.: Mustafa Erdoğan

Demirel Devletin Şifresini Verdi

Cumhurbaşkanı Demirel’in en son beyanatından bir parçayı birlikte okuyalım: “Devlet halin icabına göre hareket eder. Her zaman rutini takip etmek mecburiyetinde değildir. Yüksek menfaatleri –ki bunu takdir etmek hükümetlere aittir- icap ettirdiği zaman devlet rutinin dışına çıkabilir.”(Hürriyet, 13.2.2000).

Son yıllarda bundan daha dehşet verici ve tehlikeli bir resmi beyanı duyduğumu hatırlamıyorum. Şimdiye kadar buna benzer görüşleri ağızlarında geveleyenlere, ima yollu dile getirenlere veya ihsas edenlere rastladıksa da, meseleyi bu kadar açık-seçik olarak otaya koyan böylesine yetkili bir beyan hiç olmadı. Ben bu açıklamayı Türkiye’deki resmi devlet telakkisi ve uygulaması bakımından çok öğretici buluyorum. Bu sözlerde “Devlet”in şifresi saklı çünkü.

Bana öyle geliyor ki, “fail-i meçhul” cinayetlerle ve terörist veya mafya türü çetelerle devletin ilişkisi gibi konularda yıllardır yapageldiğimiz tartışmanın cevabı bu sözlerde saklıdır. En son olarak, Hizbullah  teröristlerinin kolayca “neşvü nema” bulmuş ve uzun süre devletin takibine maruz kalmadan faaliyet yapabilmiş olması konusundaki benzer kuşkularımızda ne kadar haklı olduğumuzu  yine bu beyandan anlıyoruz. Keza, bu açıklama muvacehesinde, “Batman skandalı” olarak bilinen olay da artık açıklığa kavuşmuş sayılır. Bu yazıda bütün bu olayların her birinin ne anlama geldiği üstünde ayrıca durmaya gerek görmüyorum. İşin özünü cumhurbaşkanı açıkladı zaten. Bu öz şudur: Türkiye’de devletin, biri yasal diğeri yasal-olmayan olmak üzere iki yüzü var. Asıl belirleyici ve kudretli olan da ikincisi. Kimilerinin “derin devlet” dediği bu ikinci devlet kendi “yüksek menfaatleri” gerektirdiği zaman kendisini hukukla bağlı saymaz ve gizli kapaklı olarak pek çok kirli işe girişebilir veya bulaşabilir.

Söz konusu beyanı daha yakından tahlil edersek, mesele iyice aydınlanacaktır sanıyorum. Cumhurbaşkanı, devletin başı ve “anayasal” temsilcisi olarak diyor ki: “Devlet halin icabına göre hareket eder.” Oysa birçoğumuz sanıyordu ki, Türkiye’de devlet evrensel hukuka, anayasaya ve ilan edilmiş yasalara göre hareket eder. Demek ki, Türkiye’de devlet faaliyetlerine hakim olan esaslar Anayasada yazıldığı gibi “hukuk devleti” ve “insan haklarına saygı” değilmiş. Bu ilkeler ne derse desin, devlet duruma göre kendi uygun gördüğü şekilde hareket edermiş. Yani, devletin hangi durumda nasıl davranacağını sade yurttaşlar olarak bizim öngörmemiz mümkün değil. Sonra, böylesine geniş bir ruhsata sahip olan genel olarak “devlet” olduğuna göre, devlete izafeten harekete geçen herkes mutlak bir yetkiye sahiptir demektir. Bunun yurttaşlar için anlamı ise mutlak bir mahrumiyet ve/veya mağduriyettir. Daha açıkçası, devlet adına yeki kullananlar hepimize her an her şeyi yapabilirler.

Cumhurbaşkanı devam ediyor: “(Devlet) Her zaman rutini takip etmek mecburiyetinde değildir.” Bu sözden de şunu anlıyoruz: Bizim meşruluk ve hukuk diye bildiğimiz şeyler aslında basit birer “rutin”den ibaretmiş. Öyle olunca, “rutin”i takip etmek neden önemli olsun ki! Belki tam tersi geçerlidir: Yani, rutinle uğraşmak sıradan adamların işidir; adam gibi adamlara –bunu “devletin (has) adamları” diye anlayınız- yakışan rutinle yetinmek değil, onu aşmaktır. Şu halde bu beyan kamu otoritesi kullananlara hukuku çiğnemek konusunda verilmiş peşin bin ruhsattır.

“Yüksek menfaatleri icap ettirdiği zaman devlet rutinin dışına çıkabilir.” Demek ki, devletin yüksek menfaatleri meşruluk, hukukilik ve insan haklarından daha önemlidir. Yani, Türkiye’de devlete hakim olan düstur “devletin bekası” ve “hikmet-i hükümet”tir. Ve tabii devletin “hikmetinden sual olunamaz”. Öyleyse, “hikmet-i hükümetin icabı” olarak yapılan işleri prensip olarak gjzli-kapaklı yürütmek lazımdır, bunların  neler olduğunu açıklamak da gerekmez. Açıklama talebinde bulunmak zaten yurttaşların haddi değildir. Hem sonra,  “hikmet-i hükümet”in icap ettirdiği yerde yurttaşların sorgulama haklarının, hatta hayat ve özgürlüklerinin lafı mı olur?!…

Gerçi sayın cumhurbaşkanı, bu açıklamadan dehşete düşmemiz ihtimali karşısında, ustaca bir manevra yaparak, “devletin yüksek menfaatleri”ni takdir etmenin hükümetlerin yetkisinde olduğunu söylemektedir ama bunun hiç de inandırıcı olmadığını gözlemlerimizden biliyoruz. Kaldı ki, bu mutlak yetkinin gerçek sahiplerinin bir kısmı kendilerini saklama konusunda hiç de hasis davranmamaktadır. Hem sonra, böylesine mutlak yetkiye sahip olan kurum hükümet, hatta parlamento bile olsa, manzaranın ürkütücülüğü değişir mi sanıyorsunuz! .

Cumhurbaşkanının açıklamasında ifadesini bulan ve burada nirengi noktalarına kısaca işaret ettiğim devlet felsefesi, aslında, Türkiye’deki cari rejimin niteliğini açıklama sadedinde bendenizin yıllardır anlatmaya çalıştığım şeydir. Söz konusu açıklama, vaktiyle, “Türkiye Bir Hukuk Devleti Olabilir Mi?” sorusuna cevap olarak kaleme aldığım ve o zaman birçok kişiye fantastik gelen yazının (Rejim Sorunu [Ankara: Vadi, 1997], ss. 37-42) temel tezini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulamaktadır: Hikmetinden sual olunmayan kutsal devletin bekasını yegane yol gösterici olarak kabul ettiği sürece, Türkiye bir hukuk devleti olamaz.

Evet, reel devletin doğru tanımını verdiği için sayın Demirel’e teşekkür borçluyuz. Ama ben bir şeyi hala anlayamıyorum. Aynı tanımı doğru olarak verdiğim halde, devlet neden hakkımda “Cumhuriyeti ve Devletin askeri muhafaza kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif”ten ceza davası açtırdı?.. Ayrıca, kendisi de bir hukuk profesörü olan sayın Adalet Bakanı, Cumhurbaşkanının bu son açıklamasından sonra, hakkımda dava açılmasına resmi yazıyla izin verdiği için herhalde pişman olmuştur!

13 Şubat 2000