.: Adnan Küçük

Cumhurbaşkanlığı sistemine yönelik eleştiriler

Esas itibariyle başkanlık sisteminin özelliklerini bünyesinde barındıran ve anayasa değişikliği teklifinde “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” olarak söz edilen hükümet sistemi, ABD’deki sistemden bazı noktalarda farklılıklar içermektedir. Bu farklılıkların mevcudiyeti “Her bir ülkenin sahip oldukları kendine özgü siyasi, sosyal, kültürel vb. şartlara ve farklılıklara bağlı olarak, hükümet sistemlerinin de bazı hususlarda birbirlerinden farklı olabilecekleri” yönündeki anlayışla uyumludur. Bazı çevreler değişiklik teklifi ile önerilen hükümet sisteminin Türkiye’ye özgülük teşkil eden bazı hükümlerine yönelik çok ağır eleştiriler getirmektedir. Burada yaygın olarak getirilen bazı eleştiriler üzerinde duracağım.

Birinci eleştiri: “Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri hiçbir denetime tabi değildir, bu da cumhurbaşkanını dizginsiz ve denetimsiz mutlak bir güç haline getirmektedir”.

Bu eleştiri, anayasanın değişiklik teklifinin içerdiği hükümler ile uyumlu değildir. Çünkü teklifin 19/B fıkrası ile mevcut Anayasa’nın 148. Maddesinde yer alan olağan dönem Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi şeklinde değiştirilmiştir. Dolayısıyla, Anayasa’nın 148. Maddesi, değişiklik teklifi ile şu şekle dönüşmüştür: “AYM, kanunların, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin ve TBMM İçtüzüğünün anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. …Ancak, olağanüstü hallerde ve savaş hallerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiasıyla, AYM’ye dava açılamaz”. Bu durumda Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine karşı AYM’de iptal davası açma yolunun açık olduğu görülmektedir.

Siyasi sorumluluk meselesi…

Ayrıca, anayasanın mevcut metninde cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şura kararlarının bir kısmına (md. 125/2) karşı iptal davası açma yolu kapalı olduğu halde, değişiklik teklifi ile bu tür yargısal denetim dışı işlemlere son verilmiştir. Bu değişiklik önerisi ile yargısal denetimin kapsamı hukuk devleti ilkesi ile uyumlu olarak daha da genişletilmiştir. Diğer yandan 18.12.2016 günü Star Gazetesi Açık Görüş ekinde yayımlanan makalemde de (Cumhurbaşkanlığı Sistemine Öcülerle Karşı Çıkmak) ifade ettiğim gibi, hem cumhurbaşkanlığı tarafından çıkarılacak kararnamelerin kapsamı, 1982 Anayasası’nın mevcut hükmüne göre Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan KHK’lara göre çok daraltılmış, hem de çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri yargısal denetime tabi kılınmıştır. Bu iyileşmeyi görmeksizin, cumhurbaşkanının, yaptığı işlemlerin yargısal denetim dışında kaldığı şeklinde doğru olmayan düşünceler ileri sürerek dizginsiz güç haline geleceğini söylemek isabetli değildir.

İkinci eleştiri: “Cumhurbaşkanının hiçbir siyasi sorumluluğu yoktur, bakanlar TBMM’ye karşı değil sadece cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacaktır, bu da cumhurbaşkanını sahip olduğu geniş yetkilerle dizginsiz bir güç haline getirecektir”.

Bu eleştiri de isabetli değildir. Bir kere cumhurbaşkanlarının, “yetki ve sorumlulukta paralellik” ilkesi çerçevesinde “yetkilerinin az siyasi sorumluluğunun da mevcut olmaması” yönündeki ilke sadece parlamenter sistemler için söz konusudur. Gerek yarı başkanlık gerekse başkanlık sistemlerinde olsun, başkan ya da cumhurbaşkanları geniş yetkilere sahip oldukları halde yasama meclislerine karşı siyasi sorumlulukları mevcut değildir. Siyasi sorumsuzluk bu sistemlerin olağan bir gereğidir. Değişiklik teklifinin bu yönünü eleştirenler “sanki başkanlık sistemlerinde başkanın yasama meclisine karşı siyasi sorumluluğu var da Türkiye’de önerilen değişiklik teklifinde bu sorumluluk ilkesi benimsenmemiş” gibi bir izlenim vermektedir. Bu izlenim tamamen gerçeğin ters yüz edilmesidir. Diğer yandan bütün bakanların başkana karşı sorumlu olması esası başkanlık sisteminin bir gereğidir. Dolayısıyla değişiklik teklifinin bu hükmü de başkanlık sistemi ile uyumludur. Bu uyumluluğa rağmen, bu teklifi eleştirmek, bu önerinin başkanlık sisteminin gerekleri ile çeliştiği yönünde izlenim vermek de ya bilgisizlikten kaynaklanmakta ya da mesele kasıtlı olarak çarpıtılmaktadır.

