.: Bengül Güngörmez

Çözüm’ü kim istemiyor?

Son günlerde yaşanan önemli gelişmeler çözüm sürecinin sonlandığına işaret ediyor. Hatta hükümet yetkilileri tarafından çözümün silahlar bırakılıp örgüt üyeleri ülkeyi terk edene kadar askıya alındığı kamuoyuna ifade edildi. Gerçekten çözüm süreci bitti mi ve bu sürecin içinde bulunduğumuz aşamasına nasıl oldu da geldik?

Geçtiğimiz seçimler Ak Parti’nin tek başına iktidarını mümkün kılmayacak şekilde neticelendi ve henüz yeni bir hükümet kurulmuş değil. Bu seçimlerde HDP oylarını önemli ölçüde arttırarak barajı aştı. Oylarını önemli ölçüde arttırmışken Tayyip Erdoğan liderliğinde Ak Parti tarafından başlatılmış olan çözüm sürecinin en önemli aktörlerinden birisi olması beklenen HDP ilginç bir şekilde MHP-CHP koalisyonunu destekleyeceğini ilan etti. Çözüm sürecinin mimarı ve ateşkes sürecinde barışı sağlayan Ak Parti ile masaya oturmak için çözüm sürecinin sonlanmasını istediğini ilan etmiş olan MHP ile bile masaya oturmaya istekli olan HDP zaten seçimlere Aydın Doğan Medyası+cemaat+sol çevrelerle, yani Ak Parti karşıtlığını her alanda sürdüren çevrelerle ittifak içinde girmişti. Bu ittifak içerisinde PKK ile organik bağını hiçbir şekilde saklama ihtiyacı bile duymayan HDP, bir yandan siyasi arenada ve mecliste varlığını sürdürürken diğer yandan Kandil’in direktifleriyle silahlı eylemlerin sürdürülmesini üstü örtülü bazen de açıktan açığa destekledi. Yani çifte bir işlev yüklendi. Hem silah hem siyaset! Bu çerçevede Türkiye’de kamuoyu PKK’ya silah taşıyan HDP’li vekili, iki polisin uykusunda katledilişini, Gazi mahallesinde kalaşnikoflu eylemleri, zorla adam kaçırmaları ve Doğu bölgelerine zenginlik getirecek baraj inşaatlarına suikastları gördü. Paralel yapıyla ilginç ittifakların yanısıra İşidci diye dindar vatandaşların vahşice katledildiğini izledi. Ve çözüm süreci sürdürülürken çok sayıda hukuk ve insanlık dışı eylemle kamuoyu sarsıldı.

Kürt siyasal hareketini sözde temsil eden HDP, Ak Parti iktidarını sürekli İşid’e destek vermekle suçlarken ne zaman Türkiye İşid hedeflerini vurmaya başladı bu sefer İşid’i vurmakla Kürtlere baskı oluşturuluyor ve Kürtlerin Rojavadaki kazanımları kaybettirilmek isteniyor demeye başladılar. Sorsak kendilerine İşid’i TSK vursun mu vurmasın mı diye herhalde ne cevap vereceklerini bilemeyecekler.

Eğri oturalım doğru konuşalım. HDP ve PKK’nın yönteminden barış falan çıkmaz. Demirtaş, “Dolmabahçe mutabakatında atılması gereken bir adım kalmıştı” diyor. Peki o adım neydi? O adımın ne olduğunu Demirtaş niçin söylemiyor? Biz söyleyelim o zaman. Dolmabahçe görüşmesinin söylediği şey açıktır: özerklik adı altında bağımsızlık ve PKK’nın hem Türk kamuoyunda etkin bir siyasi aktör haline gelmesi hem de Kürt halkı üzerinde kendi egemenliğini güvenlikten eğitime çok boyutlu kurması. Yüksek sesle dillendiremedikleri ama eylemleriyle işaret ettikleri talep budur. Kandil’in istediği Abdullah Öcalan’ın başta çizdiği rota ile aynı değildir. Bu yüzden Öcalan’la başta anlaşan ve o plana uymak isteyen cumhurbaşkanı Erdoğan Dolmabahçe mutabakatına itirazını yüksek sesle dillendirmiştir.

