.: Şenol Kaluç

Cami kundaklamaktan cemevi taşlamaya

Türkiye -çoğu zaman yavaşlığı bizleri umutsuzluğa düşürse de- sessiz ve derinden büyük bir değişim süreci yaşıyor.

Bu sürece paralel olarak toplum da olgunlaşma emareleri gösteriyor. Daha dün denebilecek kadar yakın zamanlarda gerçekleşmesi büyük felaketlere yol açabilecek provokasyon tertipleri toplum genelinde karşılık bulamıyor. Geçmişte provokasyonların arkasındaki en büyük güç bilgisizlik ve cehalet iken bugün bu duvarlarda geniş gedikler açılmaya başladı. Değişim sürecine ayak uydurmakta güçlük çeken kesimlerin direnci bu dönüşümü durdurmaya yetmiyor; çünkü farkında olmadan kendileri de değişmekte ve provokasyon çabaları toplumun geniş kesimlerinin sağduyusu sayesinde başarısızlığa uğruyor. Bu değişimin dinamiklerini herkesin, özellikle de siyasilerin iyi algılaması gerekiyor.
 
Devamını oku… 
  Levent Köker – ‘Demokratik’ özerkliğin neresindeyiz ve ne yapılmalı?       
Levent Köker    
Perşembe, 30 Aralık 2010 10:34 
Türkiye’nin idarî yapısının demokratik ülkelerde eşine rastlanmayacak ölçüde merkeziyetçi olduğu, kim bilir kaçıncı defadır dile getiriliyor.
 

Târih okuyanlar bilirler ama okumayanlar da, çok fazla değil, birazcık çaba gösterirlerse, “bireysel teşebbüs ve adem-i merkeziyet” fikrinin Osmanlı’nın son dönemlerine damgasını vurmuş olan İttihatçılık-Kemalizm ile çekişen bir önemli yaklaşım olduğunu görebilirler. Bundan daha önemlisi ise, kuşkusuz, Millî Mücadele döneminin “Halkçılık” anlayışıdır. 1917 Devrimi’nin de inkâr edilemez etkisi altında ortaya çıkan ve halkın “kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil eline almasını” hedefleyen bu anlayış, vilâyetlerden ilçe ve bucaklara (nahiyelere) kadar inen, adem-i merkeziyetçi bir yapı öngörmekteydi. Bu adem-i merkeziyetçi yaklaşımın, o dönem, 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na girdiği ama tek-parti otoriteryanizmine geçilmesiyle kurumsallaşan parti-devlet özdeşleşmesi içinde tamamen ortadan kalktığı iyi bilinmektedir. Şimdi, özerklik tartışmalarının yeniden ve bu defa Kürt sorunu bağlamında alevlenmesi sırasında, 1921’e referans verilmesi, bu bakımdan anlaşılır bir şey. Aynı biçimde, CHP’nin de, tüm siyasî kişiliklerden bağımsız olarak, parti kimliğinin târihî müktesebâtı temelinde, bir “tek-parti refleksi” göstermesi de anlaşılır bir şey. Anlaşılması zor olan, başta AK Parti liderliği olmak üzere, bürokratik vesâyeti tasfiye ederek Türkiye’nin ileri standartlarda demokratik bir toplumsal ve siyasî yapıya kavuşturulması gerektiğini savunanların, özerklik tartışmalarına CHP’ninkine benzer bir tepkisellik içinde yaklaşmaları. Biraz serinkanlı yaklaşılsa, görülecektir ki, “demokratik özerklik”, sadece Kürt sorununun çözümü için değil, Türkiye’nin bir bütün olarak, siyasî, sosyo-ekonomik ve kültürel tüm düzeylerdeki anlamlarıyla çoğulcu demokrasiye doğru evrilmesinin de bir gereği. Hattâ, biraz daha yakından bakıldığında, Türkiye’nin mevcut siyasî-idarî örgütlenme yapısı içinde özerkliğin ikircikli bir biçimde de olsa zâten yer aldığı, mes’elenin de, var olan bu özerkliğin çağdaş demokrasinin gerekleriyle uyumlu hâle gelecek tarzda düzeltilmesi olduğu görülebilecektir.

