.: Atilla Yayla

Castro Küba’sının karnesi

Castro’nun vefat etmesiyle başlayan Küba tartışmaları ilginç noktalara taşınıyor.

Bazıları Castro Küba’sını eleştirinin ancak ABD hesabına yapılabileceğini ve Küba’yı eleştirenlerin ya ABD hayranı ya da ABD’ye satılmış olduğunu söylüyor. Bu düpedüz saçmalık. Küba’yı eleştirmek ne ABD hayranı olmak ne de ABD’yi her şeyiyle onaylamak anlamına gelir. Bunun yakından tanıdığım örneği bizzat kendim. ABD’nin güçlü bir sivil toplum geleneğine sahip olduğunu biliyor ve bu geleneği tüm boyutları ve unsurlarıyla takdir ediyorum. Ancak, aynı şeyi ABD devletinin icraatları için söyleyemem. Amerikan devleti de her devlet gibi vatandaşlarını adım adım takip etmeye meraklı. Her devletteki saldırganlık ve işgalcilik dürtüleri Amerikan devletinin dış politikasında da tezahür ediyor.  Şüphe yok ki Castro Küba’sı da bundan nasiplendi. Ancak, unutulmamalı ki, Castro’nun önceki diktatör Batista’ya karşı mücadelesine başlarda destek verenler arasında ABD de vardı. Üstelik Castro daha sonraki ABD ambargosunu ve oyunlarını Küba halkı üzerindeki baskılarını meşrulaştırmak için kullandı.

Başka bazıları Küba eleştirilerinden Türkiye’ye bir çizgi çekiyor. Türkiye’de de bir diktatörlük olduğunu söylüyor. Başka yerlerdeki diktatörlüklerden önce Türkiye’deki diktatoryanın görülmesi gerekir diyor. Bu da temelsiz bir tez. Türkiye demokrasisinin mükemmel olduğu söylenemez. Demokrasimiz kimi kadim kimi konjonktürel problemlerle dolu. Bunları zaten sürekli yazıp tartışıyoruz. Ancak, Türkiye’deki sistemle Küba’daki sistem arasında birebir özdeşlik kurmak insafsız ve ahlâksız bir tutum. Küba totaliter bir siteme sahip. Yan ülkede tekelci bir ideoloji, tekelci bir tek parti, kitle iletişim araçlarında mutlak devlet tekeli, tamamen devlet güdümünde bir ekonomi ve keyfî ve sınırsız şekilde, sırf muhalif oldukları, olabilecekler için insanlara karşı kullanılan, çeşitli biçimlerde ortaya çıkan bir devlet şiddeti, terörü var.

Çeşitli kaynaklardan gelen bilgiler bu tespitleri doğruluyor. Meselâ, Human Rights Watch (HRW) tarafından raporlanan bilgiler. Sosyal medyada Altuğ Önlen tarafından Türkçeye aktarılan bu kısa rapordan bazı bilgiler verirsek tablo daha net görülebilir. İlgili rapor açıkça söylüyor ki Küba’da siyasî muhalefete hiçbir şekilde izin verilmiyor. Çeşitli dönemlerde muhalifler “ABD’nin paralı askerleri” olmakla suçlanıp gizlice yargılandı (yani yargılanmadı) , ağır şartlarda hapishaneye tıkılmaktan şartlı olarak sürgüne gönderilmeye kadar uzanan cezalara çarptırıldı.

Castro 1959’da iktidara geldi. 1976’ya kadar ülkeyi bir anayasa olmadan, hukukî temeli olmayan kararlarıyla yönetti. Küba’da baskı ve tahakküm hukukî alanda sistemleştirildi ve bu baskının güvenlik güçleri, devlete yakın toplum kesimleri ve bağımsız olmayan yargı tarafından uygulanması sağlandı. Dayak, keyfî tutuklama, halka açık eylemlerin yasaklanması, muhaliflerin ölümcül hastalıklarda bile tedavi imkânlarından mahrum bırakılması sistemin rutinleri.

Küba’da bağımsız ve özgür medya yok. İfade özgürlüğü yok. Bağımsız sendikalar, vakıflar ve dernekler yok. Ülke kapalı kutu. Rejim halkın dış dünyayla bağlarını kesmek için elinden geleni yapıyor. Uluslararası kuruluşların ve gözlemcilerin ülkeye ziyaretler yapmasına ve insan hakları ihlâlleri hakkında bilgi toplamasına izin vermiyor. Küba’da muhalif partiler yok.  Birden fazla partinin katıldığı, eşit, hür, âdil seçimler yok. Castro 50 yıl iktidarda kaldı ve hiçbir zaman yarışmacı siyaset içinde halktan toplumsal onay almadı. Bundan dolayı Castro’nun iktidarının Küba halkı tarafından ne derecede onandığını bilmiyoruz. Bazen Küba’daki yerel temsilî organlarına bakarak zaten halkın temsil edildiği iddia ediliyor. Bu doğru değil. Demokraside önemli olan yarışmacı ortamda siyasal katılımdır. Küba’da söz konusu olan ise diğer totaliter sistemlerde -ve bazen otoriteryen ülkelerde de- görüldüğü üzere siyasal mobilizasyondur. Siyasal mobilizasyonda sistemin egemenleri halkın çoğulcu tercihlerine alan açmaya değil toplumsal kesimleri kendi amaçları yolunda motive ve mobilize etmeye çalışır. Bu demokratik siyasal katılımla eş tutulamaz. Hak değil görev telakki edilir.

