.: Adnan Küçük

Darbeleri Araştırma Komisyonu ne kadar verimli olabilir?

Malum 11 Nisan 2012 tarih ve 1013 sayılı TBMM kararı ile TBMM bünyesinde, önceki yıllarda yapılan darbe ve muhtıralarla alakalı bir araştırma komisyonu teşkil olundu.

Bu komisyonun amacı, ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz kılan diğer bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutları ile araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesidir. Esas itibarıyla iyi niyetli bir çalışma olması hasebiyle böyle bir komisyonun kurulması, sembolik anlamda çok manidardır; en azından darbelere karşı bir siyasi duruşu sembolize etmektedir. Fakat bu komisyonun netice itibarıyla çok fazla derinlere ulaşabileceği; kamuoyunda halihazırda bilinenlerin ötesinde bilgileri ortaya çıkarabileceği konusunda ciddi manada şüphe ve tereddütler mevcuttur. Şöyle ki; TBMM bünyesinde teşkil olunan araştırma komisyonu, faaliyetlerini, TBMM İçtüzüğü’ndeki hükümlere ve burada gösterilen usuli kurallara göre yürütür. Anayasa’nın 98. maddesine göre, Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir. İçtüzüğün 105. maddesine göre, araştırma komisyonu, gerekli gördüğünde uygun bulacağı uzmanların bilgilerine başvurabilir. Nitekim bu hükümle uyumlu olarak, söz konusu komisyonun, geçmişte bir şekilde darbelerle muhatap olan bazı kişilerin görüşünü alma kararı aldığı kamuoyuna yansımıştır. Nitekim komisyon, başta eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olmak üzere bazı şahsiyetlerin görüşlerine müracaat etmiştir. Muhtemelen araştırmaya konu olan darbe ve muhtıralarla alakalı daha başka kişi ya da kurumlardan da görüş istenecektir. Tam da bu konuya ilişkin yapılan açıklamalardan birisi de, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesinde oluşturulan 1960 Darbesi ve 1971 Muhtırası Alt Komisyonu’nun, “Kontrgerillanın Anayasası” olarak da bilinen “Sahra Talimatnamesi”ni Genelkurmay Başkanlığı’ndan isteme kararı aldığı yönündedir.

Peki, bu yöndeki iyi niyetli teşebbüs ne ölçüde başarılı olacaktır? Bu sorunun cevabı son derece önemlidir. Çünkü Türkiye’de başlatılan çok sayıda iyi niyetli çabalar, bazı hukuki eksiklik ve yetkisizlikler sebebiyle akim kalabilmektedir. Nitekim önceki yıllarda kurulan ve orijinal metninin nerede olduğu bile hâlâ meçhul olan “Susurluk Araştırma Komisyonu” da benzer şekilde akim kalmış; yeterli derinlikte bir araştırma yapılamamıştır. Bunun sebebi, TBMM bünyesinde teşkil olunan Susurluk Araştırma Komisyonu’nun teknik donanım itibarıyla yetersizliği değil, TBMM İçtüzüğü’nün 105/son fıkra hükmüdür. Bu hükme göre “Devlet sırları ile ticarî sırlar, Meclis araştırması kapsamının dışında kalır”. Bu hükme göre, ne “devlet sırları” ve “ticari sırlar” hakkında araştırma yapmak üzere araştırma komisyonu tesis edilebilir, ne de bu araştırma komisyonuna, “devlet sırları” ya da “ticari sır” kapsamına girdiği düşünülen konularda bilgi verilir. Bu hükümde yer alan, “ticari sırlar”a ilişkin araştırma komisyonu teşkil olunmasının yasaklanması makul görülebilir. Çünkü bu konu, kişilerin ticari hayatları ile alakalı özel mahrem alanlarına girer. TBMM’nin, araştırma komisyonu marifetiyle bu alana müdahale ettiği zaman, hukuken olması gereken boyutuyla yetki alanının dışına çıkmış olacağı kabul edilebilir.

