.: Atilla Yayla

Damdan düşenin hâlinden damdan düşen anlar

“İfade özgürlüğü” ile bağlantılı “suçlarda” yargılamaların tutuksuz yapılması çağrısı yapan bir önceki yazım okuyucularımın çoğu tarafından yerinde ve iyi bir talep olarak karşılandı. Ancak,  yazıdan memnun olmayanlar da çıktı. Aşırıya kaçan bazıları yazının ifade özgürlüğüne inanmadığımı ve kayıtsız şartsız ifade özgürlüğünü savunmadığımı gösterdiğini iddia etti.

Yargılama usulüyle ilgili bir talepte bulunmamdan ifade özgürlüğüne inanmadığım sonucunu çıkarmak epeyce bir düşünememe ve anlayamama becerisine sahip olmayı gerektiriyor. Yazıda da belirtim, ifade özgürlüğünün temel insanî değerlerden biri olduğuna ve hem kendi başına bir amaç hem de bir araç olarak kıymet taşıdığına inanıyorum. Gönül ister ki ifade özgürlüğü ihlâlleri ya hiç olmasın veya çok sınırlı sayıda olsun. Ancak, bir şeyi temenni etmek onun gerçekleşmesine, gerçekleştirilmesine yetmiyor. Tutuklu “ifade özgürlüğü suçu” yargılamaları ise ifade özgürlüğünün ihlâl edilmesini aşan ve bazıları daha ağır olan ek mağduriyetler yaratıyor. İstediğim bu mağduriyetlerin önüne geçilmesi.

Atasözümüz “damdan düşenin hâlinden damdan düşen anlar” der. Gerçekten öyle. Uzağa gitmeyip kendi tecrübem üzerinden tutuksuz yargılamanın önemini ve yararını anlatayım. 2006 yılının Kasım ayında İzmir’de düzenlenen bir panelde kısa bir konuşma yaptım. “Kemalizmin teori ve pratiğinin ilerlemeden ziyade gerilemeye tekabül ettiğini” ileri sürdüm. Sloganlara değil bilimsel tahlillere dayanan bir konuşmaydı. Panelin soru-cevap kısmında ise Türkiye’de siyasî ve tarihî sembol tekelini yanlış bulduğumu belirterek, “ilerde Türkiye AB üyesi olursa, Türkiye’yi ziyaret eden Avrupalılar ‘neden her yerde sadece aynı adamın resimleri,  heykelleri var’ diye soracaklardır dedim. Vay, sen misin bunu söyleyen! Kirli bir linç geleneğine sahip olduğunu sonradan öğrendiğim mahallî Yeni Asır gazetesi tarafından ertesi gün baş manşetten hain ilân edildim. Bu gazetenin ilk taşı atmasıyla şahsıma karşı bir linç kampanyası başlatıldı. Linç kampanyasına başta Doğan grubu olmak üzere İstanbul medyasının kimi çevreleri de hemen katıldı. Bazı partiler ve sözüm ona sivil toplum kuruluşları bana adeta savaş açtı. Gazi Üniversitesi hakkımda iki idarî soruşturma açtı ve “soruşturmanın selameti için” beni açığa aldı, derslerimi verdirmedi. Fakültemin dekanı ve adamları bana karşı bir imza kampanyası açtı ve bir bildiri yayınladı. Sayısız tehdit aldım. Fakültedeki odama kapı altından muhtemelen okulda birileri tarafından yazılan ölüm tehdidi mektupları atıldı. Hayatım tehlike altına girdiği için bana bir koruma polisi tahsis edildi. Üç yıl boyunca yanımda bu polis memuruyla dolaşmak zoruna kaldım. Linç kampanasının yürütenlerin baskısıyla İzmir’de hakkımda 5816 sayılı kanuna muhalefetten dava açıldı. Savcı beş yıla kadar hapsimi istedi. Artan baskılar ve tehditler yüzünden bir yıl gönüllü sürgüne girmek zorunda kaldım. Üniversite bana iki kınama cezası verdi. Danıştay’a itiraz ettim. Danıştay “ceza az olmuş, meslekten atılması gerekirdi” diyerek Üniversitenin kararını iptal etti.  Adlî davada ise 15 ay hapis cezasına mahkûm edildim. Sonra ülkede hava değişti. Yargıtay kararı bozdu. Konuşmada sarf edilen sözlerin ifade özgürlüğüne girdiğini belirtti. İlk derece mahkemesi de bu karara uydu. Böylece beraat ettim. Elbette sözlerimde hakaretin zerresi yoktu. Konjonktürün kurbanı seçilmiştim. İzleyen yıllarda aynı konularda çok daha sert eleştiriler dile getirildi.

Başına gelmeyenlerin ahkâm kesmesi kolay. Ama bunlar dayanması güç olaylar, durumlar. Üstelik sadece size değil ailenize de zarar veriyor. O zor günlerde sadece ailem ve az sayıda arkadaşım yanımdaydı. Toplumdan da büyük destek gördüm ama herkes uzaktaydı. Bereket versin tutuklanmadım ve yargılama tutuklama olmadan devam etti. Eğer sosyal medya bugünkü kadar yaygın ve baskın olsaydı hakkımda tutuklama kararı çıkabilirdi. Bu durumda belki de bir yıldan uzun bir süreyi hapiste geçirecektim. Sonunda beraat edecek olmama rağmen aylarca hapiste kalmış olacaktım. Dolayısıyla mağduriyetim katlanacaktı.

İşte bundan dolayı bu tür davalar tutuksuz görülsün diyorum. Bunun önemsiz olduğunu kimse iddia edemez. Bu sağlanabilirse mutlaka ifade özgürlüğünde de bir ilerleme sağlanmış olacaktır.

Yeni Yüzyıl, 14.08.2018