlik endişesi ve arzusunun  ‘aşırı geniş’ olmasının ise özgürlük alanını daraltacağı söylenir.

Durum buysa, özgürlük ile güvenlik arasında makul bir dengenin olması gerekir. Ancak, bunu söylemek dengenin ne-nasıl olacağını belirlemekten ve sağlamaktan çok daha kolaydır. Söylemek belirlemeye ve gerçekleştirmeye yetseydi, hiçbir demokratik ülkede bu açıdan bir sorun yaşanmazdı. Oysa her demokrasi geçici veya daimî olarak bu sorunla karşı karşıya.

Her ülkede her zaman ve her durum için özgürlük-güvenlik dengesinin en optimal noktada kolayca tesis edilmesinde siyasal iktidarlara kılavuzluk edecek mükemmel bir formül yok. Farklı bakışlar ve algılamalar mevcut olduğundan, teorik ve pratik uzlaşma zemini dar ve zayıf. Buna rağmen, özgürlük-güvenlik dengesi meselesinde bazı noktaların altını çizmek mümkün.

Birincisi, özgürlük-güvenlik dengesi her ülkenin problemi, bize veya bir başka ülkeye mahsus değil. İkincisi, güvenlik endişelerinin yoğunlaştığı dönemlerde adeta kaçınılmaz biçimde özgürlük alanı daralmaları yaşanıyor. Üçüncüsü, uzun vadede mühim olan özgürlük alanı daralmalarının geniş değil dar ve kalıcı değil geçici olması. İlki hukukta orantılılık ilkesiyle, ikincisi ise hakların ve özgürlüklerin kısıtlanmasının ancak onların varlığının korunması için kısa vadeli olarak düşünülebileceğiyle ilgili.  Başka bir şekilde söylersek, güvenlik endişeleri ve tehditleri özgürlük alanının daralmasına yol açmış ise, bu daralmanın kısıtlı olmasına çalışılmalı ve tehdit ve endişeler ortadan kalkınca veya azalınca daralma ortadan kalkmalı.

Bu ilkeler her demokratik ülkeye uygulanabilir. İki tipik örnek 9/11 (2001) saldırıları sonrası ABD ve Kasım 2015’te terör örgütü IŞİD’in saldırıları sonrası Fransa’dır. ABD’de 9/11’den sonra Amerikan devletinin gözetleyici (surveillance) devlet olma özelliği iyice koyulaştı. İç Güvenlik Bakanlığı adıyla (Home Security) yeni bir bakanlık kuruldu.  ABD mahkeme hükmü olmaksızın hapis tutma cezası uygulama, şüphelileri gayri insanî şartlarda tutuklu bırakma, çeşitli işkence türlerini uygulama gibi hatalara ve yanlışlıklara düştü. Fransa IŞİD saldırıları sonrasında büyük bir paniğe kapıldı.  Orantısız bir tepki gösterdi. Olağanüstü hâl ilan ederek hak ve özgürlük kısıtlamaları yapma yoluna gitti. Özellikle Müslümanları ve göçmenleri rahatsız edici şekilde takip altına aldı. Olağanüstü hâlin bazı unsurlarını olağan hukuk sistemine eklemek için adımlar attı.

