.: Sadi Yumuşak

Canan Kaftancıoğlu Davası Üzerine

Canan Kaftancıoğlu, 11 Nisan 1980’de evinin önünde bir ülkücü
tarafından “solcu olduğu için” 5 kurşunla öldürülen TRT radyo programcısı Ümit Kaftancıoğlu’nun oğlu Dr. Ali Naki Kaftancıoğlu’nun eşi; özel bir hastanenin kurucu ortağı olan bir doktor; faili meçhuller dahil siyasi cinayetlerin kurbanlarının yakınlarını bir araya getirmeyi amaçlayan Toplumsal Bellek Platformu’nun kuruculuğunu yapmış bir sivil toplum akvitisti; ve 2010’da CHP’nin başına Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçmesinin ardından CHP’ye girerek 2011-2012 yıllarında CHP İstanbul İl Başkan Yardımcılığı, 2012-2014 yıllarında İl Başkan Vekilliği
yaptıktan sonra 2018’de CHP İstanbul İl Başkanı seçilmiş bir kişi.

Aslında gerek CHP’ye girmeden önce gerekse CHP içinde izlediği siyasi çizgi, CHP’den çok HDP çizgisine yakın görünüyor. Nitekim, bu durumun CHP içinde yarattığı gerilimin bir yansıması olarak, sosyal medya mesajlarından birinde “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz
sloganını “militer” bulup eleştirdiği için, il başkanı seçildiği  CHP İstanbul il kongresinde karşıtları bu sloganı atarken, destekçileri “Mustafa Kemal’in Yoldaşlarıyız” sloganı ile karşılık veriyorlar. Ayrıca, kendisinin “anti-kapitalist, anti-emperyalist, anti-faşist ve gericilik karşıtı bir siyasi cephe” olarak tanımlanan Birleşik Haziran Hareketine de katıldığı, CHP’nin Meral Akşener (İP) ile kol kola girmek zorunda kalmasından hiç memnun olmayıp onun yerine
Selahattin Demirtaş (HDP)ile kol kola girilmesini tercih ettiği görülüyor.

Dolayısıyla, Canan Kaftancıoğlu gibi bir siyasi figürün adım adım CHP İstanbul il başkanlığına yükselmesi, CHP’nin son İBB seçimini kazanmasında HDP’li ve Marksist, sosyalist eğilimli seçmenlerin desteğini kazanmasının önemli rol oynadığı bir süreçle örtüşüyor. Bu politik koşullarda önemli bir değişiklik olmadığı sürece, CHP İstanbul İl Başkanı koltuğunda Canan Kaftancıoğlu gibi birinin oturması siyaset mantığına uygun görünüyor.

Dolayısıyla, geçmiş yıllardaki çeşitli sosyal medya mesajları nedeniyle Canan Kaftancıoğlu hakkında dava açılmasının ardında eğer bu kişinin söz konusu siyasi çizgisine duyulan tepki bulunuyorsa, böyle bir yola girilmesinin tersi sonuçlar doğurması ihtimali çok daha yüksek bir çıkmaz sokak, yani hukuken olduğu kadar siyaseten de yanlış olduğunu görmek zor olmasa gerek.

Öte yandan, Canan Kaftancıoğlu’nun sosyal medya mesajlarında kullandığı dile, üsluba bakıldığında; aralarında Buket Uzuner, Derya Köroğlu, Edip Akbayram, Fazıl Say, Ferhan Şensoy, Genco Erkal, Melike Demirağ, Müjde Ar, Pınar Kür, Rutkay Aziz, Zeynep Oral ve Zülfü Livaneli gibi bazı ünlü sanatçı ve yazarların olduğu 49 imzalı ve—her zamanki gibi Orwell’in 1984 romanından fırlayıp çıkmışçasına —“Canan Kaftancıoğlu Şahsında  Barışın, Kardeşliğin, Dayanışmanın Dili Yargılanmak İsteniyor!” başlıklı bildiride (27 Haziran 2019) defalarca tekrarlanıp vurgulandığının aksine, gerçekte böyle bir dilin tam zıddı, son derece kavgacı, öfke kontrolü problemi olan biri çıkıyor karşımıza.

Canan Kaftancıoğlu söz konusu sosyal medya mesajlarında “aşırı sol eğilimli, şiddete meyilli, aşırı hırçın bir ergen siyasetçi” portresi çiziyor. Sadece Gezi Parkı olayları ile ilgili bir paylaşımında yer alan fotoğraftaki duvar yazısında Erdoğan’ın annesine yönelik küfür nedeniyle özür dileyip silen, fakat—son olarak Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un Üsküdar’daki evinin fotoğraflanması olayında görüldüğü gibi—tüm diğerlerindeki  “Savaşın, Düşmanlığın, Kutuplaştırmanın Dili” tercihinde ısrar eden Canan Kaftancıoğlu’nun karşıtlarının da sonunda sabırlarının tükenip bunlardan şikayetçi olmaları ve aleyhinde dava açılması herhalde olağandışı bir durum olmasa gerek.

Burada asıl önemli olan, yargının tutumudur. Bilindiği üzere, son 2016 anayasa referandumunda kabul edilen anayasa değişikliklerinden biri, yargının “bağımsız” olmakla kalmayıp “tarafsız” da olması gerektiğinin vurgulanmasıydı.

Dolayısıyla, yargının her kademesindeki yargıçlardan beklenen; Türkiye’nin imzacı olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri, T.C. anayasası ve yasalar dahil, tüm hukuk bilgilerini kullanıp tamamen hür vicdanlarına başvurarak, kimsenin etkisi altında kalmaksızın, söz konusu sosyal medya paylaşımlarından hangilerinin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında—en azından “tahammül” edilmesi gereken—“ağır ve sert eleştiriler”, varsa hangilerinin hakaret vb. suç kapsamına girdiğine gerçekten “bağımsız ve tarafsız” bir şekilde hüküm vermeleridir.

Medyada yer alan haberlere (“suç delilleri” olarak gösterilen mesajlarla birlikte) bakıldığında, gerek yerel mahkemenin gerekse son olarak istinaf mahkemesinin kararı maalesef böyle bir izlenim vermiyor. Örneğin, geçen yıl Yargıtay’ın “Allah belanı versin” bedduasının hakaret sayılmayacağına karar verdiği hatırlanırsa, bu kararın da Yargıtay’dan dönmesi beklenebilir.

Bu durumda davayı yeniden ele alacak olan mahkemenin önceki kararı bir kenara bırakıp bu genç siyasetçiye bundan böyle öfke kontrolüne dikkat edip iddia edildiği gibi gerçekten “barış, kardeşlik, dayanışma dili” kullanarak daha temiz ve seviyeli bir siyaset yapmasını tavsiye eden, ders niteliğinde bir karar vermesi ümit edilir. Kanunen mutlaka bir ceza da verilmesi gerektiği düşünülürse, bu durumda en uygunu, örneğin, sanığın bu konularda kendini geliştirmesi için en yakın halk kütüphanesinde bir hafta boyunca her gün sırasıyla şu kitapları okumasına hükmedilmesi olabilir:

  1. Brigitte Labbé, Söz ve Sessizlik
  2. Brigitte Labbé, Anlaşmak ve Anlaşamamak
  3. Brigitte Labbé, Şiddet ve Şiddetsizlik
  4. Sam Horn, Sözlü Dövüş Sanatı: Tongue Fu
  5. Marshall B. Rosenberg, Çatışma Ortamında Barış Dili
  6. Mahatma Gandhi, Bütün İnsanlar Kardeştir
  7. Montaigne, Denemeler

Sadi Yumuşak
27 Haziran 2020