Üçüncü eleştiri: “Hem cumhurbaşkanlığı seçimleri ile TBMM seçimlerinin aynı günde yapılması, bu yolla cumhurbaşkanı ile TBMM’deki çoğunluğun aynı eğilimde olmasının sağlanması, dahası cumhurbaşkanının bir siyasi partinin genel başkanı olarak milletvekili adaylarını kendisinin belirleyecek olması, cumhurbaşkanını, hem TBMM’de hem de yürütmede mutlak manada hâkim olmasını sağlayacak, bu da onu dizginsiz bir güç haline getirecektir”.

Bir kere cumhurbaşkanlığı seçimleri ile TBMM seçimlerinin aynı günde yapılması halinde, cumhurbaşkanı ile TBMM’deki çoğunluğun mutlaka aynı siyasi eğilimde olacağının garantisi yoktur. AK Parti veya bir diğer partinin, yüzde 43 oy alarak, muhalefetteki oy dağılımına bağlı olarak TBMM’de üye tamsayısının yarısından fazla vekil çıkardığını farz edelim. Geri kalan partiler, ortak bir adayda ittifak ederek yüzde 50+1 oyla, TBMM’deki siyasi çoğunluğun siyasi eğiliminden farklı bir kişiyi cumhurbaşkanı seçebilir. Bu mümkün ve muhtemel bir durumdur. Diğer yandan cumhurbaşkanı ile Meclis’in aynı eğilimde olduğu durumlar ABD’de de olabilmektedir. Dahası, Fransa’da cumhurbaşkanı ile başbakan ve bakanlar kurulu ile bunlara güvenoyu veren yasama meclisi çoğunluğunun farklı olduğu kohabitasyon dönemi şeklinde de ifade edilen dönemlerde cumhurbaşkanı hiçbir şarta bağlı olmaksızın yasama organını fesih yetkisine sahip bulunmaktadır. Maksat gerek yürütme içi gerekse cumhurbaşkanı ile yasama meclisi arasındaki eğilim farklılığını ortadan kaldırmaktır. Bu usul, etkin yönetim için gerekli olduğu gibi, demokrasi teorisi ile çelişkili de değildir. Şimdi Fransa ve ABD için makul ve yerinde görülen bu durumu, sanki sadece Türkiye’ye mahsus bir durummuş gibi gösterip, bunun demokrasi ile çeliştiğini söylemek isabetli değildir.

Gerçeklikle bağdaşmıyor

Diğer yandan, cumhurbaşkanın üyesi olduğu siyasi partinin genel başkanı olması yanında bu sıfatla üyesi olduğu partinin milletvekili adaylarının belirlenmesinde etkin rol oynaması da tabii bir durumdur. ABD’de de başkanın partisi ile ilişiği kesilmemektedir. Diğer yandan kısmen başkanlık sistemine yaklaşan ve güçlü yetkilere sahip olan yarı başkanlık sisteminde de cumhurbaşkanı partisinin genel başkanı sıfatı ile partisi ile ilişkisini sürdürmektedir. Bu ülkelerde milletvekili adaylarının belirlenmesinde farklı yöntemler benimsenmiş olabilir. Burada demokratiklik açısından önemli olan, adayların kim tarafından belirlendiği değil, milletvekillerinin kim tarafından seçildiğidir. Adayların kim tarafından belirlendiği olsa olsa seçmenlerin tercihi üzerinde etkili olabilir. Yani bazı seçmenler beğenmedikleri kişilerin genel başkanın belirleyiciliğinde aday gösterilmesi halinde bu partiye oy vermeyebilir. Bu tepkisellik, tamamen siyasi kültürle ve seçmenlerin davranışları ile alakalı bir durumdur. Ayrıca, adayların belirlenmesinde cumhurbaşkanının belirleyici olduğunu abartmak, halkın iradesini küçümsemek ya da hiçe saymaktır. Milletvekillerinin seçiminde dar ya da daraltılmış bölge seçim sistemlerinin benimsenmesi halinde, kimlerin milletvekili olacağı konusunda seçmenlerin etkinliği çok daha artabilecek, cumhurbaşkanı, adayları belirlerken seçmenlerin bu hassasiyetlerini dikkate almak durumunda kalabilecektir. ABD ve Fransa’daki örneklerde de görüldüğü üzere, bu usulün anti-demokratik olduğu söylenemez. Cumhurbaşkanı-başbakan-yasama meclisi çoğunluğu arasındaki uyumluluk çoğu kereler parlamenter sistemlerde de söz konusudur. Hatta bu durumda başbakanın, hem yasamaya hem de yürütmeye mutlak hâkim olduğu, başbakana rağmen hiçbir yasama işleminin yapılmadığı da bir vakadır. Bu durumu göz ardı ederek değişikliği önerisinde öngörülen cumhurbaşkanı-TBMM uyumunu anti-demokratik olarak değerlendirmek, bu durumda diktatörlük ortaya çıkacağını söylemek, gerçekliklerle bağdaşmamaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, değişiklik teklifi ile getirilmek istenen sistemin, daha gerçekçi ve doğru zeminlerde tartışılması gerekir.

Star Açık Görüş, 31.12.2016

Ayrıca bakınız...

Kartepe Zirvesi ve FETÖ’yü çözmek

Kartepe Zirvesi ve FETÖ’yü çözmek

Türkiye 15 Temmuz 2016’da sarsıntıları hâlâ devam eden müthiş bir olay yaşadı. Yargı tarafından FETÖ ...