ABD ve Fransa ile karşılaştırıldığında Türkiye’nin daha yoğun güvenlik endişeleri duymak için güçlü ve haklı gerekçeleri var. Türkiye on yıllardır PKK terörü il savaşıyor. Bu savaşta dost ve müttefik saydığı ülkelerden gerekli anlayışı göremiyor, ihtiyaç duyduğu desteği alamıyor. Binlerce cana, sınırsız maddî israfa ve tahribata mal olan PKK terörü yetmezmiş gibi, Türkiye, şimdi biliyoruz ki, 2010’lu yılların ortalarından itibaren kuvvetli uluslararası bağları ve taahhütleri bulunan bir iç aktörün -yani FETÖ’nün- hem siyasal iktidarın hem de geniş halk kitlelerinin güvenliğine yönelik saldırılarıyla karşılaştı. FETÖ sivil toplumdaki kişi ve gruplara kumpaslar düzenledi. Devlet iktidarını devlet içindeki adamaları vasıtasıyla maddî menfaat temin emek ve güç devşirmek için kullandı. Ergenekon ve Balyoz davalarıyla bürokratik vesayetle mücadeleye ortaklık ediyormuş görüntüsü verirken kendi vesayetini tesis etmek için ilerledi. 7 Şubat 2012’de demokratik iktidara bu işten anlayanların hemen bizim gibi sıradan insanların sonradan fark ettiği üzere ağır bir saldırı gerçekleştirdi. Mayıs-Haziran 2013’teki Gezi olaylarını hem tahrik hem teşvik etti. 17/25 Aralık’ta hükümete bir polis-yargı darbesi yapmak istedi. Nihayet 15 Temmuz’da Cumhuriyet tarihinin en sinsi, en alçak, en kanlı darbe girişimiyle sahneye çıktı. Türkiye neredeyse eş zamanlı olarak başka güvenlik sorunlarıyla karşılaştı. Suriye’de yaşanan iç savaş-vekaletler savaşı Türkiye’ye büyük bir sığınmacı akınına yol açtı. ABD PKK/PYD’yi kendine ortak aldı ve Türkiye Suriye sınırını PKK’nın egemenliğine terk etmek için oyunlara girişti. PKK Türkiye’yi içte meşgul ederek buna müdahale etmesini önlemek için sınırlarımız içindeki faaliyetlerini artırdı.  Bütün bunlar ABD’de, Fransa’da veya Almanya’da olsaydı bir güvenlik endişesi doğmaz mıydı?

PKK ile savaş hayli uzun bir tarihe sahip olduğu için adeta olağanlaşmıştı. Ancak, son birkaç yılda ortaya çıkan yukarda saydığım olaylar yeniydi ve ilk defa karşılaşılan türdendi. Bunların bir güvenlik endişesi doğurması veya zaten mevcut olan güvenlik endişesini derinleştirmesi de kaçınılmazdı. Öyle de oldu.

İktidarın bazı alanlarda sertleşmesi, olağanüstü hâl ilânı, kimi özgürlük alanlarındaki daralmalar bu şartlar altında vuku buldu. Muhalefet ve doludizgin AK Parti-Erdoğan eleştirisi yapanlar çoğu zaman bu gerçeği dikkate almadan yazıyor, konuşuyor. Her şeyin normal aktığı bir ülkede birden bire keyfî ve tamamen gereksiz olarak özgürlük daralmaları olmuş gibi yorumlar ve değerlendirmeler yapıyor. Bu gerçekçi olmayan tavırları yüzünden eleştirileri havada kalıyor, iktidar tarafından dinlenmiyor, ciddiye alınmıyor.

24 Haziran seçimlerine de hem bu havada hem de seçimlerin kendisinin yeni güvenlik sorunlarına kaynak olabileceği endişesiyle girildi. Çok şükür korkulan olmadı. Türkiye bir seçimi daha başarıyla tamamladı. Parlamento oluştu. Yürütme erki seçildi ve ekibini kurmak üzere. Türkiye artık önünü daha net görebilecek duruma geldi.

Bu şartlar altında Türkiye’de güvenlik endişelerinin gerilemesi ve bunun doğal sonucu olarak da özgürlük alanlarının genişlemesi lâzım. Başka bir deyişle yeni yürütme organı ve Meclis’in yapması gereken şey özgürlük alanındaki güvenlik endişesi kaynaklı sınırlama ve engellemeleri azaltmak. Yani yeni bir demokratikleşme hamlesi yapmak.

