.: Yasemin Abayhan

Çocuğun Yetiştirilmesinde Bir Karar Mercii Olarak Medya

“Ülkede gericiliğin her kesime sirayet etmesi gün geçtikçe artıyor. Demet Akalın isimli şarkıcı, iki yaşındaki kızının namaz kıldığı görüntüleri paylaştı.

Akalın’ın ‘Dualarınızı, maşallahınızı alayım’ diyerek paylaştığı görüntüde iki yaşındaki Hira isimli kız çocuğunun secde ettiği görüldü. Yaklaşık 4 milyon takipçinin olduğu Instagram hesabında yapılan söz konusu paylaşım tepki çekti. 

O yaşta bir çocuğun kendi iradesiyle namaz kılamayacağı, inanç özgürlüğü olarak savunulamayacağı tepkisi verildiği kadar ‘tebrik edenler’ olduğu da görüldü. Tebrik edenlerin sayısının fazlalığı gericiliğin ne vahim boyutlarda olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.”

Yukarıdaki haber 3 Şubat 2016 tarihinde “soL” gazetesinin web sayfasında görüntülenmiştir. Demet Akalın’ın şahsi hesabından kızı ile ilgili paylaştığı fotoğraf üzerine ülkenin “gericimetre”sine sahip gazete hemen harekete geçip “dinci çetelesi”ne bir çizik daha attığını beyan etmiştir.

İlgili gazetenin diğer haberlerine biraz göz gezdirirseniz, sayfalarında biraz dolanırsanız kestirip atan ve dışlayan dile aşina olmanız olası. Ancak yukarıdaki haberde kritik olabilecek iki noktanın ayrıca tartışılması taraftarıyım. Bunlardan ilki bireylerin sosyal normları öğrenmeye başladıkları ilk çocukluk yaşlarından itibaren maruz kaldıkları toplumsallaşma (sosyalizasyon) sürecinde önceliğin ailede mi, yoksa kamuda mı olacağıdır. Aslında bu filmi çok değil bundan 20 yıl önce çocuklarının dini bir formasyon almasını isteyen ebeveynler ile ilgili olarak da görmüştük. İnsanlar yetiştirdikleri, kendi canlarından olan evlatları için kuşkusuz “en iyisi”ni isteyecektir. Buradaki en iyinin bir kamu kararı ile kararlaştırılması mümkün olamayacağına ve Demet Akalın’ın kızı da kamu malı olmadığına göre durmamız gereken sınır aslında bellidir. Aynı örneği, daha seküler bir yaşantı sürmekte olan bir şarkıcının kızının gece kulübünde çekilen fotoğrafını paylaşan ve soL Gazetesi’nin kullandığı tahakkümvari dili kullanan mütedeyyin bir gazete için düşünelim. Kuşkusuz böyle bir haber karşısında soL Gazetesi’nin alacağı tavır sabittir, “gericiler yaşam tarzımıza müdahale ediyor” diye başlayan bir cümle ile karşılaşılması kaçınılmazdır. O zaman burada da soL Gazetesi’nin yaşam tarzına müdahale etmekte zorlanmadığını görmek neden bu kadar zor?

Bunun sebeplerinden bir tanesinin Türkiye’de bir siyasi görüş olarak “sol” şemasının hep olumlu özelliklerle bir arada ele alınması olduğu düşünülebilir. Keza sahip olduğumuz bilişsel şemalar birer klasöre benzerler. Bunun içerisine görece birbirleri ile tutarlı olan bilgileri koyarak depolamak, böylelikle depoladığımız bilgilere daha rahat ulaşabilmek isteriz. Heider Denge Kuramı’nı ortaya koyduğunda bireyin belirli bir nesne ile ilgili aklındaki özelliklerin tutarlı olması için çabaladığını ortaya koyar. Fiziksel olarak güzel olan birinin daha yardımsever olacağına dair “hissiyatımız” da bu dengeleme çabasından kaynaklanmaktadır, doğduğumuzdan beri empoze edilen “sağ tu kakadır, sol insanlığın yüz akıdır” düşüncesinin uzantısı olan sol cenaha methiyeler de bu yanlılıktan kaynaklanmaktadır. Halbuki ortaya konulan argümanı ortaya koyandan bağımsız değerlendirirsek bazı durumlarda İdris Küçükömer’in yıllar önce söylediğinin hala geçerli olduğu anlaşılır. Türkiye’de sol siyasi dil açısından da kültürel iktidar açısından da sağ gibi, sağ ise sol gibi davranmaktadır.

Demet Akalın’ın kızı ile ilgili bu naçizane haberde dikkate değer olan ikinci nokta, “inanç özgürlüğü” kavramının bir sembolik tehdide dönüştürülme çabasıdır. Bütünleştirilmiş Tehdit Kuramı’na göre, gruplar arası ilişkilerde kritik olan kavramlardan bir tanesi sembolik tehdittir. Bireyin kendi grubunun değerlerinin diğer grubun varlığında tehdit edildiğini düşünmesi ve bir zaman sonra kendi değerlerinin dejenere olacağına dair inancı içinde barındıran sembolik tehdit için Oskamp sembolik tehdidin artmasının sebeplerinden birinin iç grup üyelerinin kendi değerler sisteminin ahlaki olarak “en doğru” sistem olduğunu zannetmesi olduğunu vurgular. soL Gazetesi’ne göre “gerici”ler kendi yaşam tarzlarını ortadan kaldırabilecekleri için birer tehdittir ve bu asimilasyonu da “inanç özgürlüğü” adı altında gerçekleştireceklerdir. Dolayısıyla bu gazeteyi okuyan ve bir anda kafasına taş düşüp de liberalizme merak salan birini düşünelim. Yıllardır zihninde “Dikkat! Gerici çıkabilir!” cümlesinin belirmesine sebep olmuş olan “inanç özgürlüğü”nün ne kadar da naif anlatıldığını görüp “tehlikenin farkında mısınız?” diye öfkelenmesi işten bile değildir. Burada kritik olan, tehdidin gerçek olması gerekmez. Bireyler bu tehdit algısı ile karşıdaki gruba bileylendikçe bileylenirler. Keza soL Gazetesi’nin ortaya koyduğu değer yargıları “en doğru” olanlardır ve “gerici”ler adım adım yaklaşıp zorla hepimizi secdeye kapatacaklardır.

Nasıl ki soL Gazetesi’nin kendi değer yargılarının “en doğru” sonuçlara sebep olabileceğini varsaymak gibi bir hakkı söz konusu ise, inanmayacaksınız ama Demet Akalın da kendi kızı için “en doğru”yu seçmekte özgür. Ne Demet Akalın bu anlamsız haberden yara alabilir, ne de bu haberi okuyup şaşkınlığa sürüklenen bizler kendimizi değiştiririz. Ancak yine de bir başkasına “kızının isteyip istemediği belli olmayan halde namaz kıldırıyorsun” diyenlerin okuyucularına onların farkında olup olmadıklarını umursamadan düşmanlar belletmeye çalışmalarını anlamak pek mümkün değil.

Benim durduğum yerden bakınca da, açıkçası, “en doğru” olan bu değil.