.: Atilla Yayla

Daha Az Devlet Daha Çok Erdem

Üzerinde yaşadığımız dünyanın bir devletler dünyası olduğundan kuşku duymamıza sebep yok. Dünyanın hemen her yeri şu veya bu devletin egemenliği altında. Hep böyle değildi ama görünür gelecekte daima böyle olacağa benziyor. Bundan daha çarpıcı olanı, devletlerin toplumsal hayatın akla gelen her alanına gün geçtikçe derinleşen müdahalelerde bulunması. Saflık yaparak bunun sadece kamu otoritesini kullananların ideolojik fantezilerinin ürünü olduğunu iddia edecek değilim. Toplumlarda da çeşitli sebeplerle kamusal müdahale arzusu var ve günümüzde içinden geçtiğimiz pandemi sürecine benzer vakalar bir yandan devletleri bunu yapmaya teşvik ediyor bir yandan da  toplumsal hayata devlet müdahalelerini kolaylaştırıp meşrulaştırıyor.

Bu, klasik liberaller tarafından genellikle ve (bazı) muhafazakâr yazarlarca arada sırada dile getirilen bir gerçek. Akademik literatür bunu anlatan eserlerle dolu. İyi talihimize, bu tür görüşler sadece akademisyenler ve bilim insanları tarafından ifade edilmiyor. Zaman zaman başka alanlarda çalışan kimseler tarafından da bu görüşleri dile getiren çalışmalar kaleme alınıyor. Bunu yapanlardan biri Matt Ridley. Asıl mesleği gazetecilik olan İngiliz yazar Ridley’in Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan Erdemin Kökenleri (çev. Erhun Yücesoy, 2011) adlı eseri devlet müdahalelerinin toplumların kendiliğinden oluşan düzenlerine nasıl zarar verdiğini etkileyici şekilde açıklıyor. Gerçi Ridley’in akademik bir tarafı da var ama en azından bu yazının konusu olan eseri bilimsel ölçülerle ve kaygılarla kaleme alınmamış.

Ridley eserinde insan tabiatının sırf çevre tarafından şekillendirilen bir unsur olduğu iddiasını reddediyor. Ona göre, “zihinlerimiz bencil genler tarafından yapılandırılmıştır fakat aynı zamanda sosyal, güvenilir ve işbirlikçi olmak üzere tasarlanmıştır.” Şüphe yok ki bu bir paradoks gibi görünmekte. Genlerimiz bencil, yani şahsi çıkar arayışı peşinde, ama bu biz insanların sosyal ve güvenilir olmasına ve diğer insanlarla işbirliği yapmasına engel teşkil etmemekte. Aslında insanın belki de diğer canlı türlerinden ayrılmasına yahut bu derece ayrılmasına sebep olan ana özelliği bu. İnsan cinsi milyon yılları bulan bir evrim süreci içinde bu duruma gelmiş. Bu sayede, “İnsanın sosyal içgüdüleri vardır ve insanlar işbirliği yapma, güvenilir ve güvenilmez olanları ayırt etme, güvenilir biri olmayı bilme, iyi bir insan olarak bilinme, bilgi ve meta alışverişinde bulunma ve işbölümünü öğrenme eğilimleriyle donanmış halde” dünyaya gelmekte. Diğer hiçbir canlı türü bu istikamette insan türü kadar mesafe kat edemedi. Özetle, içgüdüsel işbirlikçilik insanın onu diğer hayvanlardan ayıran alamet-i farikası ve insanın refahının temeli…

