.: Berk Ünlü

Birleşmiş Milletler Toplantıları ve Farklı Beklentiler

Aslında Birleşmiş Milletler toplantılarının günceli üzerine düşünmek birleşmiş milletler fikri üzerine de düşünmeye bir vesile oluyor. Beklentilerin de çok olduğu bir alan burası üstelik. Uluslararası ilişkiler alanının merkezi üzerinden devletlerarası ilişkiler, devlet dışı aktörlerin küresel etkileşimleri, küreselleşme arasında ortaya çıkan düşünceler ve gelişmeler benzeri yaklaşımlar kendilerine burada yer buluyorlar. Çıkar-fayda-ahlâk düşünceleri içinden geçilerek ortaya konulan politikalar, dünya çapında bir ilişkiler ağının geçerliliğini ve gerekliliğini de test ediyor. Küresel siyaset düşüncesinin aldığı yeni boyutlar ile süreklileşmiş bir mücadele alanının da gayri resmi adı olabiliyor. İş burada da kalmayabilir elbette. Çok daha farklı aktörlerle ve kurumlarla da durum genişleyebilir. Farklı zamanların farklı politikaları ve bu politikaların sonuçları diyelim bir bakıma.

Birleşmiş Milletler gündemi önümüze geldiği zaman elbette sözü en çok geçenler arasında uluslararası ilişkiler ve siyasal teori oluyor. Uluslararası ilişkilerin teori dünyasının içinde temel olarak var olan realizm ve idealizm arasındaki ayrışım kendisini bir açıklama da ortaya koyuyor. Bir idealden reele doğru uluslararası ilişkiler ve reelden ideale doğru evrilebilecek bir uluslararası ilişkiler. Reelin çarpıcılığından, netliğinden ve keskinliğinden ilham alınarak oluşturulan teorilerin zaman içerisinde ortaya koyduğu geçerlilik üzerinden de birleşmiş milletlere bakılabilir, doğru ve iyi olana ulaşmaya çabalayanların eylem ve düşünsellikleri ile oluşmaya çabalayan bir siyaset üzerinden de.

Hatta siyasetin küreselleştiğinde oradan ortaya atılan, kimi zaman itibar gören, kimi zaman görmeyen bir dünya devleti fikri de var. Birleşmiş milletlere bakarken biraz bunu görebiliyor muyuz? Bugüne kadar bu konuda yeterince otoritesi oluşmamış bir fikrin reel gerçekçilikten öğrenmesi gerekenler olabilir. Devletlere bırakıldığında ortaya çıkabilecek bir üst devletin, ulusüstü nitelikli olabileceğini kurgusallıklardan öğrenmeye devam edeceğe benziyoruz. Bu yaklaşımın, beklentiler içinde yer alan doğru ve iyi ile renklendiğinde gerçekten gittikçe karmaşıklaşan bir “hal” ortaya çıkardığını ifade edebiliyoruz. Bunlarla birlikte bir “hal” üzerinden değil de, süreklileşmiş bir gelişim ve ilerleme üzerinden siyaset kurgulayanların politikalarının uluslararası geçerliliği var ki bu, meselenin nasıl bir “süreç” olduğunu bizce bir kere daha herkese gösteriyor.

Birleşmiş Milletler toplantılarının yukarıdaki düşünceler çerçevesinde değerlendirilmesi de bizce gerekli. Sonuç olarak dünyanın kaderi denilebilecek bir sürecin ortaya konulmasını sağlayan bir kurumsallık veya kurumsallık oluşturma çabası. Eğer kurumsallaşma burada geçerli olmuşsa ve reel siyasetlerin elindeki bir politika merkezi ise, reel siyasetin devletinin kontrol ettiği Birleşmiş Milletler ve Birleşmiş Milletlerin kontrol ettiği devletlere dikkati biraz aktarmak gerekiyor.

