.: Ömer Çaha

CHP ‘Yeni Türkiye’ye Ayak Uydurabilecek mi?

 

Her çağın bir ruhu vardır düşüncesi Alman düşünür Hegel’den beri siyaset düşüncesinde kendince haklı bir yer işgal etmeye devam ediyor. Gerçekte her çağda yükselen değerler, kurumlar, süreçler ve zihniyet kalıpları vardır. Çağın değerleri, taşkın bir çığ gibi harekete geçtiğinde karşısında sınır tanımaksızın yayılıp gider. Çağın ruhuna karşı direnen toplumlar akıntıya karşı kürek çeken kayıkçılar durumuna düşerler. Yükselen değerlere karşı direnç gösterseler bile toplumlar, uluslar belli bir zaman sonra ister istemez yükselen değerleri alıp içselleştirmek zorunda kalırlar.

Baş döndüren çağ

İnsanlık tarihinde bazı çağlar vardır ki, birkaç yüzyıla, birkaç asra eşdeğer değişimler, dönüşümler, inişler ve çıkışları barındırırlar. Cengiz Aymatov’un romanında veciz biçimde somutlaşan “gün olur asra bedel” ifadesi tam da böyle bir duruma işaret eder. Yirminci yüzyıl böyle bir yüzyıl.

İnsanlık tarihinde ortaya çıkan düşüncelerin, ideolojilerin, ütopyaların, hayallerin hayata geçtiği, yıkıldığı, dalgalandığı, kırıldığı ya da tutunduğu koskoca bir yüzyıl! Nereden bakılırsa bakılsın içinde en az üç dönem, üç devir barındıran bir yüzyıldır yirminci yüzyıl.

Birinci dönem yüzyılın başındaki otuz kırk yıla sığan o uzunca dönemdir. İmparatorlukların çözüldüğü, ulus devletlerin tarih sahnesine çıktığı, devletlerin ölüm makinesine, yöneticilerin ölüm kusan siyasi tanrılara dönüştüğü koskoca bir çağa, hatta birkaç çağa eşdeğer yıllardır bu yıllar. Kırk yıla sığan her acılı, inişli çıkışlı günün içinde koskoca yıllar uzayıp gitmiştir. Birinci ve ikinci dünya savaşları bu dönemde yaşanmış, insanlık tarihi boyunca savaşlarda ölen insanların sayısından daha fazla insan bu dönemde öldürülmüş, insanlığın en vahşi durumu olan soykırımlar bu dönemde sahnelenmişti.

80’li yılların hızı

İkinci dönem, insanlığın İkinci Dünya Savaşı’ndaki barbarlığına karşı uyandığı bir devirdir. İnsanın metalaştığı, makineleştiği, gaz odalarında buharlaştığı bir çağın utancından kurtulmak için insanlık, insan hakları beyannameleri, milletlerin ve devletlerin iradelerini sınırlayan uluslar arası üst kuruluşlar, anlaşmalar, sözleşmeler, Avrupa Birliği gibi ittifak projeleriyle günahından sıyrılmaya, utancından kurtulmaya çalışmıştır.

Demokrasinin, hasta yatağından çıkışının yaşandığı bir dönemdir bu dönem. Sömürgelerin çözüldüğü, otoriter rejimlerin yıkıldığı, demokrasilerin yükseldiği bu süreç seksenli yıllara kadar yer yer büyük ivmelerle, yer yer de inişler ve çıkışlarla devam etmiştir. Latin Amerika’da, Orta Doğu’da, Afrika’da ortaya çıkan askeri darbeler bu dönemde yükselişe geçen ruhun istisnai sayfaları oldular.

Yirminci yüzyılın üçüncü belki de insanlık tarihinin en uzun çağı seksenli yıllardan sonra gelişmiştir. İnsanlık yepyeni ufuklara doğru yelken saldı, kendisini esaret altında tutan ideolojik prangalarından kurtulmaya çalıştı bu dönemde.

‘Ceberrut devlet’e veda

Sağ tarafı İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda çöken faşizmin sol yanı da bu upuzun çağda yerle bir oldu. Küreselleşme dalgaları üste dalya yaptı, aşkın ceberut devletler irtifa kaybetti, insanı çepeçevre kuşatan sınırlar bir bir sökün etti. Önce mal, para ve teknolojinin üzerindeki ulusal barikatlar çözüldü;  ardından da bilginin, enformasyonun, düşüncenin, haberin, inancın, insanın üzerindeki ulusal tahakküm sınırları çözülmeye yüz tuttu. Tüm insanlık tarihine eşdeğer değişimler ve dönüşümler seksen sonrasındaki yirmi otuz yıllık süre içinde gerçekleşti. Bu bakımdan seksen sonrasındaki yirmi otuz yıllık sürenin insanlık tarihindeki birkaç yüzyıla, asra eşdeğer olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Peki, Türkiye bu koskoca yüzyılı nasıl karşıladı? Yüzyıldaki değişimlere, dönüşümlere hangi ölçüde ayak uydurdu? Unutmamak lazım ki, hiçbir ülkenin tarihi insanlığın genel tarihinin dışında değildir. Türkiye’nin de öyle. Dünya tarihinin nabzının attığı Avrupa hinterlandında yer alan Türkiye Avrupa semalarında yükselen havaya bigane kalmamış, bu havayı bazen geriden, ama bazen de önden teneffüs eder olmuştur. 1930’larda Avrupa’da yükselen havayı önden teneffüs etti; Avrupa’daki faşist rejimlerin havasına fazlasıyla kapılarak buraya doğru hızla yol aldı. Bu tarihlerde Avrupa’da hangi değerler, düşünceler, zihniyetler yükselişte olmuşsa Türkiye onların yanında yerini almaktan geri kalmadı.

Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yeri otoriter rejimlerle demokratik rejimler arasında gidip gelen bir sarkacın fay hattı oldu. Zaman zaman demokratik kurumları ve süreçleri hayata geçirdi; ama zaman zaman da demokrasinin asker postalı altında yerlerde süründüğü bir süreç yaşadı. Türkiye, seksenlere kadar siyasetçisiyle, aydınıyla, askeriyle, bürokratıyla, işadamıyla büyük bir kafa karışıklığı yaşamıştır. Aydınları demokrasi ve özgürlük adına otoriterliği, öğrencileri sosyalizmi, işadamları devletçi ekonomiyi, siyasetçileri makyavelist iktidar anlayışını, askerleri darbeciliği savunur olmuştur.

Talihsiz bir seçim arefesi

Seksenli yıllar Türkiye açısından kafa bulanıklığının giderildiği, zihinlerin berraklaştığı, her şeyin yerli yerine oturmaya başladığı bir dönem oldu. Tümü olmasa bile bazı aydınlarımız ve siyasetçilerimiz faşizmin, otoriteryanizmin, despotizmin, sosyalizmin demokrasi olmadığını; liberalizmin, demokrasinin sadece özgürlük ve insan haklarını getirmediğini, aynı zamanda ekonomik refah getirdiğini öğrendiler. Yine tümü olmamakla birlikte bazı siyasetçilerimiz piyasa ekonomisinin zenginlik, refah, yatırım, istihdam ve gelir yarattığını idrak ettiler. Bunları anlamayan, anlamakta zorlanan diğer bazıları bu dönemde önemsizleştiler. Kah çağın ruhunun yarattığı o coşkun havanın içinde boğulup gitti sesleri, kah bocaladılar, kah çağın ruhuna çomak sokmaya çalıştılar kendilerince. Her defasında tokat yediler. Bu tür sularda dolaşan ekonomik aktörler küçüldü, aydınlar marjinalleşti, siyasi partiler toplum nezdinde itibar görmekten hızla uzaklaştılar.

Türkiye’de çağın ruhunu yakalayan aktörler, ülkeyi kendi içine kapalı, korku duvarları arasında hapsolmuş, militarist, otoriter bir zihniyetten; dünyaya açılan, etrafındaki sınırları barış koridorlarına dönüştürmeye çalışan, modern siyasi ve ekonomik değerleri ülkeye transfer eden, dünya ekonomisinde merkezi bir konuma doğru tırmanan bir noktaya doğru götürüyor. Türkiye’yi çağın merkezine taşıyan aktörler kimlerdir? Bu aktörler çağın ruhunun özgürlükler üzerine kurulu olduğunu anlayan siyasetçiler, dünyaya açılmanın güç olduğunu kavrayan girişimciler, sınırların ötesine uzanmanın dünya barışına hizmet ve ülkeyi dünya sahnesine çıkarmak olduğunu kavrayan cemaatler, liberalizmin, özgürlüğün, insan haklarının insanın vazgeçilmezi olduğunu kavrayan aydınlardır. Son otuz yıldır toplum nezdinde rağbet gören de bu aktörlerdir.

İktidar dediğin nedir ki!

AK Parti’nin üçüncü iktidar dönemine hazırlanmasının sırrı burada. CHP’nin de yeni bir seçim yenilgisine hazırlanmasının nedeni çağın ruhundan giderek uzaklaşması, statükocu bir noktada ısrar etmesi, otoriter zihniyeti muhafaza etmesi, militarist bir toplum özlemine sıkı sıkıya sarılması. Bugün CHP’de baş gösteren ayrışmada, çağın ruhundan, özgürlüklerden, anti-militarizmden, toplumun egemenliğinden, dini özgürlüklerden söz eden bir söylem geliştiren birileri var mı? CHP’de umut bağlanan Kılıçdaroğlu yatıp kalkıp iktidara gelmekten söz ediyor. Bir zihniyet, bir düşünce, bir siyaset geliştirmek yerine iktidara gelmek! İktidara gelmeyi yeni bir siyasetin, yeni bir düşünce ve zihniyetin, yeni bir paradigmanın önüne koymak… Bunu yaparken de çağın değerlerinden hızla uzaklaşan yelkenlere rüzgar taşımaya devam etmek!

CHP Çankaya Köşkü’ndeki resepsiyonda takındığı tavırla çağın neresinde durduğunu bir kez daha gösterdi. Sözüm ona özgürlüklerden söz eden, başörtüsü sorununu çözeceğini vadeden Kılıçdaroğlu’suyla, güya yeni siyasetçileriyle, kısaca zerzevatlarıyla gösterdi. Kadına posta koyarak, Çankaya’da Yasin Aktay’ın ifadesiyle haremlik selamlık talep ederek çağın ruhundan ne kadar uzaklaştığını, ne kadar uzaklara savrulduğunu bir kez daha gösterdi. Onuncu yıl marşı eşliğinde 1930’lu yılların dünyasında dolaşarak, o dünyanın özlemiyle yanıp tutuşarak gösterdi, göstermeye de devam ediyor. Bunu gösterdikçe de yokuş aşağı doğru sürükleniyor. Çünkü toplumlar yatağına akan ırmaklar gibi çağın ruhuna doğru akıp gider, akıp giderler. Tıpkı Türkiye’nin akıp gittiği gibi. Buna ayak uyduramayanlar da yerinde sayar ya da geriye doğru yol alırlar. Tıpkı CHP’nin aldığı gibi…    

Star-AçıkGörüş