.: Atilla Yayla

Büyükada Toplantısı

Büyükada’da yapılan “insan hakları kuruluşları” toplantısından birkaç gün sonra sosyal medyaya düştüğüm bir notta, medyaya yansıyan bilgilerden bir suç çıkartmanın zor olduğuna işaret etmiştim. Ayrıca, 15 Temmuz darbesi esnasında şaibeli bir toplantının yapıldığı bu adada, darbenin yıldönümüne yakın bir tarihte böyle bir toplantının yapılmasının da yapan kişi ve kuruluşlar açısından basiretsiz bir davranış olduğunu belirmiştim.

Bu notu ihtiyatla düşmek zorundaydım, zira ortada hem iddialara hem de iddiaların dayandırıldığı delillere dair yeterli bilgi yoktu. Tüm tedbirliliğime rağmen iki taraflı eleştirilere maruz kalmaktan kurtulamadım. Bir taraf ortada hiçbir şey olmadığını, diğer taraf ise ortada bir ihanet toplantısı olduğunu söyleyerek beni eleştirdi; “gerçeği” görmezden geldiğimi öne sürdü.

İnsan hakları derneklerini her zaman önemsedim. Bu işe gönüllü soyunan insanları da daima takdir ettim. Bu yüzden, insan hakları kuruluşlarının daha korunaklı bir statüye sahip olması gerektiğini düşünüyorum.

Gelgelelim, her şeyin rayından saptırılabildiği bir dünyada ve daha bir yıl önce rastlanabilecek en korkunç darbe teşebbüslerinden birine sahne olmuş, yaralı bilinç sahibi bir ülkede, yorumlarda her zaman dikkatli olmak gerektiği kanaatindeyim. Sempatilere ve önyargılara dayanan yorumların yanlış ve yanıltıcı olabileceğini çok sayıda tecrübeyle gördüm, öğrendim.

Büyükada toplantısı hakkında medyaya yansıyan bilgiler hâlâ sınırlı. Somut bilgilerden ziyade lehte ve aleyhte yorumlar ortada dolaşıyor. Bazıları toplantının tamamen masum olduğunu, ortada hukukî anlamda da manevî anlamda da bir problem bulunmadığını söylüyor. Diğer bazıları ise toplantının bir casuslar toplantısı olduğunu, Gezi benzeri kalkışmalar planlamak için yapıldığını, bu yüzden de suç teşkil ettiğini iddia ediyor.

Büyükada toplantısı bazı bakımlardan tipik bir insan hakları toplantısına benzemiyor. Konuşmalar bu tür toplantıların olağan çerçevesinin epeyce dışına çıkmış görünüyor. Nitekim bu durum kendisini rahatsız etmiş olmalı ki çevirmenlerden biri ihbarda bulunmuş. İstanbul polisi de bunun üzerine toplantıyı basmış ve katılanları gözaltına almış. Sonrası malum.

Tüm iddialara rağmen, yine basına yansıyan bilgilere dayanarak söylemek gerekirse, ortada bir suç varmış gibi görünmüyor. Toplantı konuşma ve tartışmaların yapıldığı bir ortam. İçeriği ve niyeti ne olursa olsun konuşmalardan bir suç çıkartmamamız lazım; suç ancak eyleme geçmekle olur. Ortada bir eylem olmadığına göre suç da yok denebilir.

Yargı makamları dâvâ hazırlıklarında sabırlı olmalı ve iyi hazırlık yapmalı. Ortada yeterli delil yokken insanları tutuklamak ve haklarında dâvâ açmak, niyet iyi bile olsa yanlış ve zararlı. Üstelik bu toplantıya katılan bazılarının başka ülkelerin vatandaşı olduğu düşünülürse, ortaya kolayca uluslararası bir problem çıkabilir. Çıktı da.

Türkiye toplantıya katılan yabancıların tavır ve konuşmalarından rahatsızsa, ilgili kişileri sınır dışı edebilir. Türkiye vatandaşlarını da hemen tutuklamak yerine, ille de yargılanacaklarsa, tutuksuz yargılayabilir. Aksini yapmak, yani uluslararası tanınırlığa sahip olan kişi ve kuruluşların üstüne sağlam delillere dayanmayan dosyalarla gitmek ve somut delillere dayanmak yerine sırf yorumla hukukî işlem tesis etmek, hukuk devletine de sığmaz Türkiye’ye fayda da sağlamaz.