Devletlerden otoritelerini ve yaptırım güçlerini başka bir otoriteye devretmelerini istemek ve beklemek bile bir reel-ideal düşüncesi üzerinden değerlendirilebiliyor. Devleti, devletin otoritesini devretmeye itecek bir güç gerekliliği olarak görebiliriz. İktidar süreklileşmiş bir şekilde elde tutulmak istenen bir kavramdır diyerek konuya bakarsak, burada paylaşımsızlığı da fark ederiz. Bundan sonra da, kendiliğinden bir devlet üstü siyasal otoritenin oluşabilirliği konusunda şüpheye düşeriz. Milliyetçilikler küreselin dilini – belki de- anlamaya devam ettikçe veya anladığı halde kabul etmedikçe de şüphemizin kalıcı olabileceğini söyleyebiliriz. Bir yanıyla da uluslararası bir “alanda” milliyetçiliğini yürütme var ki, o da üzerine düşünülmeyi hak ediyor. Dünyayı kabul eden bir milliyetçilik diyebilir miyiz buna? Yoksa bu yaklaşımların toplamının kendisini hâlâ dünya ile değil de “yerel” ile tanımladığını söylemeye devam mı edeceğiz? Yereli, dünyadan ayırmanın ilginçliği ve düşündürücülüğünü de burada söylemem gerektiğini biliyorum.

Bir yandan da, Birleşmiş Milletler örneği, devletlerin otoritelerini devrettikleri bir politik merkez olarak dünya devletinin oluşmasının düşük ihtimalini mi anlatıyor? Çoğaldıkça ve karmaşıklaştıkça gücünü arttıran devletler siyasetini burada hesaba katmamız gerektiğini söylemeliyiz. Milletlerin devletleri üzerinden var olduğu varsayılan birleşmiş milletlerin birlik çabalarının sonuçlarının ve anlattıklarının dünya devletinin reeldeki -hatta idealdeki- geleceği hakkında bize bir fikir verebiliyor.

Bunun üzerine düşünmeden edemiyorum. Peki bu durum geçerliliğini koruyorsa neden Brleşmiş Milletler “varlığına” “fazla” anlam yükleniyor? Buna cevap olarak, yanlış fikirlerin gerçekleştirilmeye çabalanmasını ortaya koyabilir miyiz? Belki beklenti ve beklenti çabası konuyu “yanlış fikirden” alarak bizi bir zaman çizelgesinin içine katıyordur. Gelecekte bu anlam geçerliliğini sağlayabilir. O zaman da reelin yorumlanması farklılaşır. Reel ve ideal olanın teorize edilmesi işte burada, olabilecekse, bir post-neo-realizm ve neo-idealizm kavramsallaştırmalarını bize sunabilir. Yine de “neo” kavramının siyasal ideolojiler alanının ötesindeki varlığına da kuşku ile yaklaşıyorum. Kavramların kendilerinden farklı olanları ifade etmenin daha kapsayıcı ve orijinal şekillerde oluşmasını temenni ederim.

Konuyu buradan alıp, idealize edilip edilmediği tam da belli olmayanın içeriğine getirmek isterim. Bunun için de aslında biraz birleşmiş milletlerin güncelindeki gündeminin anlaşılması ve yorumlanmasına zaman ayırmak gerekiyor. Ortaya çıkan durum kendi içinde bir bakıma çoğulcu mu? Neden olmasın diyebiliriz. Dünya devletini imkansız kılmaya çabalayan “herkesin kendi gündemi” çıkarlarla birlikte düşünüldüğünde ortaya ciddi yanıtlar getiriyor. Birleşmiş Milletlerin birleşikliğini – belki de fayda ve doğru getirecek bir şekilde – bulabilmek imkansız olabiliyor. Üstelik belli bir düzeni olmadığı kabul edilecek uluslararası yaşamın gösterdiği ölçüde de anlamı genişliyor.

Belirli bir çoğulculukta olabilecek Birleşmiş Milletlerin idealize edilen doğruyu aramak için yapılan genel kurulunda “reel” hamleler atılıyor olabilir. Silah kullanılmayan bir reel politik hamlesi olmaz mı? Ekonomik yaptırım ve uygulayıcılık içermeyen reel politikin etkisiz olduğunu mu söylemek gerekiyor? Reel politikin zeki gücü içinde, çoğulcu bir dünyayı ideal olarak savunmak bulunamaz mı? Uluslararası ilişkiler teorilerini de statikleştirmeye çabalamanın ne kadar geçersiz olabileceğini bu cümleler üzerinden anlayabiliriz.