Ridley’in eserinde yaptığı bir diğer şey, “barbar” insanların çevreyle uyum içinde yaşadığı iddialarını çürütmesi. Ridley uygarlık öncesi insanların çevreyle tam bir uyum içinde yaşayan, çevre ahlâkı gelişmiş topluluklar olduğu görüşlerini reddetmekte. Verdiği çeşitli örneklerle eski insanların çevreye verdiği zararları anlatmakta. Bu zararlar arasında ormanların yok edilmesi, çeşitli hayvan türlerinin soyunun kurutulması gibi durumlar da mevcut. Ridley’e göre ekoloji günümüzde bir çeşit dine dönüşmüş durumda. Bu çerçevede G. Hardin’in orta malların trajedisini ele aldığı makalesine dayanan çözüm önerilerine getirdiği eleştiriler kitapta beni özellikle etkileyen unsurlar arasında. Bireysel veya ortak mülkiyetin çevreye zarar vermeyip fayda sağladığı, kamusal müdahaleye maruz bırakılmayan insanların bireysel veya ortak mülkiyet altındaki malları grup yararına yönetecek şekilde kurumlar ve kurallar geliştirdiği ve çevreye özellikle son yıllarda verilen birçok zararın çevreyi koruma adına yapılan kamusal müdahalelerin eseri olduğu hakkında yazar ile tam bir fikir birliği içindeyim.

Ridley’in eserinde vurguladığı evrimsel sürecin uzun bir zaman dilimine yayıldığı görüşü modern insanın aceleciliği de göz önüne alındığında büyük önem taşıyor. Bu evrim süreci bugün sahip olduğumuz ama önemlerinin farkına nadiren vardığımız kurumların değerini de ortaya çıkartıyor. Ridley bu çerçevede arabayı atın önüne koşan görüşlere de karşı çıkıyor. “Ahlakın kiliseden önce, ticaretin devletten önce, alışverişin paradan önce kültürün Babil’den önce, toplumun Antik Yunan’dan önce, kişisel çıkarın Adam Smith’den önce ve açgözlülüğün kapitalizmden önce var olduğunu” belirtiyor.

Ridley’e göre Hobbes ve Rousseau gibi düşünürlerin insan doğasının mutlak kötülüğüne veya mutlak iyiliğine ilişkin görüşleri yanlış. İnsan bünyesinde iyiye eğilimleri de kötüye eğilimleri de taşıyan bir varlık. İnsan ırkının ıslahı (öjeniks) ve Çin’deki kültür devrimi gibi kültürü değiştirerek insanı yeniden yaratma teşebbüslerinin felaketle sonuçlanması şaşırtıcı değil. Ama insan toplumlarına sadece bu tür rasyonalist grand projeler değil daha ılımlı görünen ve daha uzun vadeye yayılan devlet müdahaleleri de zarar vermekte. Bu, bir anlamda, karşılıklılığa dayanan insan toplumlarının kaybedilmesi sonucunu  vermekte. Topluma yeniden kavuşmamız için ise devlet müdahalelerinin geri çevrilmesi gerekmekte. Ridley’in deyişiyle:

“Aziz Augustinus’a göre toplumsal düzenin kaynağı İsa’nın öğretilerinde, Hobbes’a göre egemen güçte/iktidarda, Rousseau’ya göre tek başınalıkta, Lenin’e göre siyasi partide yatıyordu. Hepsi de yanılıyordu. Toplumsal düzenin kökleri, kusursuzca uyumlu ve erdemli bir toplum olmasa da, günümüzdeki mevcut toplumdan daha iyisini yaratmaya yönelik içgüdüsel kapasitemizi barındıran kafalarımızın içindedir. Kurumlarımızı, bu içgüdüleri canlandıracak biçimde inşa etmeliyiz. Bunun içerdiği en büyük anlam, eşit bireyler arasındaki alış verişi teşvik etmektir. Tıpkı ülkeler arasındaki ticaret, aralarındaki dostluğun gelişmesi adına en iyi reçeteyi sunduğu gibi, imtiyaz ve yetki sahibi bireylerin işbirliği için de en iyi reçeteyi sunar. Eşit bireyler arasındaki toplumsal ve maddi alış verişi teşvik etmeliyiz zira bu güvenin hammaddesidir ve güven de erdemin temeldir.”

Özetle, daha az devlet daha çok erdem demektir.