1982 Anayasası, tıpkı 1961 Anayasası gibi, devletin idarî yapısının örgütlenmesinde, “merkezden yönetim ve yerinden yönetim esasları”nı kabûl etmiştir. Bunun anlamı, merkezî idareyi meydana getiren “Devlet”in “dışında”, ayrı “kamu tüzel kişiliği”, ayrı “personeli” ve ayrı “malî kaynakları” olan idarî birimlerin varlığıdır. Bu idarî birimler arasında yer alan “yerel yönetimler”, Kemal Gözler’in tanımına göre, “il, belediye veya köy gibi belli yerlerde oturanların, mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere, merkezî idarenin dışında, devletten ayrı tüzel kişilikleri bulunan, belli bir özerkliğe sâhip olan, karar organları seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzel kişileridir.” (İdare Hukuku, Cilt I, [2003], s. 124). Bu tanımın içeriği analiz edildiğinde, “yerinden yönetimin bir türü olarak yerel yönetim”in varlığı için zorunlu olan devletten ayrı bir “kamu tüzel kişiliği”ne sahip bulunma koşulunun, “il, belediye ve köy” idarelerine “irade açıklayarak hukukî işlem yapabilme” imkânını içerdiği görülecektir. Buna ek olarak, yine yerel yönetimlerin “devletten ayrı, kendilerine has malvarlıkları ve bütçeleri” olduğu gibi, “devlet idaresinin hiyerarşisine tâbi olmayan görevlileri ve seçimle işbaşına gelen karar organları da bulunmaktadır. Özetle, Türkiye’nin şu ânki kamu yönetimi örgütlenmesine hâkim olan Anayasa ve diğer mevzuata göre şu sonuca varılmaktadır ki “yerel yönetimler, merkezî idare (=devlet) karşısında belli bir özerkliğe sâhiptirler.”

O hâlde sorun, yerel yönetimlerin özerk olup olmaması değil, bu özerkliğin derecesi ile ilgilidir. 1982 Anayasası, idarî örgütlenme ilkeleri arasında merkezden ve yerinden yönetim esaslarına yer verirken getirdiği “özerklik” anlayışını, bir başka ilkeyle dengelemek istemiştir. Bu ilkenin anayasal adı “idarenin bütünlüğü”dür ve bu bütünlüğü sağlamanın aracı da “idarî vesâyet”tir: “Merkezî idare, mahallî idareler üzerinde, mahallî hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahallî ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine sahiptir.”

Altını çizdiğim yerler, yerel yönetimlerin sâhip oldukları özerkliğin sınırlandırma gerekçelerini göstermektedir ve bunlar arasında özellikle “bütünlüğün ve birliğin sağlanması” ile “toplum yararının korunması” ve “mahallî ihtiyaçların gereği gibi karşılanması” ifâdeleri dikkat çekmektedir. Bir kere, bu ifâdeleri bir bütün olarak ele aldığımızda -ki, hepsi Anayasa’nın 127. maddesinde yer almaktadır- maddenin kendi içinde çelişkili olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır: Maddenin birinci fıkrasına göre yerel yönetimler belli bir yerde oturanların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulmakta, bu amaçla “özerklik”ten yararlanmakta, buna karşılık aynı maddenin sondan bir önceki fıkrasına göre, aynı amaçla -yani yerel ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla- özerklikleri sınırlandırılmaktadır.