Fakat devlet sırlarının TBMM araştırma komisyonundan gizlenmesini makul olarak değerlendirebilmek zordur. Bu hüküm sebebiyle, TBMM tarafından çağrılan kişiler ya da bilgi istenen kurumlar, önce kendilerinin “devlet sırrı” olarak değerlendirdikleri bilgileri bir kenara ayıklayacaklar, bunlar hakkında “devlet sırları hakkında araştırma komisyonuna bilgi verilmez” diyerek onların üzerini örtecekler; bu konularda hiçbir bilgi vermeyeceklerdir. Verecekleri bilgiler de zaten büyük ölçüde kamuoyunun malumu olan bilgiler olacaktır. Bunun yakın geçmişte yaşanan bazı somut örnekleri de mevcuttur. Nitekim TBMM İnsan Hakları Komisyonu eski Başkanı Sayın Mehmet Elkatmış, faili meçhul cinayetlerle alakalı komisyon çalışmaları yapılırken karşılaştığı en büyük sorunu şu şekilde ifade etmektedir: “Devlet sırrı kavramı nedir, bunun içeriğine kim karar verir ve ne zaman açıklanacaktır bu sır? Bunun tanımı yapılmadan, bu soruşturmanın ilerlemesi zor. Çünkü 1990’larda faili meçhullerle ilgili bütün araştırmalarımızda ‘devlet sırrı’ önümüze bir duvar gibi çıktı ve onu aşamadık”.

DEVLET SIRLARI ARAŞTIRMA KOMİSYONLARINI KİTLİYOR

Öyle zannediyorum ki, benzer durum Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu için de söz konusu olabilecektir. Bilgisine başvurulan kişiler, önce iç dünyalarında devlet sırrı kapsamına dâhil ettikleri bilgileri ayıklayacaklar; bu konulara ilişkin soruları, ya “bu konuda hiçbir bilgim yoktur” diyerek savuşturacaklar veya bu soruları duymazdan gelecekler ya da açıkça “bunlar devlet sırrı kapsamında yer almaktadır” diyerek hiçbir açıklama yapmayacaklardır. Bu deruni ayıklamadan sonra verecekleri bilgiler de istenilen düzeyde aydınlatıcı olmayacaktır. Muhtemelen kurumlardan istenecek bilgilerde de benzer bir durum ortaya çıkacaktır. Elbette iyi işler, önce iyi niyetle başlatılan teşebbüsler neticesinde başarılır; ama, çok daha iyi neticelerin hâsıl olabilmesi için, müsait yetki, şart ve imkânların da mevcut olması gerekir. Aksi takdirde, kamuoyunun haklı beklentileri akim kalabilir. Bütün bu yetersizliklerden Türk demokrasisi yara alır.

Bu hükmün demokratik devlet ilkesi ile de bağdaşırlığı yoktur. Çünkü demokrasilerde geçerli olan temel ilkelerden birisi de “seçilmişlerin üstünlüğü” ilkesidir. Yani sistem içerisinde en temel unsur seçilmişlerdir. Bu ilke ile uyumlu olarak “kendisini devlet olarak gören” atanmış kişi ya da kurumların seçilmişlerden saklayabileceği devlet sırları olamaz. Aksi takdirde, seçilmişler devletin mukadderatına hükmedemeyeceği gibi, sanki devletin, seçilmiş kişilerden teşkil olunan kurumlara karşı koruma altına alınması gibi anti-demokratik bir uygulama ortaya çıkar. Bunun demokrasi teorisi ile bağdaşırlığı yoktur. İşin ilginç tarafı, parlamentonun devlet sırları konusunda araştırma yapma yetkisini sınırlandıran bu hükmün, bizzat parlamento tarafından yapılmış olmasıdır. Bu vesileyle, TBMM İçtüzüğü’nün 105/son fıkra hükmü, Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “demokratik hukuk devleti” ilkesi ile esaslı bir şekilde çelişme arz etmektedir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, daha önceki örnek uygulamalarda da sıklıkla karşılaşıldığı üzere, İçtüzüğün 105/son fıkra hükmü yürürlükte kaldığı sürece, Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun çalışmalarından arzu edilen düzeyde bilgilere ulaşılması konusunda haklı tereddütler varlığını sürdürmeye devam edecektir. Yapılması gereken şey, önce 105/son fıkra hükmünün derhal yürürlükten kaldırılmasıdır. Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun faaliyetlerini bu hüküm yürürlükten kaldırıldıktan sonra yürütmesi gerekir. Aksi halde “sadece bu işi yapmış gibi hareket etmek” şeklinde nakıs bir durum ortaya çıkacaktır ki, bu da iyi niyetli beklentiler içerisinde olan “kamuoyunu” tatmin etmeyecektir. Bunun demokratik zeminde kabul edilirliği yoktur. Sahici bir iş yapılmak isteniyorsa, bu önerinin öncelikle dikkate alınması gerekir.

 

Zaman, 30.06.2012

Ayrıca bakınız...

vahap-coskun-02

Şüphe bulutlarını dağıtmak

Sedat Ergin, Kara Havacılık Komutanlığı iddianamesini esas alan on yazı kaleme aldı. Titiz bir incelemeyle, ...