Olağanüstü hâlin kaldırılması bu bakımdan yerinde bir adım. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili çeteye verilmesi gereken cevap olağanüstü hâl ilânını gerekli kılmıştı. Aradan iki sene geçti. Ani ve anlık tehlike ihtimâli tamamen ortadan kalktı veya çok azaldı. Bu yüzden olağanüstü hâli kaldırmak gerek. Ben olağanüstü hâlin bu Temmuz’da kaldırılmasının iyi olacağını birkaç ay önce yazmış biri olarak bu yöndeki kararı doğru buluyorum. Bu, olağanüstü hâli hem meşru ve anayasal hem de yararlı bir kurum olarak muhafaza etmek açısından da yerinde ve faydalı bir adım.

Yapılması gereken başka şeyler de olduğunu düşünüyorum. Bunları üç gruba ayırmak mümkün:

İlk grupta siyasî üslubun yumuşatılması var. Ben Erdoğan’ın her zaman ortamı germek için kasıtlı olarak sert konuştuğu iddialarına pek katılmıyorum. Bir defa sert dil (başta Kılıçdaroğlu olmak üzere) birçok siyasetçide problem. İkinci olarak, Erdoğan’ın sert sözlerinin çoğu cevap mahiyetinde. Daha az sözü sert ve durup dururken tartışma yaratacak nitelikte. Ancak, her hâlükârda iktidarın daha yumuşak ve kapsayıcı bir dil kullanması yerinde olur. Kaybedenler, mağlup olanlar öfkeli ve hırçın olmaya daha meyillidir. Kazananın ise daha özgüvenli, sakin ve olgun olması beklenir. Sakin bir ortam her zaman iktidarın lehinedir. Muhalefetin hırçın sözlerine çoğu zaman cevap vermek bile gereksiz. Hırçın muhalif tavırları dikkate almayıp kendi öfke ve çelişkileriyle toplum karşısında çıplak bırakmak iktidar için daha akıllıca.

İkinci grupta gerek iktidar çevrelerinin gerekse iktidara iyi niyetle destek veren bazı kişi ve çevrelerin daha geniş bir ifade özgülüğüne razı olması yer alıyor. Bu çerçevede, somut problemlere yönelik politika eleştirilerini veya çözüm önerilerini ‘ihanet’, ‘hainlik’ gibi tartışmayı önleyen sıfatlarla karşılamak yerine ayrıntılı olarak ele alıp soğukkanlılıkla cevaplandırmak her bakımdan daha yararlı olur. Her tavra ihanet etiketi yapıştırılırsa günün birinde öyle yapmak gerektiğinde gerçek ihanetler ayırt edilemez. Farklı fikirde olmak bir haktır. Fikirlerin doğruluğu veya yanlışlığı ancak serbest tartışmayla anlaşılır. Daha geniş bir ifade özgürlüğü için gerekli mevzuat değişlikleri de yapılmalı tavırlar da gözden geçirilmeli.

Üçüncü grupta gereksiz tutuklamalara son vermek ve tutukluluğu cezalandırmaya dönüştürmemek bulunuyor. Türkiye geçmişte gereksiz ve uzun tutuklamalardan çok yara aldı. Bu sefer de böyle olmasın. Tutukluluk sıradanlaşmasın ve cezalandırmaya dönüşmesin. Bu çerçevede Mümtaz’er Türköne, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak gibi sağlam olduğu söylenemeyecek iddianamelerle yargılanan gazete yazarlarının daha fazla hapiste tutulması anlamsız ve yararsız. Bu insanlar artık serbest kalmalı. Yargılanmaları tutuksuz sürdürülmeli. Hep dendiği gibi, kabahat olarak görülebilecek, toplumsal ayıplanma, kınanma, dışlanmayla veya iç vicdani muhasebeyle müeyyidelendirilebilecek şeylerin ceza hukuku meselesi yapılması yanlış. Ceza hukuku insanî hayatın her anını ve alanını kuşatmaz, kuşatamaz.

Şahsen Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ve yeni Meclis’ten demokratikleşme, özgürlükleri genişletme yolunda yeni hamleler geleceğini düşünüyorum.

Yeni Yüzyıl, 05.08.2018