.: Buğra Kalkan

Çözüm Sürecinin Sonlanmasının Anayasal Gelişme Üzerindeki Etkileri

Çözüm Sürecinin başarılı olmasının Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal gelişimi açısından dört önemli etkisi olacaktı. Birincisi, Kürtlere yönelik ayrımcılıkların önemli ölçüde azalması devlet organlarının ve yetkililerinin normatif açıdan onaylanamayacak pek çok faaliyetlerini engellenmiş olacaktı ya da bunları denetime açık hale getirilecekti. İkincisi kamusal hizmetlerin hem içeriği hem de alanı özelikle Kürt vatandaşları merkeze alarak genişleyecekti. Üçüncüsü Doğu ve Güneydoğu’da PKK terör örgütü ve çetesinin güç kullanma potansiyelini önemli ölçüde azaltarak, bölgedeki vatandaşların anayasal haklarından de diğer bölgelerde yaşayanlar kadar yararlanmaları facto olarak sağlanmış olacaktı. Dördüncü olarak Kürt vatandaşlar Türkiye’nin anayasal düzenini koruma ve kendi vatandaşlık haklarına sahip çıkma konularında önemli bir motivasyona/müşevviğe sahip olacaklardı. Böylece hukuki eşitlik ve kamusal hizmete erişim temelinde anayasal devlet idealine yönelik ilerlemeler kaydedilecekti.

Birinci grupta sözü geçen ayrımcılık şüphesiz formel olmaktan çok informel pratikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk devlet yetkilileri güvenmedikleri ya da kendilerini yakın hissetmedikleri Kürt vatandaşlara bazı yasaların uygulamalarında ayrımcılık yapabilmektedirler. Ancak barış sürecinin başarılı olması durumunda şüphesiz bu güvensizlikler ortadan kalkmaya başlayacağı gibi, yapılan ayrımcılıkları denetleyecek siyasi mekanizmaların geliştirilmesi adeta otomatik bir süreç içinde mümkün olacaktı. Ancak şu an böyle bir motivasyonun Türk devlet yetkililerinde olmadığı açıktır.

İkinci grupta bahsedilen kamusal hizmetlerin Çözüm Süreci boyunca geliştiğini zaten biliyoruz. Kamusal hizmetlerin sağlanmasında ana dile getirilen kolaylıklar, Türk kamu hizmeti anlayışında önemli bir ilerlemeyi hali hazırda başardığı iddia edilebilir. Bölgedeki şiddetin kontrol altına alınmasıyla yoğun kamusal alt-yapı yatırımlarının mümkün ve arzu edilir hale geleceği ve bunun, bölge halkını ulusal ekonomiye ve ulusal siyasal birliğe güçlü bir şekilde bağlayacağını tahmin etmek güç değildir. Şu an bu imkan büyük ölçüde yara almıştır.

Üçüncü grupta bahsi geçen şiddet potansiyelinin denetim altına alınmasının Çözüm Sürecinin en zayıf halkası olduğu ve zamanı geldiğinde de kopuşun buradan başladığı malumdur. Açık hale geldiği üzere, Çözüm Süreci PKK çetesinin şiddet potansiyelini azaltmamış ama artırmıştır. PKK çetesinin şiddet potansiyelinin artması ile devletin gerçekleştirdiği bütün yasal reformların etkinliğinin ve uygulanabilirliğinin PKK çetesinin “iyi niyeti”ne terk edilmiş olduğu gerçeği, reformu destekleyen bizlerin suratına tokat gibi çarpmıştır. Dolayısıyla bu konudaki başarısızlık sadece hükümetin değil ama aynı zamanda Çözüm Sürecini destekleyen bizlerin de önemli bir öngörüsüzlüğü olmuştur.

“Bizler”den söz ederken, devletin egemenliğine karşı gelişen her türlü organize şiddeti ayakta alkışlayan şiddetperest solcuları kastetmiyorum. Ama, benzer bir naiflikle, demokratik açılımın ve hukuki hak tanımaların PKK çetesinin halk desteğini neredeyse otomatik bir şekilde azaltacağına inanan “demokrat”lardan söz ediyorum. Kolektif eylemin mantığı, bize, bu sürecinin neden düşündüğümüz gibi ilerlemediğini açıklamaktadır.

Mancur Olson’un belirttiği üzere, belirli bir çıkar etrafında toplanan sınırlı sayıda üyeye sahip bir grubun organizasyonel yeteneği büyük gruplara göre çok daha güçlüdür. Küçük gruplarda maliyetlerin ve kazançların grup üyeleri arasında dağılımı büyük gruplara göre daha kolay olduğundan, küçük gruplar sayıca üstün olan büyük grupları genellikle kontrol atına alabilmektedir ya da onlardan daha başarılı olabilmektedir. Yani, PKK çetesi ile Kürt halkı arasındaki organizasyonel yetenek farklılığı Kürtlerin isteseler dahi PKK çetesine karşı çıkamayacaklarını belirtiyor. Bu sebeple PKK çetesine karşı halk desteğini alabilmek öncelikle devletin bölgedeki şiddet tekelini kazanmasına bağlı gözüküyor. Zira PKK yöneticileri ile Kürt halkının çıkar ve taleplerinin pek çok yerde ters düştüğü görülmektedir. Öte yandan PKK şiddetine karşı verilen savaş sırasında demokratik ilerlemenin ne derecede sağlanabileceği bizleri düşündüren temel soru olarak kalmaya devam etmektedir.

Dördüncü grupta bahsedilen anayasal hakların Kürtleri de kapsayacak şekilde genişleme imkanını, ancak fiziki şiddetin kontrol altına alınmasına bağlamakla birlikte, bu da, otomatik olarak Türklerle Kürtlerin ulusal bir bütünlük oluşturacağı sonucuna götürmemektedir. Ancak sağlanacak olan anayasal gelişmenin vaad ettiği faydaların, bu türlü bir bütünleşmenin getireceği maliyetleri aştığı ölçüde Kürtlerin anayasal sınırları olan bu ulusal bütünleşmeyi destekleyeceği öngörülebilir. (Aynı kural tersten Türkler için de geçerlidir şüphesiz. Ama bu başka bir yazının konusu) Bu meselenin kolay olmadığı İspanya, İngiltere ve Kanada örneklerinde rahatlıkla görülmektedir. Bu konuda bizlerin üzerinde düşünmesi gereken pek çok muamma bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere anayasal devlet olmanın yazılı bir anayasa yapmakla ya da böyle bir anayasa yapmaya yetecek bilgiye sahip olmakla çok az ilgisi vardır. Anayasal devlet merkezi bir siyasal örgütün belirli bir coğrafyadaki güç kullanma potansiyeline ne ölçüde hakim olduğu ve bu bölgede yaşayanların bu güç kullanımını ne ölçüde özgürlükçü hukuki mekanizmalar vasıtasıyla denetim ve kural altına alabildiğine bağlıdır. Farklı toplumsal grupların anayasal bir devlet kurma yolunda yaşadığı tecrübeler birbirlerinden çok farklı olduğu için, anayasal devletin yokluğunun yarattığı problemlere karşı verdikleri tepkiler de çok farklıdır. Bu sorunların çözümü için elimizde bir rehber bulunmamaktadır. Zira sorunlar belirli bir aklın bilinçli bir yaratımı değildir. Sorunun çözümü de bilinçli bir aklın tek seferde gerçekleştireceği bilinçli bir plana dayalı olmayacaktır. Ancak şüphesiz siyasal ilkelerimiz ve sosyal bilimin yöntemleri bize yardımcı olacaktır.