.: Şenol Kaluç

Demokrasiden Vaz mı Geçeceğiz?

Bu günah ve acı dolu dünyada pek çok yönetim biçimi denendi ve denenecek. Demokrasinin kusursuz ya da tamamıyla bilgece olduğunu kimse iddia etmiyor.

Aslında, zaman zaman denenmiş olan tüm diğer biçimler dışında, demokrasinin en kötü yönetim biçimi olduğu söylenmektedir.” Winston Churchill

Geçmişi hakkıyla anlamak için karşılaştırmalı bir kronolojiye ve bilgiye ihtiyaç var. Bugün artık coğrafya dünkü gibi kader olmasa da, Doğu ile Batı arasındaki farkı anlamak için karşılaştırmalı tarih okumaları yapmak ve farklı disiplinlerden yardım almak gerekiyor:  Siyaset, hukuk, coğrafya…  Ve bu durum bugün için de geçerli.

Örneğin Osmanlı Devletinin yükselişi sadece iç dinamiklerle anlatılamaz, Doğu ve Batı’nın içinde bulunduğu sosyo-kültürel-siyasi durumu da bilmek gerekiyor.

Bugün yaşanan krizi belki 1929 Ekonomik Buhranı sonrası döneme benzetilebilir. Batı’nın sanayileşmiş toplumları büyük bir krize girmişti.

Genelde totaliter rejimlerin bu süreçte yükseldiği sanılır. Aslında yükselişin kökleri çok daha eskiye 1. Dünya Savaşı öncesine kadar gidiyor. Rusya Bolşevik İhtilali, İtalya Mussolini, Türkiye Kemalizm ile otoriter-totaliter geçişi çoktan tamamlamıştı.

Almanya, Prusya geleneğinin devamı olarak zaten bu tür bir geleneğe aşina idi, ancak Avrupa’da belki en geç onlar teslim oldu. Weimar Cumhuriyet’inin başarısızlıkları Hitler’in yolunu açtı.
İmparatorluklar çağının sonunda dünyanın ekserisi hızlı kalkınmanın yolunu totaliter-otoriter yönelimde görmüştü. Tek merkezden ve koordineli bir şekilde tüm kaynakların aynı amaç için kullanılması çok daha pratik ve kullanışlı görünüyordu.

Ancak, bu konuda asıl başarıyı -zaten güçlü bir altyapıya sahipti- ekonomik anlamda Nazi Yönetimi gösterdi. 29 Buhranı’nın etkileri hala Avrupa’yı ve ABD’ni etkilerken Almanya otoriter-totaliter yapının verdiği ivme ile ışıltılı bir gösteri sundu dünyaya. Benzer bir yükseliş Japonya’da da yaşanmıştı.

Ancak, bu başarının sürdürülebilirliği tartışmalıdır. Savaşın çıktığı tarihte bile Almanya’da ciddi sorunlar vardı ve insanların büyük bir kısmı ağır şartlar altında yaşıyordu. Naziler savaş sayesinde halkı bir süre daha manipüle etmeyi başardılar.

Naziler ve Japonya belki SSCB deneyimi gibi kendiliğinden çökecekti ama savaş böyle bir çöküşü engelledi.
1940’lara gelindiğinde hemen tüm dünyada Nazilere karşı büyük bir hayranlık vardı. İngiltere gibi kapitalizmin merkezinde dahi Nazi hayranlığı zirve yapmıştı. Kapitalizm ağır bir şekilde eleştirilirken ekonomik krizlere çare bulamadığı fikri revaçtaydı. O günlerde Hayek gibi çok az düşünür bunun sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunu ısrarla yazıp çiziyordu.
Kapitalizm o günden sonra pek çok krizden başarı ile çıktığını gördük ama herhalde ilk kez böyle bir kriz yaşıyoruz. Sağlık üzerinden yaşanan bu kriz daha şimdiden devletlerin elindeki kaynakları tükenmiş görünüyor. Ve dünya ekonomisi kaçınılmaz bir şekilde küçülecek. Pek çok ülke ekonomisinin kısa vadede kendisini toparlayamayacağı da açık.

Buradaki büyük oyunun ne olduğu üzerine birçok senaryo üretiliyor. Komplo teorilerini bir yana Dünyadaki son 10 yıllık eğilimi göz önüne aldığımızda yeni bir despotikleşme çağına doğru ilerlediğimiz ve krizinde bunu körüklediği görülüyor.

Önemli olan bizim bu gidişatta nerede durmayı tercih edeceğimiz.

Yaşananlar kara mizahın da ötesine geçti ve bilim kurgu filmleri tadında korkutucu bir dünyaya hızla yol alıyoruz. Teknoloji vasıtası ile yeryüzünde yaşayan her bir bireyin her anının artık devlet ya da başka güçlerce takip edilebileceği bir çağa adım atmış durumdayız.

Bunun özgürlükler açısından ağır bir bedeli olacağı çok açık. Bu denli bir “bilgi data”sı (büyük veri) çok rahatlıkla “Azınlık Raporu” filminin senaryosunu gerçek hayata aktarabilir. Nitekim pek çok devlet ve yasa dışı yapılar bu şekilde sahte belge üretmeyi zaten yapıyordu. Bu üretimin ne boyutlara ulaşabileceğini FETÖ’cüler uygulamalı göstermişti.

Çin’in bugün neredeyse tüm halkını cep telefonları üzerinden takip ettiği bilgileri geliyor. Big Brother gerçekten bizi izliyor.

Bu gidişin bizi de etkilememesi mümkün değil. 200 yıla dayanan demokratikleşme maceramızda hala özgürlüklere yeterince alan kazandırabilmiş ve bunu toplumumuza içselleştirebilmiş değil. Asıl korkmamız gereken konu bu olmalı.

Bugünlerde Çin’e öykünenlere Nazi rejiminin, SSCB deneyiminin, Japon Despotizminin, faşizan rejimler vb.nin insanlığa yaşattıklarının tekrar tekrar hatırlatılmasında fayda var.

Karar, 8 Nisan 2020