HRW raporu Küba’nın sağlık, eğitim ve ekonomi alanında bazı gelişmeler gerçekleştirdiğinden söz ediyor. Bunları da şüpheyle karşılamak gerekir. Eğitim açısından bu tespite yol açan şey okuma yazma oranının yükselmesi. Bu sadece Küba’da değil tüm totaliter sistemlerde karşımıza çıkan bir durum. Bu sistemler daha yolun başında yaygın bir okuma yazma öğrenme-öğretme kampanyası açar. Okuma yazma bilenlerin oranı, resmî rakamlara güvenirsek, yüzde yüze yaklaşır. Ancak bunun kendi başına fazla anlamı yok. Okuma yazma oranı yükseldikçe kitleler sistemin propagandasına daha fazla maruz kalma durumuna düşer. İfade özgürlüğünün, özgür ve çoğul medyanın, bilgi ve haber kaynaklarında adem-i merkeziyetçiliğin olmadığı yerde başka türlü olamaz. Ekonomi alanında da bir gelişmeden çok nispî bir gerileme olduğunu biliyoruz. Yollardaki araçlar, evler, ortalama refah seviyesi vs. bunun işareti. Küba bugün dünyanın en fakir ülkelerinden. Başka yerlerde seçkin ve iyi kazançlı meslekler orada 10, 20 dolar ücretler karşılığı yapılıyor. Açlık, yetersiz beslenme toplumda çok yaygın. Ekonomik sefalette ABD ambargosunun bir payı elbette vardır. Bunu inkâr etmek hem haksızlık hem de naiflik olur. Ancak, Küba kendi içinde özgür bir ekonomik sistemi benimseseydi çok daha iyi durumda olurdu. Başka bir deyişle Küba özel mülkiyeti, serbest teşebbüsü, serbest ticareti tanısa, mülkiyeti ve sözleşmeleri koruyan bir hukuk sistemini inşa etse ve etkin şekilde işletseydi böylesine sefil bir durumda olmazdı.

Sağlık alanındaki gelişme iddiaları da somut, genel, ölçülebilir ölçütlere dayanmıyor. Doktor sayısının yükselmesi ve hastaların doktora ulaşma imkânlarının artması tek başına yetmez. Dünya Sağlık Örgütü’nün kıstaslarına dayanarak Küba sağlık sisteminin performansı hakkında bir sonuca varabiliriz. Bildiğim kadarıyla bu şekilde hazırlanmış sağlıklı bir rapor yok, olması da zor, hatta mümkün değil, çünkü Küba objektif şekilde bilgi toplanmasına izin vermiyor. Küba gibi ülkelerin resmî istatistikleri ise asla güvenilir değildir. Kansere aşı bulma meselesine gelelim. Kansere aşı bulunduysa bu harika bir haber ve bunu yapan bireyler de ülke de takdiri ve teşekkürü hak ediyor. Ancak, iki noktanın alını çizmek lâzım. İlki, bu haberin de ilgili uluslararası örgütler tarafından (WHO gibi) doğrulanması ihtiyacı. İkincisi ise, madem ki böyle bir aşı geliştirildi, Küba’nın bunu tüm insanlığın hizmetine sunması gerekir. Bunun da çeşitli yolları mevcut. Üstelik bu Küba ekonomisine de büyük katkı sağlayacaktır.

Sonuç olarak, Küba’yı ve Castro’yu eleştirmek ne Küba halkına kötülük yapmayı arzulamak ne ABD adına hareket etmek ne de ABD’nin kusurlarını, kumpaslarını, saçmalıklarını savunmak anlamına gelir. Küba halkının bir an evvel özgürlüğe ve refaha kavuşmasını temenni etmek insanlık görevi. Bu yolda mesafe alabilmek için de, şimdiye kadar yapılan yanlışlıkları tespit ve tahlil etmek gerekiyor. Üstelik Küba’dan kendi ülkemiz ve başka ülkeler için çıkartacağımız dersler de olabilir. Mesele bundan ibaret. Lütfen ne abartalım ve çarpıtalım ne de küçümseyelim ve görmezden gelelim…

Ayrıca bakınız...

şiddet ve adalet

Şiddet ve adalet

Türkiye’de şiddet çok yaygın bir problemdir. Şiddet, fiziksel, psikolojik ve sözel olmak üzere üç biçimde ...