.: Vahap Coşkun

Bize yine hasret kaldı

Futbolseverlerin dört yılda bir idrak ettiği “mübarek ay” nihayetlendi. Bir sonraki vuslat Rusya’da olacak. Şüphesiz futbol düşkünleri boş durmazlar, aradaki vakitte ulusal ligler, Avrupa Kupası, Şampiyonlar Ligi, Avrupa Şampiyonası gibi organizasyonlarla idare ederler. Ama bunların hiçbiri Dünya Kupası’nın yerini tutmaz. ‘Kempes, benim’ Benim dünya kupalarıyla mesaim 1978’de başladı. Beş yaşındaydım. Abim amatör futbolcuydu, maçlarda ve idmanlarda hep onunlaydım. Futbol hayatımın merkezindeydi. Abim ve arkadaşlarının futbol muhabbetlerine kulak kesiliyor, onlardan öğrendiğimi “Oğlum, biliyor musun…” diye başlayarak arkadaşlarıma satıyordum. Diğer çocuklar ne yapar ve neyle oynarlardı bilmiyorum. Ama ben ve arkadaşlarım hep topla haşır neşirdik. Mahalle ve sokak maçları yapar, top için sıkı kavga ederdik. O zamanlar bir Kempes fırtınası esiyordu. Hepimiz kendimizi bir Kempes olarak görüyorduk. “Kempes benim, Hayır, asıl Kempes benim” diye az tartışma çıkmadı aramızda. Abim bana 78’in maskotu olan küçük futbolcu Gauchito’nun süslediği bir tişört almıştı. Gauchito Kempes tartışmalarındaki en büyük dayanağım olan bu tişörtü çok severdim. Onu giyip sokağa çıktığımda artık kimse Kempesliği elimden alamazdı. O yıl Kempes ve arkadaşları dünya şampiyonu oldular. Ve çocuklar kazananı severdi, ben de Arjantin’i sevdim. Maradona’nın sahneye çıkışı İlk dünya kupası tecrübemi hayal meyal hatırlıyorum. Hatta 78’i düşündüğümde, hatırladıklarımın bir kısmını gerçekten yaşadım mı, yoksa bunları aklım mı kurguluyor, doğrusu bundan da emin değilim. Fakat 1982 farklıydı. İspanya’da yapılan turnuva çok net aklımda. Abimler Brezilya taraftarıydı, ben ise Arjantin. Herkese Maradona diye bir futbolcudan bahsediyordu. Bir önceki kupada önce milli takıma alınmış ama sonra yaşı küçük olduğu için kadrodan çıkarılmıştı. Onun ilk maçını seyrettiğimde adeta büyülenmiştim. Gerçi onun hakkında o kadar şey duymuştum ki, daha sahaya çıkmadan onun “en iyi” olduğuna” karar vermiştim. Ama sahada gördüklerim de beni de yanıltmamıştı. Bir top bir futbolcunun ayağına bu kadar mı yakışırdı? Topu tutuşu, adam geçişi, sahada gezişi, pasları, vb… Hepsi bu adamın kumaşının çok farklı olduğuna delalet ediyordu. Ancak bu kumaş İspanya’da kendini çok fazla göstermedi. Arjantin, ikinci turda Brezilya ve İtalya ile aynı gruptaydı. İtalya, herhalde tarihin gördüğü en sert defanslardan birine sahipti. Bergomi, Cabrini ve Gentile, Maradona’yı sahada âdete biçtiler. Henüz 22 yaşında olan Maradona üzerindeki baskıyı ve yediği tekmelerin acısını kaldıramadı. Brezilya maçında Zico’ya attığı tekmeyle ilk dünya kupası macerasını tatsız bir şekilde bitirdi. Tanrı’nın Eli 1986 Meksika’da artık olgunlaşmış bir Maradona vardı. 26 yaşındaydı. 82’de takımın yeni yıldızıydı; 86’da ise hem yıldız, hem kaptan, hem de liderdi. Maradona her maçta meziyetlerini cömertçe sergiliyordu. Ama çeyrek final ve sonrasında öyle bir Maradona vardı ki inanılmazdı. Futbol ehli, yeşil sahalarının üzerinde böyle bir sihirbaza tanık olmamıştı. Çeyrek finalde rakip İngiltere’ydi. İngilizlerin kalesinde efsanevi Shilton vardı. Maradona önce Tanrı’nın Eli’nin de yardımına başvurarak avladı Shilton’u. Ardından ise orta sahadan bir top kaptı, 60 metre topla ilerledi ve karşısına çıkan bütün İngilizleri ipe dizer gibi çalımlayarak muazzam bir gole imza attı. FIFA, bu gölü “Yüzyılın Golü” olarak ilan etti. Yarı finalde rakip Belçika idi ama sahne Maradona’nındı. Yine iki gol attı Maradona ve takımını finale çıkardı. Bu maçta çekilen ve top Maradona’nın ayağındayken altı Belçikalı futbolcunun endişe ve merak dolu gözlerle Maradona’ya baktıklarını gösteren muazzam güzellikte bir fotoğraf vardır. Sadece bu fotoğraf karesi bile Maradona’nın büyüklüğünü anlamak için yeter. Maradona – Belçika Finalde ise Arjantin’in karşısında İmparator Beckenbauer’in Almanya’sı vardı. Briegel, Brehme, Littbarski, Matthaus, Völler, Magath, Rummenige, Augenthaler gibi mükemmel futbolculardan kurulu bir takımdı Almanya. Der Kaiser, başlama vuruşuyla birlikte Maradona’yı kilitlemeye çalıştı. Fena da işlemedi bu taktiği. Maradona, önceki iki maçtaki gibi etkin değildi. Ancak bu kez başka futbolcular inisiyatif ele aldı. Brown ve Valdano iki farklı öne geçirdi Arjantin’i. Almanlar yılmadı; Rummenige ve Völler skoru eşitliğe taşıdı. Ama son dakikalara gidilirken o ana kadar kilit altında tutulan Maradona kilitlerinden sıyrıldı ve sihirli bir dokunuşla Burruchaga’nın önüne muhteşem bir pas attı. Burruchaga da kupayı ülkesine taşıdı. Maradona büyüklüğünü şampiyonlukla taçlandırdı. Napoli’nin kralı Sadece milli takımda değil, kulüp takımlarında da inanılmazı başardı Maradona. 1986-1990 arasında Napoli’yi iki defa lig şampiyonu, iki defa da lig ikincisi yaptı. Bu süre zarfında ayrıca İtalya Kupası, İtalya Süper Kupası, UEFA Kupası kazandı, İtalya liginde gol kralı oldu. Bu müthiş performans, Maradona’yı Napoli’lerin gözünde adeta ilah katına taşıdı. 1990 Dünya Kupası İtalya’da yapılıyordu. Arjantin ile İtalya yarı finalde eşleştiler. Maç, hoş bir tesadüf, Napoli’de oynanacaktı. Napolilerin ülkeleri İtalya’yı mı, yoksa sevgilileri Maradona’yı mı tutacakları merak konusuydu. Maç başladığında merak giderildi, Napolililer Maradona’nın yanında durdular ve onu desteklediler. Maradona aşkı, İtalyan milliyetçiliğine galebe çalmıştı. Arjantin de penaltı atışları sonucunda İtalya’yı eledi ve finale çıktı. Finalde karşısında yine Almanya’yı buldu. Almanlar dört yıl önceki hesabı görmek istiyorlardı, Arjantinliler ise kupayı ebediyen müzelerine götürmek. Zevksiz bir finaldi. Maç uzatmaya gidilecek derken Völler artistik bir şekilde kendini yere attı, hakem penaltı uydurdu ve Brehme’nin gölüyle Almanlar kupayı kazandı. Beckenbauer ve ekibi dört yıl öncesinin intikamını alırken Maradona gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Hasret yılları 1990’dan sonra Arjantin dünya kupalarında başarılı olamadı. Maradona, kokain ve dopinge bulaşmış, hayatındaki çalkantılar en üst seviyeye çıkmıştı. Onun düşüşü Arjantin’in de düşüşü oldu ve Arjantin’i yerden kaldıracak bir kadro yetişemedi. Arjantin’in tutan benim gibi futbol düşkünlerine ise erken turlarda elenmenin hüznü düşüyordu. 82, 86 ve 90 Maradona ile özdeşleşmişti bizim için ama 94’ten sonra artık Arjantin ve Maradona yoktu. Dünya kupalarını farklı aktörlerle anımsar olduk. 94’te harika bir turnuva geçiren Baggio’nun final maçında penaltı kaçırıp bir çuval inciri berbat etmesine hayıflandık. 98’de Zidane ve arkadaşlarının resitaline alkış tuttuk. 2002’de Türkiye’nin ve Şenol (Güneş) Hoca’nın başarısını alkışladık. 