Diğer taraftan toplantıya katılan insan hakları kuruluşlarının bazılarının karnesinde kırık notlar bulunduğunun da altını çizmek lâzım. Bunun sebebi insan hakları ihlâlleri karşısında çifte standartlı davranmaları ve/ya bağımsızlıklarını koruyamamaları.

20. yüzyıl tarihinin de gösterdiği üzere, devletlerin insan hakları bakımından iki görevi var: (1) Potansiyel insan hakları ihlâllerini önlemek ve fiilî ihlâlleri cezalandırmak; (2) bizzat insan hakları ihlâlcisi olmaktan kaçınmak. Her devletin insan hakları sicili şu veya bu ölçüde kirli. Devletler en büyük insan hakları ihlâlcisi olabildikleri gibi, toplum içindeki insan hakları ihlâllerini önlemede yetersiz de kalabiliyor. Hattâ ihlâlleri bazen bizzat teşvik edebiliyor. Bu yüzden, insan hakları kurumlarının temel görevlerinden biri devletlerin insan hakları ihlâllerini gözetmek ve ifşa etmek.

Buraya kadar iyi. Ama insan hakları ihlâlleri sadece devletten kaynaklanmıyor. Özellikle Türkiye’de, terör örgütleri de vahim insan hakları ihlâllerine sebep olabiliyor. Gerek içteki gerekse dıştaki insan hakları örgütlerinin bu ihlâllere karşı yüksek sesle konuştuğunu şimdiye kadar neredeyse hiç görmedik. Kamuoyu baskısı yüzünden açıklama yapmak zorunda kaldıkları zaman da, failleri gizleyen ve ihlâlleri hafifleten cümlelerle işi geçiştirdiklerine şahit olduk.

Türkiye’deki kimi insan hakları örgütlerinin inanılırlık ve güvenilirliklerini sarsan problemler var. Bunlardan birinin PKK çizgisinde olduğunu biliyoruz. Bu kuruluş ayrıca özel mülkiyeti bir hak olarak görmüyor. Bir diğeri adeta FETÖ’nün uzantısı. Onunla aynı hedefleri dövüyor. Büyükada toplantısındaki konuşmalar da tuhaf. Haberler doğruysa, somut insan hakları ihlâlleri üzerinde konuşmak yerine siyasî bir cephe gibi hükümete karşı harekete geçmekten, hükümetten kurtulmak için sokakları hareketlendirme gereğinden bahsetmişler. Masanın üzerinde tuhaf haritalar ve haritaların üzerinde tuhaf işaretlerle konuşmuşlar. Bunları da görmezden gelemeyiz.

Sonuç olarak diyeceğim şu: Büyükada toplantısından suç çıkmaz. Toplantıda ne kadar rahatsız edici konuşmalar yapılmış olursa olsun, bunlar konuşmadır ve eylemlerin değil konuşmaların suç teşkil ettiği bir Türkiye, hukukun hâkimiyeti ve demokrasi açısından doğru yerde duramaz ve sorunlarıyla olması gerektiği gibi mücadele edemez. Siyasilerin bu tür konulardaki yorumlarında ihtiyatlı olması, yargı organlarının ise gözaltı, tutuklama, dâvâ açma kararlarında somut delillere dayanması lâzım. Büyükada vakasında bunlar olmadı. En somut delil olduğu söylenen katılımcılardan birinin telefonunda ByLock programının yüklü olduğu ve programın aktif şekilde kullanıldığı iddiasının da asılsız olduğu ortaya çıktı. Başka bir somut delil ise zaten mevcut değil. Bu durumda Büyükada toplantısına ilişkin yanlış tutumlarda ısrar etmenin bir anlamı ve yararı yok.

Serbestiyet, 22.08.2017

Ayrıca bakınız...

Kartepe Zirvesi ve FETÖ’yü çözmek

Kartepe Zirvesi ve FETÖ’yü çözmek

Türkiye 15 Temmuz 2016’da sarsıntıları hâlâ devam eden müthiş bir olay yaşadı. Yargı tarafından FETÖ ...