Türkiye şimdi şiddet yöntemini tekrar denemek zorunda. Uluslararası konjüktür de bunu gerektiriyor. Çözüm sürecini sonlandıran diğer etmen de Suriye’deki gelişmelerdir. Seçim sonrası oluşan otorite boşluğu PKK’nın bölgede gücünü ve etkinliğini arttırdı. Şaibeli bombalama olaylarıyla birlikte huzursuzluğun ve şiddetin tırmanmasına cevap olarak TSK’nın operasyona geçmesinin açıkçası Türk kamuoyunu rahatlattığı bile söylenebilir. Şunu da ifade etmek gerekir ki aslında PKK ya vurulan bu darbe aynı zamanda HDP+Aydın Doğan Medyası +Paralel Yapı+dış güçler (İsrail, Almanya..?) ittifakına da vurulmuş bir darbedir. Peki kamuoyu niçin rahat olsun? Kamuoyu derken elbette sol ve Kürtçü eğilimleri taşıyanları bir tarafa bırakarak AK Parti artı MHP ve CHP seçmeni büyük ölçüde kastedilmektedir.

Sosyolojik olarak devlet hakkında basit bir denklem vardır. Bu denklemi ünlü sosyolog Max Weber yıllar önce kurdu. Devlet “meşru” şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran aygıttır. Buradaki “meşruluk” lâfzı “otorite” lafzıyla doğrudan ilişkilidir. Otorite eşittir güç artı rıza demektir. Devlet kendisine şiddet kullanması için rıza gösterilen otoritedir. Weber’den esinlenen Norbert Elias’ın da söylediği gibi “Devlet olmayanlar ya da devlet tarafından vekaletlendirilmemiş olmayanlar şiddet uygulayamaz, yumruk atamaz” bunu yaparlarsa yine devlet tarafından cezalandırılırlar. ” Fiziki şiddet ancak özel olarak görevlendirilmiş, üniformasıyla toplum içinde net bir şekilde tanınan, uzmanlaşmış bir grup, yani sembolik, merkezi ve disiplinli bir grup tarafından tatbik edilebilir.” Bu türden insanlar tesadüfi şiddet uygulayamazlar. Yine sosyolojik bir realite daha vardır ki, insanların büyük çoğunluğu gelişigüzel, tesadüfi şiddeti uygulayan yapıları değil, meşru şiddet tekelini tercih eder ve bu otoriteye rıza gösterir. Türk milleti bu yüzden Kandil’i ve Daeş kamplarına yapılan bombalamaları meşru şiddet kullanımı olarak görecektir. Kamuoyu bu yüzden rahattır.

Liberal eğilimli bir kişi olarak John Stuart Mill gibi düşünürüm ve buna göre hiç bir fikir yasaklanamaz herşey tartışılabilir. Yasaklanan bir fikir ortadan kaybolmuş değildir. Daha güçlü bir şekilde sonradan muhakkak karşımıza çıkar. Özerklik de tartışılabilir ayrılmak da. Bunlar tabu değil. Ama bu tartışma yalnızca Kürt halkının kendisiyle demokratik platformlarda gerçekleştirilir yoksa bir terör örgütüyle değil. Halklara ait karar halkların kendisine ait olmalıdır yoksa kendi halkının evlatlarını barış sürecinde bile hunharca harcayan, infaz eden bir örgüte değil. Terör örgütüyle müzakere edilerek verilen bir özerklik o örgütün bölgedeki otoriter hükümranlığı anlamına gelir ve bu örgüt Leninist Stalinist Marksist sekülarist bir örgüt olduğunu ilan etmişse vay dindar kürtlerin haline! Örgütün hakim kıldığı sözde özerklik dindar kürtlerin cehennemidir.

Demirtaş hala bizim kaybedecek birşeyimiz, sarayımız, plakalarımız yok diyor. Peki ya Kürt halkının yetiştirdiği canları, evlatları? Onlar da mı kayıp değil? Çocuk yetiştirenler bir evladın ne zorluklarla ne emekle yetiştirildiğini çok iyi bilir. Onların kıyamadıkları kuzularına siz kıyıyorsunuz. Geldiğimiz bu noktada HDP’nin dur demediği bu kıyıma Türkiye Halkları sivil insiyatifleriyle biran önce dur demelidir ve çözüm süreci devlet tarafından muhakkak devam ettirilmelidir. Demokratikleşme sürecini yeni bir anayasayla, Kürtlere ve diğer etnik gruplara eşit haklar vererek sürdürmek gelecek her iktidarın boynunun borcudur. Aksi takdirde karanlık günler bizi beklemektedir.

31.07.2015, Yeni Söz

Ayrıca bakınız...

Trump'ın kuyuya attığı taş

Trump’ın kuyuya attığı taş

1995’te Clinton döneminde ABD, büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını öngören bir kararı Kongre’den geçirdi. Ama ...