2006’da İtalya kazandı ama bizim gönlümüz Materazzi’ye kafa atan Zidane’dan yana çarpıyordu. Böyle böyle 20 yıl geçti. Yeni Maradona mı? 2010’a gelindiğinde Arjantin taraftarları olarak ümitvardık. Tünelin sonunda bir ışık görünüyordu. Çünkü “yeni Maradona” olarak lanse edilen Messi adında muhteşem bir yıldızımız vardı. Hakikaten çok iyiydi Messi. Bir Real Madrid taraftarı olarak onu Barcelona forması altında seyretmek benim için azap vericiydi. Ama fair-play ruhu içindeki mücadelesi ve takımını başarıdan başarıya koşturması takdiri hak ediyordu. Messi, Maradona’yı anımsatan golleriyle gözümüzün pasını siliyor, böyle golleri Arjantin için atması için dua ediyorduk. O, Arjantin’i tekrar olması gereken yere çıkarabilirdi. Dahası takımın başında da onu oğlu gibi seven Maradona vardı. Gerçi Maradona’nın milli takımın başına getirilmesi hataydı. Muhteşem bir futbolculuk kariyeri vardı ama teknik direktör olarak herhangi bir varlık göstermiş değildi. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu olmak da iyi bir teknik direktör olmayı garantilemiyordu. Ama “olsun” dedik; iyi bir yardımcı teknik ekiple bu sorun aşılabilir, Maradona’nın karizması takıma bir ivme kazandırabilirdi. Nihayetinde iki efsane bir aradaydı ve bundan yeni bir başarı öyküsü çıkabilirdi. Ama olmadı. Çeyrek finalde Almanya bir kabus gibi çöktü üzerimize ve 4-0 gibi ağır bir yenilgi tattırdı bize. Maradona’nın milli takım kariyeri sona erdi, Messi de -aynı Maradona’nın ilk dünya kupası gibi- hayal kırıklığıyla ayrıldı turnuvadan. Panzere toslamak Umut fakirin ekmeği ya, bu defa da 2014’e bel bağladık. Karinelerimiz güçlüydü. Arjantin, Güney Amerika elemelerini ilk sırada tamamlamıştı. Messi olgunlaşmıştı. Avrupa liglerinin hepsinde Arjantinli kramponların (Di Maria’dan Lavezzi’ye, Higuan’dan Maradona’nın damadı Agüerro’ya kadar) izleri vardı. Arjantin grup maçlarının her üçünü de aldı, Messi her üç maçta da gol attı. Ardından -oyun kalitesi açısından değil ama heyecan bakımından- nefes kesen maçlardan sonra İsviçre, Belçika ve Hollanda engelini de aştı. Ama bir kez daha Almanya’ya tosladı, finali panzerlere kaybetti. Kupadaki genel performansı dikkate alınırsa Almanya kupayı hak etti, ana final maçında Arjantin daha iyiydi. Higuan, Messi ve Palaccio çok kolay pozisyonlarda topu filelere göndermezken Götze zor pozisyonda çok şık bir vuruşla golü yazdı. Bizim payımıza da yine hasret düştü. 2014, 2010 kıyasla, çok daha zevkli bir dünya kupası oldu. Futbolseverler bol gol seyrettiler. James Rodriguez gibi yeni bir yıldızı tanıdılar. Büyük-küçük takım ayırımı en aza indi; Cezayir Almanya’ya, İran Arjantin’e kök söktürdü. Hakemin inayeti olmasa, turnuvanın en göze hoş gelen topunu oynayan Kolombiya, Brezilya’yı erkenden kupanın dışına iterdi. Savunma futboluna karşı hücum futbolunu zafer kazandı. Messi, dünya kupasının en iyi oyuncusu ödülüne verilen “Altın Top” ödülüne layık görüldü. Bu turnuvadaki performansıyla bunu hak etti mi bilmiyorum. Bence James Rodriguez daha göz kamaştırıcıydı. Kupanın bir diğer kazancı; artık Maradona ile Messi arasında karşılaştırmasını bitirmesiydi. Aslında baştan beri pek de mana taşımayan bir kıyaslamaydı. Evet, Messi harikulade bir oyuncuydu, ama asla bir Maradona değildi. Maradona’yı izleme şansına erişenler bilirler; Maradona gibisi yoktur ve muhtemelen bundan sonra da olmayacaktır. Arjantin’den Maradona bir daha çıkmaz; bunun farkındayız. Ama umut etmekten de vazgeçilmez, umutlarımızı dört yıl sonrasına erteledik. 28 yıl bekledik, bir dört yıl daha bekleriz.

Serbestiyet,15.072014