Peki, süreklileşmiş farklı beklentiler, süreklileşmiş bir çatışma ortamı mı yaratır? Herkesin çatışma kelimesinden anladığı farklıdır düşüncesini bir kenara bırakarak devam edelim. Çatışmaya gücü yetmeyeceklerin ifadesinden gelecek bir çatışmasızlık isteğinin vereceği yanıt ile makro-büyük-küresel güçlerin çatışmasızlıkları stratejik olarak dönemselleştirdikleri bir hali ele alalım. Farklı beklentilerin göstergesi olmaktalar ve tekrar “birleşmiş” kelimesini sorgulatıyorlar. Sonra da çoğulculuğun bize kesin bir şekilde cevap verip veremeyeceğinden emin olmaya çabalayarak farklı beklentilerin toplantılardaki sözlü ifadelerle dile getirilmesinin faydalarına değer verelim.

Ulusal problemlerden küresel problemlere bir çözüm mekanizması olarak görülecek bir siyasal platformun siyaseti yöneten aygıta ne kadar dönüştüğü sorusuna verilecek cevaplar ile gelecekten beklentilere girelim. Bunun gücü ve yaptırımı sınırlı kalmış, “ortak” çıkarlarının oluşması pek de mümkün olmamış bir siyaset olduğunu belirtelim. Ancak geleceğin tamamıyla yeni bir perspektiften de oluşabileceğini olasılıklar arasında görelim.

Birleşmiş Milletlerin dönüşümü fikrinin bir yanı ise korkutucu geliyor. Eğer büyük siyasal felaketlerden sonra -örneğin 1.ve 2. Dünya savaşı- ancak bu tip yapıların oluşabileceğini söylersek yeni küresel bir siyasal yönetim aygıtına ancak kayıplardan sonra varabiliriz fikrine geliriz ki, dediğim şekliyle bu korkutucu bir varsayım. Aynı zamanda sırf küresel büyük çapta silahlı çatışmaların bile önünde durabilmişse / durabilecekse – ne kadar duramadığı da ayrı bir yaklaşım konusu –  birleşmiş milletler fikrinin ve yönetilmesinin başarılı olduğunu söyleyebilir miyiz? Farklı beklentilerin ana başlığını işte burada bire indirmiş olabiliriz. Bu “bir” de üstelik çoğulcu idealizmin önemli bir yansımasıdır demeliyiz.

Küresel çatışmasızlığı ortaya çıkaran yapının muhafazakar bir statüko aygıtı olduğunu söyleyenlerin çoğulculuğa bir bakıma katkı yaptıklarını söyleyebiliriz. İlginçtir ki buradaki aktörlerin çoğunun “çoğulculuk” o kadar hoşlarına giden bir kavram değil. Hayatın onların önüne getirdiği bir durumdur diyebilir miyiz buna? Hayatın gerçekliğinin getirdiği bir “reel” durum. “Reel”in burada her zaman bir durumu yansıtacağı fikrine de azıcık yer verelim. Durum ve gelişim… Muhafazakarlık üzerinden ilerlemeci siyasete bir tablo.

En azından eldeki ile bir olumlu tablo çizelim. Bir toplantıda siyasal istekleri-beklentileri ifade edebilme olasılığının olması iyi bir opsiyondur diyelim. Etkileşim ve iletişimin hiç olmamasının veya az-kısıtlı-dönemsel olmasının yarattığı problemleri hatırlayalım. Sırf buradan bile konuyu makro ve büyük beklentilerden küçük ama önemli işlevsel fayda sağlayan sonuçların önemine getirebiliriz.

Ortaya kondukça ve karşılıklı olarak konuşuldukça dinebilecek öfkelerin-kızgınlıkların-harın potansiyel zararlarını zihnimizde canlandırmaya çabalayalım. Bu nokta bile küçük kazanımların faydalarını anlatıyor. Bir yanıyla da bu siyasetin nasıl etkisiz olduğunu gelecekte göreceğiz diyenlere kulak verelim. İleride haklı çıkabilirler. Çok daha büyük projeler ile hareket ederek çeşitli aksiyonlar sağlamalıydık düşüncelerinin günün birinde kanıtlanmış doğru olabileceği varsayımını zihinde tutmakta fayda var. Zaten günümüzün politikalarını şekillendirmekte bu ikilem düşüncesi şeklinde düşünmenin gerekliliğinin farkında değil miyiz? Geleceğin hangi günden başladığını düşünerek, bugünün iyilik halini yaratmaya çabalamanın değerini de kendisine verelim.