TÜRKİYE ‘İKİRCİKLİ’ TAVRINI GÖZDEN GEÇİRMELİ

Sâdece bu çelişki bile, Türkiye’deki devlet anlayışının ne denli merkezîyetçi bir nitelik taşıdığını, özerklik denilen kavramın, bırakın felsefî, sosyolojik ve hukukî anlamlarını, en yalın sözcük anlamıyla dahi anlaşılamadığını ortaya koymuyor mu? Soruyu, yerel yönetimler üzerinde merkezî devletin (bürokrasinin) vesâyet denetimi olmazsa idarenin bütünlüğünün sağlanamayacağı ve yine vesâyet olmazsa “toplum yararının korunamayacağı” hükümlerini de hatırlayarak cevaplamak gerekiyor: Türkiye, bir yanıyla kabûl eder gibi göründüğü özerkliği, aslında o kadar daraltılmış bir biçimde anlamak ve uygulamak istiyor ki, sonunda özerklik tüm anlamını yitiriyor. Nitekim, anayasada var olan özerklik kavramının dile getirilmesi karşısında, sanki hiç olmayan ve bilinmeyen bir şeyden söz ediliyormuşçasına gösterilen tepkiler de bu anlam yitiminin en güzel göstergelerinden biri.

Bir diğer gösterge de, kuşkusuz, Türkiye’nin, hep vurguyla söylendiği gibi, 1949’daki kuruluşundan beri süren Avrupa Konseyi üyeliği bağlamında imzalayıp onayladığı “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”. Düşünmemiz gerekiyor ki, Türkiye bu Şart’ı imzalayıp onaylamış olmakla, zaten anayasasında var olan yerel yönetimlerin özerkliğini daha ileri bir seviyede geliştirmek istediğini de belirtmiş oluyor. Çünkü, bu Şart’ın varlık nedeni yerel düzeyde katılımcı demokrasiyi güçlendirmek. Türkiye’nin de bu varlık nedenini kabûl ettiğini sanıyoruz. Ama, durum pek de böyle değil. Şart, 12. maddesinde, imzacı ülkelere, toplam 18 maddeyi meydana getiren çok sayıda paragraf arasından sınırlı da olsa bir seçme imkânı tanıyor. Türkiye de, mevcut Anayasa düzenindeki merkeziyetçi anlayışına zarar vermeyecek maddeleri seçip imzalıyor. Örneğin, vesayet denetiminin sınırlandırılmasını gerektiren Şart’ın 8. maddesinin 3. paragrafını veya özerkliğin doğru anlamda gereği olan ve pekişmesini sağlayacak nitelikteki şu paragrafı onaylamıyor: “Yerel makamlar kendi iç idari örgütlenmelerini, bunları yerel ihtiyaçlarla uyumlu kılmak ve etkin idare sağlamak amacıyla, kendileri kararlaştırabileceklerdir.”

Türkiye’nin özerklik karşısındaki bu “ikircikli” diyebileceğimiz tavrının değişmesi gerekiyor. Bunun için “yeni anayasa”yı beklemek şart mı? Soyut olarak bakarsak, “değil”. Ancak, birkaç ay sonra seçime gidildiğini göz önüne alırsak, beklemekten başka bir çâre de yok. Oysa, yukarıda sözünü ettiğim Şart’ın onaylanması hakkındaki 1991 târihli kanun, “bu şartın diğer maddelerinin veya fıkralarının bilahare kabulünü beyana Bakanlar Kurulu yetkilidir” diyerek, Şart’ın daha geniş bir yerel özerklik getiren hükümlerini benimsemenin de yolunu açmış bulunuyor. Bu konuda neredeyse yirmi yıldır adım atmamış olan bir ülkenin, şimdi bu adımı atacağını beklememiz için ne gibi bir sebep var? Özerklik tartışmalarına tepki verenler arasında öne çıkan iktidar ve muhalefet sözcülerinin, neredeyse bir blok halinde, kurulu düzenin merkeziyetçi-vesayetçi-tekçi yapısını muhafaza etme gayreti içinde bulunmaları, işin en olumsuz tarafı. Oysa Türkiye, hem imzacısı olduğu Şart’ı, hem de henüz imzalamadığı 2009 tarihli “Yerel Yönetimlerin Faaliyetlerine Katılma Hakkına İlişkin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Ek Protokolü”nü çekincesiz uygulayarak demokratikleşmesini ilerletebilir. Böylece, Kürt sorununu da çözer, her düzeyde şiddeti de iyiden iyiye marjinalleştirir. Sahi, bu sorunların çözümü için merkezî ve yerel düzeylerdeki demokratikleşmeden başka hangi yollar öneriliyordu?

Zaman, 30.12.2010