Çörekotları | Hür Fikirler

.: Burak Ertaştan

Çörekotları

Ağaçların neredeyse çiçek açmadan meyveye durduğu diyarlardan birinde yaşıyorsanız, mevsimdeki değişmeyi balkonda geçirilen zamanın uzunluğuna bakarak takip etmesini de bilirsiniz.

Bütün kış sadece çamaşır asmak veya toplamak için uğranılan balkonlar, sabah kahvaltılarının yapılıp keyif çaylarının yudumlandığı, evin en gözde mekânı hâline geliverir baharla birlikte…

Hemen altında ya da üstünde komşumuzun da oturduğunu bildiğimiz hâlde yapmaktan geri duramadığımız apartman dedikoduları bile balkona taşınır bu mevsimde.

Havalar biraz daha ısınıp açıkta bırakılan tereyağları kıvamını kaybetmeye başladığında, pazar alışverişinden ev gezmelerinin saatine kadar hayatın bütün akışını tayin eden uzun bir yaz başlamış demektir.

Mevsim günlük hayatı öylesine etkiler ki bu diyarda, yaşanan kavgaların, ağız dalaşlarının ve münakaşaların bile bir kısmının sebebi, bir kısmının konusu mutlaka sıcaklardır.

Öyle ki, serinlemek için kapıyı ve pencereyi birlikte açanların cereyanda kalmak istemeyenlerle ettiği kavga bütün yaz sürer.

Kızlarının şortları, askılı bulüzleri veya mini etekleriyle sokağa çıkmasını istemeyen babalar da şikâyetçidir sıcaklardan, henüz satmaya başlamadan ekşimemesi için sütün içine buz atmak zorunda olduğunu söyleyen sütçü de, aldığı süte su katılmasını kat’a istemeyen evin hanımı da…

***

Yaza mahsus münakaşalardan birini, saat kaçta kahvaltı etmemiz gerektiği hususunda biz de yaşardık. Annem, gün ilerleyip sıcaklar bastırmadan kahvaltı etmekten yanaydı, biz sabah serinliğinde biraz daha uyumaktan.

Sabahları erken kalkan annemin bizi beklerken ne kadar acıktığını düşünmeden geçen altı gün boyunca bizim dediğimiz olurdu; pazar sabahları ise genellikle annemin.

Pazar kahvaltılarına mutlaka farklı birşey eklerdi annem. Onun bu çabasını kendimizce ödüllendirmek için o gün biraz daha erken kalkar ve ekmeği, karşıdaki bakkal yerine, üst sokaktaki fırından alırdık. Günün bu ikinci fedâkârlığı bazen babama, bazen bana düşerdi.

Beş yüz metre uzakta olduğu halde bütün hafta gitmeye üşendiğim fırındaki envai çeşit arasında en çok “çiçek ekmeği” severdim. Ortadaki parça bir papatyanın göbeğini, etrafındakiler yapraklarını andırdığından bu adı vermiştik ona. En büyük hüneri, her yaprağından ayrı bir sandviç çıkarılabilmesiydi. Lâkin ben en çok üzerine serpiştirilen çörekotlarını severdim. Ateşi yiyince öylesine buruk ve farklı bir tad katıyorlardı ki ekmeğe, sırf bu tad için bile günde birkaç kere o fırına gitmeye değerdi.

Ulaşılması böylesine kolay bir tadı bir hafta ertelemenin pişmanlığı ve bundan sonra bütün ekmekleri üst sokaktaki fırından almanın kararlılığıyla kalkardım sofradan. Mamafih, pişmanlığım da kararlılığım da uzun sürmez, bir sonraki öğünün ekmeğini karşıdaki bakkaldan alırken bulurdum kendimi…

Çörekotlarına karşı bu kayıtsızlığım, bir sonraki pazar kahvaltısına kadar sürerdi. Taa ki ekmeğin üzerindeki ilk çörekotu tanesinden damağıma yayılan o buruk tad, bana tekrar “bundan sonra bütün ekmekleri yukarıdaki fırından alacağım” dedirtene kadar. Ne var ki bu sözü de unutur, kendimi tekrar bakkalın önünde bulurdum.

Fırın ve bakkal ile, çörekotlu ve çörekotsuz ekmekler arasındaki bu gidiş-gelişler bir zaman sonra zihnime de sirayet etti.

Hayatın anlamını çözmüş bir bilge gibi değil, basiretinden şüphe etmeyen her insan gibi, bu çelişkiye cevap aradım. Kendimce buldum da…

Sevdiğimiz halde ekseriyetle ihmâl ettiğimiz, kolayca yapabileceğimiz halde yapmaktan geri durduğumuz şeyler vardı hayatta. Bunları ihmâl etmenin ve yapmamanın maliyeti kolayca göze alınabilecek kadar düşük, hatta sıfır olduğundan, çoğu zaman atlanıyorlardı.

Sokakta, parkta, asansörde, dolmuşta… yanyana düştüğümüz insanlara selam vermememiz bu yüzdendi; hiçbirini tanımıyorduk çünkü. Tanımadığı insanlara selam vermeyen birini kimse kınamaz, bunu fark etmezdi bile.

Fileler dolusu yükü taşımakta zorlananlar, otobüste güç-belâ ayakta duranlar, elinizdeki dondurmaya yutkunarak baktığı halde renk vermemeyi çoktan öğrenmiş çocuklar, ziyaretçisi olmayan hastalar…

Daha kolay seçebilsinler diye çöp bidonunun yanına bıraktığımız hurda ve plastik atıklarla insanlık borcumuzu ödediğimizi sandığımız, kendisine selam vermeyi, hatırını sormayı, kısaca ‘insan’ yerine koymayı çoğu zaman unuttuğumuz atık toplayıcıları…

Avcuna bozuk para koymadığınızı unutsa da, saçını okşadığınızı asla unutmayacak Suriyeli çocuklar ve daha niceleri…

Bu dünyadan ve insanlıktan umudunu kestikleri için sessizliği tercih etmiyorlarsa eğer, küçücük bir fiskeyle renklendirebilecekken hayatı, kılımızı bile kıpırdatmadığımızı yüzümüze vurmayan hakiki bir kemal içindeler -kılını kıpırdatmanın maliyeti, herkesin göze alabileceği kadar düşükken üstelik.

Bu mülâhaza, beni tekrar çörekotlarına götürdü. Varlığı hayatıma renk katan, yokluğu/eksikliği beni kederlendirmeyen çörekotlarına.

Sade ve düzgün bir hayat -bir tarifi varsa ve mümkünse tabiî- bir çörekotu gibi yaşamaktan geçiyor belki de.

Birilerinin hayatında baş rol oynamaya talip olmak yerine, dokunabildiği hayatları kolaylaştırıp renklendiren, yokluğunu kimsenin fark etmediği çörekotları gibi yaşayıp gitsek…

İçimizde bir yerlerde çırpınan o kibirli ve bencil insana nazire yaparcasına, basit bir çörekotu olmayı kabullensek.

Hayat belki de hakikaten değişip güzelleşecek.